Levent Gültekin ile söyleşi: 2019’a doğru Türkiye

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Merhaba, iyi günler. Uzun zaman oldu Levent’le konuşmayalı. Ne haber Levent?

Ne olsun vallahi. Böyle sorulduğunda, “Memleket gibiyim” diyorum.

Memleket gibiysen kötü. Evet, Levent’le 45 dakika kadar sohbet edeceğiz. Konuşacak çok şey birikti. Bir kere Afrin var, o başlı başına bir konu. Ama ondan önce şunu konuşmak istiyorum: “2019’a doğru Türkiye” dedik. Gerçi sen yazdın bu “boykot” meselesi ile ilgili. Oradan bir başlayalım. Bence 2019’un en ilginç konularından birisi bu. Sen boykot meselesinin yanlış olduğunu söyledin. Ben de söyledim, Kadri (Gürsel) de söyledi; ama sen şu yanlış bulduğun şeyi biraz anlatır mısın?

Aslında ben baştan bir şeye yanlış diyenlerden değilim. “Boykot kesinlikle yanlıştır”dan daha öte bir şey söylüyorum ben. “Boykot” diyenlerin, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci adımı söylemesi gerekiyor.

Yani sonra ne olacağını söylemesi.

Evet. Diyelim boykot ettin, o da başka bir hamle yaptı. Sen ne yapacaksın? Türkiye, bu sıkıntıdan, bu tıkanıklıktan tepkisellikle çıkabilecek durumda değil. Tepki gösterdik, öbür taraf da geri adım attı. O dönemleri geçtik artık. Tepki yok, akıl gerekiyor. Boykot yaptın, sandıkları da terk ettin. İnsanların ne kadar katılıp katılmayacağını bilmiyorsun. Toplumun ne kadar uyacağını da bilmiyorsun. Örnek veriyorum: Adam girdi seçime, %55 katılım oldu. Aldı gitti. Sen de yoksun. Peki bu durumda ne yapacaksın? Bunun cevabı yok.

İkincisi: Boykot ettiğine göre sandıklarda yoksun. Sandıkları kontrol edemeyecek bir haldesin. Aldı eline mührü, istediği gibi bastı, katılımı %80 yaptı. Kendi oyunu da %65 yaptı. Öyle bir durumda ne yapacaksın?

Üçüncüsü: Zaten boykot Erdoğan’ın işine yarayan bir şey. Erdoğan’ın şu andaki temel politikası: “Ne kadar çok muhalif insanı –özellikle de HDP seçmeni bazında söylüyorum– sandıktan uzak tutarsam, psikolojik olarak şimdiden yenilgiye mahkûm edersem benim için o kadar iyi.” Anketler de gösteriyor zaten, Tayyip Erdoğan’ın %40’ı var. O taraftan %5 gitmediğinde, %40, oluyor %50. Çünkü ikiye katlıyor.

“Ne olursa olsun Erdoğan gitmez” duygusunu…

Yerleştirmiş oluyor. Zaten bütün bu ittifak yasaları, boykota zorlama, bu birliktelikler, medya kapatmalarla, topluma, “Bu iş kötüye gidiyor” diyen kesime, “Yok, biz istesek de kazanamayız. Baksana, adam her tarafı kapattı. İttifak da yaptı, sandıkları da kontrol altına aldı” duygusunu yerleştirip uzak tutmaya çalışıyor. Bence temel strateji bu: Kendi muhaliflerini sandığa gitmeden baştan yenmek. Aslında bu, boykotçuların da söylediği bir şey. Türkçesi, “Yenilgiyi baştan kabul edelim” demektir. Edebiliriz. Buna “Hayır” diyenlerden değilim. Peki, ne yapacaksın? Bu konudaki kişisel görüşümü söyleyeyim. Boykottan sonra bir tek seçenek kalıyor: sokak, çatışma. Bunu göze alıyor musun? Ya da bunu mu söylüyorsun? Çıkıp topluma, “Biz sandığa gitmeyiz ama seni indirmeyi biliriz” diyebiliyor musun? Bunu dediğinde arkanda kaç kişi bulacaksın? Beni de bulamaz. Ben, “Ülke felaket bir durumda, ülkeyi bunun elinden almanın bir yolunu bulmamız lazım” diyenlerdenim. Yoksa “Ülkeye de zarar vereyim, Tayyip Erdoğan da gitsin” diyenlerden değilim. Önce, bir şekilde ülkenin selamete kavuşturulması gerekiyor. Bunu hukukî anlamda, medya anlamında, özgürlükler anlamında, iç barış anlamında söylüyorum. Ülke bu selamete kavuşmayacaksa, bir çatışmaya, bir toplumsal kavgaya –daha sert olarak söyleyeyim: bir “İç Savaş”a– dönüşecekse ne yapacağız? Zaten bizim bütün çabamız, iş oraya gitmeden toparlanması. O yüzden, boykotu nostaljik bir talep olarak görüyorum. Zaten çok da karşılık bulmadı. Bizim de en temel sorunumuz bu. Ben niye bunu konu ediyorum? Ciddiye aldığım için değil. İki insanın sözü sosyal medyada dolaşıyor, toplumun kafasında yer ediyor ve birilerini etkiliyor. Yoksa bu bir karşılığı olur demek değil. Ben de o insanlara “Yanlış yapıyorsunuz” diyorum. Çünkü hakikaten şu anda Erdoğan’ın temel stratejisi HDP’yi boykota zorlamak. Selahattin Demirtaş’ı bir an önce yasaklamak. Milletvekillerini içeri atıp “şeytanlaştırma”sının nedeni, diğer partilerle yan yana gelmesini önlemek.

Ya da, boykot olmasa bile tek tek bireylerin sandığa gitme azmini yok etmek.

O tamam. Ama zaten bence HDP’yi de blok olarak boykota zorlamaya uğraşıyor. Şöyle bir duruma geldi: “Şeytan” diyorsun, aday çıkarmasına müsaade etmiyorsun, milletvekillerini topluyorsun. Diyelim yarın gidip aday listesi verecekler, üstünü çizecek, “Bunları boykot ediyorum, bunların terör örgütüyle yakınlığı var” diyecek. Bence Kandil de böyle bir şeyi ister. Bir müddet sonra Kandil de “Canınız cehenneme! Katılmıyoruz” diyebilir. Ne kadar etki eder? O ayrı. Belki %5’i gitmez. Ama o %5 gitmediğinde, zaten Erdoğan ilk turda kazanıyor. Strateji bu. İlk turda kazanmak. İkinci tura kalmasına gerek yok.

Peki muhalefetin ne yapması lazım? Muhalefetin normal olarak HDP ile veya doğrudan HDP ile olmasa bile HDP seçmeni ile arayı duygusal olarak canlı tutmak, diri tutmak, onlarla bir iletişim kurmak, onlara bir söz söylemek, onları ortak etmek üzerine bir stratejisi olması lazım. Ne yazık ki muhalefetin hiçbir stratejisi yok. Ne bu anlamda var, ne de boykot anlamında.

Burada bir Saadet Partisi parantezi açalım mı? Burada özellikle Güneydoğu ile ilgili yaptığımız yayınlarda –senin de çok önemsediğin–, son günlerde seçmenin AK Parti’den şu ya da bu nedenle –Afrin Operasyonu, MHP ile ittifak gibi– uzaklaşma ihtimalinden bahsediliyor. Geçenlerde Mesut Yeğen, “AK Parti’den uzaklaşan seçmenin ilk gideceği yer Saadet Partisi’dir” dedi. Saadet Partisi son günlerde çok konuşuluyor. Saadet Partisi bir tür çekim merkezi olabilir mi sence?

Bir kere, sistem değişti artık Ruşen. İnsanlar bunun farkında değil. Artık partiler yok. Seçim yoluna girdiğimizde toplum otomatik olarak iki aday arasında hizalanacak. Diyelim ki Tayyip Erdoğan’la karşısında Mehmet ya da Ayşe kaldı. Toplum onu fark eder. Otomatik olarak ya buradasındır, ya da oradasındır. İkisinin arasında kaldığı zaman kimse “Gidip Saadet Partisi’ne %3’lük oy vereyim” demez. Partilerin kazanmasının %10, %12, %15 ya da %2 oy almasının bir karşılığı yok. Seçmen de refleks olarak “Olsun, bir işe yaramasa da ben oyumu Saadet Partisi’ne vereyim” demez kolay kolay. O psikoloji, o seçim atmosferinde iki adaydan birine yönelecek. Değişmez kural haline gelecek. Partiler yok orada, sadece iki aday var. O yüzden Saadet Partisi çok parlıyor, çok şey söylüyor denmesinin bir anlamı yok.

Bir de, Saadet Partisi’nin şu anda bu kadar ilgi çekiyor olmasının nedeni, siyaset zemininin çok kısırlaşmış olması. Yeni ve farklı bir şey söyleyen yok. En azından, AK Parti’den bunalan seçmene bir şeyler söyleyen hiçbir aktör yok. O yüzden insanlar şimdi o ilgi odağına yöneliyorlar. Ama seçim atmosferine girildiğinde iki aday arasında geçeceği için, baştan belli olacak. Onu görecekler. Öbür partiler %3, %5 gibi ufak tefek oylar alabilir.

Birazdan bunu konuşacağız ama bence 2019, başka bir seçim havasına girdi. Bu iş giderek bir “ölüm-kalım meselesi”ne dönüşecek. İttifak yasaları, medyanın bütünüyle alınmış olması, OHAL şartları, kimseye göz açtırmamalar, toplumu “Bu mu, bu mu?” diye bir tercihe zorlayacak. Artık bu “Oyumu A partisine vereyim”, “Saadet Partisi de bana çok sıcak geliyor”, “Meral Hanım da şöyleydi, böyleydi” durumundan çıktı. Artık bunları geçtik. Bu, iki taraf için de psikolojik anlamda bir “ölüm-kalım meselesi”. Demokrasi isteyenler, hukuk isteyenler, eşitlik isteyenler, insan gibi yaşam isteyenler, “barış olsun” diyenler için son şans. “Hayır arkadaş, bizim ülkeyi ele geçirmemiz lazım. Biz yöneteceğiz. Osmanlı’yı da dirilteceğiz” diyenler için de son şans. O yüzden, o psikoloji geldiğinde orada ne Saadet Partisi kalır, ne Meral kalır, ne Ahmet kalır, ne Mehmet kalır. Tayyip Erdoğan’ın karşısında kimin aktör olacağı ile ilgili bir şey bu.

Macaristan 8 Nisan’da yapılacak bir seçim sürecinde şu anda. Türkiye’ye çok benzer yönleri var biliyorsun. Başbakan Victor Orban otoriter bir lider. Normal şartlarda, partisinin tek başına iktidara gelme ihtimali çok yüksek. Ama Şubat ayında yapılan yerel seçimlerde, Orban’ın partisinin çok güçlü olduğu bir şehirde, muhalefet partileri ortak bir adayda birleşti ve iktidar partisi seçimi kaybetti. Şimdi muhalefet orada birleşmenin yolunu arıyor, ama bulamıyor.

Ben de o haberi okudum, çok da dikkat ettim. Orada şöyle bir incelik var. Muhalefetin birleşip desteklediği aday, bağımsız bir aday. Yani, filan partinin adayı üzerinde ittifak yapmadılar. Tıpkı bizdeki gibi bir tıkanıklık var. Bizde de, diyelim ki CHP adayı olduğunda, partiler bir araya gelemiyor. Tayyip Erdoğan siyaseti öyle bir kilitledi ki.

Bugün Kemal Kılıçdaroğlu grup toplantısında “%60’larla biz kazanıyoruz” diye bir açıklama yaptı. Kemal Bey beni hakikaten çok şaşırtıyor. 10 yıllık bir siyaset geçmişi var, siyaseti birazcık öğrenmiş olması lazımdı. Şu anda bütün anketlerde Tayyip Erdoğan’ın oyu %43 çıkıyormuş. Bunu ben de duydum. Kendi yaptırdığı anketlerde bile, bütün ittifaka rağmen %43 oy çıkıyor. Afrin Operasyonu’na, şuna buna rağmen %43. O yüzden gidemiyor erken seçime. Türkiye’de siyasetten birazcık anlayan hiç kimse “Muhalefetin oyu %57” diyemez. “O %43’se, geriye kalan %57 bizimdir” cümlesini kullanmak, siyaseti bilmemektir. Bütün otoriter yönetimlerin en temel dayanağı ve gücü karşısındakilerin bir araya gelmesini engellemektir.

Selahattin Demirtaş diye bir adam, bu ülkede 6 milyon oy almış, hapiste yatıyor. Ağzını açıp bir cümle etmiyorsun. Demokrasi için, hukuk için bir cümle etmiyorsun. Bu ülkenin bütünlüğü için etmiyorsun. Ben muhalefet olsam, iktidara “Sen bu ülkeyi niye bölüyorsun? Sen bu ülkede 6 milyon oy almış bir siyasetçiyi hapse atarak bir ülkeyi bölüyorsun. Niye? Derdin ne?” derim. Demiyor. Buradan bile gidemiyor. Bunu geçtim, iktidarın bu kadar şeytanlaştırmasına rağmen, “Bir dakika! Tamam, HDP’nin de bir sürü kusuru, saçmalıkları var. Bizim de var, ötekinin de var.’’ Saçmalığı olmayan parti mi var? Meşru diye bakarsan, hatalar ve söylemler üzerinden bakacaksak, bana göre dördü de meşru değil. Yahu, HDP seçmeninin gönlünü alacak bir cümle bile etmiyorsun. Yarın sen baş başa kaldığında hangi HDP seçmeni isteğiyle gidip sana oy verecek? Gitmez, götüremezsin.

Ama şunu da vurgulamak lazım: Tabii ki HDP seçmeni önemli ve büyük ölçüde kilit bir öneme de sahip olacak. Ama başka seçmenler de var. Özellikle de daha önce AK Parti’ye yönelip, şimdi yönelmemeyi tercih edenler var.

Şimdi ona geliyordum. Sadece HDP seçmeni için değil, bu bir örnekti. Öbür taraftan da, Bekir Ağırdır’ın söylediği ve benim de eskiden beri çok katıldığım bir şey var: AK Parti’ye oy vermiş… Şöyle bir benzetme yapayım: Çıkmış, kapının önünde sigara içiyor. Hani olur ya, böyle beklersin, oyalanırsın, etrafta yeni bir yer açılıyor mu diye bakarsın, gezinirsin. O sigara içenlere “Gel” diyecek durumun da yok. “Gel” diyemiyorsun. Nasıl diyemiyorsun? Yani söylemin yok, karşılığı yok.

Kılıçdaroğlu “İslam’da güncelleme olmaz” dedi ya.

Ama onlarla yol katedemezsin. Sadece o değil. Bir de, bir araya gelemiyorsun. Ben birkaç anket gördüm, onları söyleyeyim buradan. Genelde herkes ilk tur üzerinden anket yapıyor. Oranları, atıyorum mesela, CHP %20-%22, İYİ Parti %6-%7, HDP %11. Bir de kararsızlar ve gayrimemnunlar var. %40. Tayyip Erdoğan da %40. Kararsızların dağıtılmamış halini söylüyorum.

Ama ortalık dolaşan bir sürü ikinci tur anketi var. “Tayyip Erdoğan mı, Kılıçdaroğlu mu?” diye soruyorsunuz. %20’ye %60 çıkıyor.

%20’ye mi?

Evet. Çünkü önemli bir kısım “İkisine de vermem” diyor. “Meral Akşener mi, Tayyip Erdoğan mı?” diye soruyorsunuz. %24’e %55 çıkıyor.

Geçen gün sosyal medyada bu psikolojiyi çok iyi anlatan bir şey gördüm. Sosyal medyada insanlar Sarı Taksi-Uber karşılaştırması üzerinden, “Filan kişi Sarı taksi, falan kişi Uber” benzetmeleri yapmış. Meral Akşener taraftarlarından olduğunu tahmin ettiğim biri de “Meral Akşener Uber, Tayyip Erdoğan Sarı Taksi” benzetmesini yapmış. Bunun üzerine başka biri de “yürümeyi tercih ederim” diye bir yorum yazmış. Siyasetteki psikoloji de bu. “Yürümeyi tercih ederim” diyenler büyük çoğunlukta. O çoğunluk sandığa gitmediğinde, Tayyip Erdoğan’ın sabit olan %40’ı, %60’lara çıkıyor.

Siyasetin “Biz nasıl bir yol bulmalıyız?” diye düşünmesi lazım. Macaristan’daki örnek bu yüzden önemli. Orada da bir araya gelemediler. Benim “Onurlu Çıkış” kitabımda yaptığım bir benzetme vardı. “Hepimiz farklı odalarda yaşıyoruz. Herkes birbirini kendi odasına çağırıyor. ‘Benim odama gel, evi buradan yönetelim.’ Öteki de diyor ki: “Sen benim odama gel. Ben niye seninkine geleyim?” “Sen bana gel, ben sana gelmem” derken, Macaristan’daki adam şunu dedi: “Salonda biri var, hepimiz onun yanına gidelim.” Bence Türkiye’nin de temel çıkışı, HDP, CHP, İYİ Parti’nin seçmenini kolayca bir araya getirecek salona inmek olacaktır.

İstersen seçime bir ara verelim. Mücahit Bilici ile yaptığım söyleşiyi izledin mi?

Baktım biraz.

Çok çarpıcıydı. Orada söylediğim bir olay var. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun bir panelde yapmış olduğu konuşmanın videosunu izledin mi? Başörtülü ateistler konusu.

İzledim.

Çok çarpıcı değil mi?

Çok çarpıcı. Bunu biliyorum. Benim çok yakından bildiğim başörtülü ateist okurum var. Bunu dedikodu olarak söylemiyorum. Çok da okuyan bir kız, üniversitede. ‘’Ben ateistim’’ dedi. ‘’E niye örtünüyorsun?’’ diye sordum. “Açarsam babam beni öldürür” dedi. Bunu niye söylüyorum? O çocuklara, dindarlıktan, muhafazakârlıktan uzaklaşmış o çocuklara “gel” diyebilecek bir aktör yok.

Peki, onun öncesinde, bu olgu şu anda çok önemli bir trend gibi sanki. Bence öyle de, sen katılıyor musun buna?

Çok önemli. Bu iktidar gittikten sonra, dindarlık artık toplumda gözükmez bir hal alacak. Hiçbir yerde görünmeyecek. O kadar berbat harcadılar ki. O kadar berbat bir hale getirdiler ki. “Dindarım” demek, hırsızım demek. “Dindarım” demek, kötülüklerden beslenen bir insanım demek. “Dindarım” demek, bu Cübbeli Ahmet türü insanlar gibi olmak demek. Hiç kimse onlarla anılmak istemiyor. Dindarlıkla anılmak istemez hale geldiler. Bu insanlar kopuyor, sekülerleşiyor. İnançla arasında çok az, derin olmayan bir bağ bırakıyor. Bence, ‘’Ateistim” diyen o çocuklar da kafalarında çok netleştirmiş değiller. Biraz tepkisellik de var. Ama kopmuş, kapatmış o defteri. Tam da bunu söylüyorum: O insanlara “Gel” diyecek bir aktör yok. Diğerlerine gitmiyor. Mesela CHP’ye gitmiyor. Niye? Ben bunu birçok yerde söyledim, yine tekrar edeyim: İslamcılar yenildi. Daha doğrusu, bütün dindarlar yenildiler. Sekülerler karşısında yenildiler. Bu, “Sekülerler kazandı” anlamına gelmez. Laikliğin karşısında yenildiler. Bilimsel eğitimin karşısında yenildiler. Yenildiklerini de kabul ettiler. Bu yenilenlerden biri de benim. O yüzden ben yedi yıldır dolaşıp, İslamcılık üzerine konuşuyorum. Allahtan ben yenilgiyi en erken fark edenlerdenim. Bundan 7-8 yıl önce çıktım, beyaz bayrağımı açtım, özrümü diledim ve kenara çekildim.

Şimdi o yenilmiş insanlar CHP’ye oy veremiyorlar. Niye? Çünkü yenilgisinin zaferini ona tattırmak istemiyor. “Tamam, ben yenildim. Ama bunu sana bir kazanç olarak vermeyeceğim.” O duygunun, o psikolojinin altından kalkmak hakikaten çok zor. Ben yaşadığım için biliyorum. “Tamam, yenildim. İnanç ülkede sorunları çözmüyormuş. Tamam, anladım, ama senin dediğin de doğru değildi” anlamına gelen bir şey. O yüzden, AK Parti’den kopmuş olan seçmene kapısını, yüreğini açan, “Gel” diyebilecek bir aktör çıkmıyor. Çıkmadığı için bir araya gelemiyorlar. Bir araya gelemeyince, iş %40’la ülkeyi götüren bir aktöre kalıyor.

Macaristan’daki temel kazanç, bağımsız bir aday üzerinden bir araya gelmeleriydi. Peki, burada ne yapacak? Muhalefetin bir stratejisi yok. Çok konuşuyorum, hâlâ görüşüyorum. İki gün önce epeyce bir siyasetçiyle oturup konuştum. Bir nokta kadar stratejileri yok. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Hiç biri bilmiyor. “Biz nasıl yaparız da 2019’u alırız?” diye kafa yoran bir tek Allahın kulu yok. Mesela, CHP’nin bir Genel Başkan Yardımcısı’na dedim ki: “Şu anda kazanma ihtimali en yüksek olan aday Tayyip Erdoğan. Buna rağmen, çıkıp kamuoyuna ‘Bu iş çantada keklik değil. Aman ipleri gevşetmeyin. Sıkı tutalım, çalışalım’ diyor. Fakat kazanma ihtimali en düşük olan Kemal Kılıçdaroğlu çıkıp diyor ki: ‘Yüzde yüz kazanıyoruz. Bu sefer kesin alıyoruz, rahat olun.’ Ne yapıyorsunuz? Allah aşkına! Siz ne yaptığınızın farkında mısınız?’’ dedim.

Bu arada fark ediyorsundur, Tayyip Erdoğan ilçe kongrelerine kadar geziyor.

Tabii, adam çalışıyor. Strateji kuruyor. Onunla ittifak yapıyor. Buradan HDP’yi devre dışı bırakmaya çalışıyor. Öbür taraftan, seçmenin psikolojisi ile uğraşıyor. Adam 2019’a o kadar hedeflenmiş ki, kendince mantıklı bir strateji kurmuş yürüyor. Karşısında ikinci bir stratejisi olan biri yok. Mesela, “Peki, CHP adayı ikinci tura kaldığında kazanabilir misiniz?” diye soruyorum. “Zor” diyorlar. “E peki, ne yapacaksınız?” CHP adayının kim olduğu önemli değil. CHP’de aday olma ihtimali olan, adı geçenlerden şunu duydum: “CHP adayı ikinci tura kalırsa kazanamayız.” “Meral Hanım kalırsa kazanır mısınız?” diye soruyorum. “Çok zor, çünkü orada blok olarak…”

Geçen sefer konuştuk, ama ben gene sorayım: Abdullah Gül?

Ben Abdullah Gül’e hâlâ ihtimal vermiyorum.

Hâlâ vermiyorsun.

Teknik olarak yok. Yolu yok. Yolunun olmadığını düşünüyorum. Abdullah Gül CHP’nin adayı olmaz. Onu kendine yedirmez. 100 bin imzayla çıkan bir aday olması için meydan okuması lazım. 100 bin imzayla çıkmak bir meydan okumaktır. “Ben varım” demektir. O öyle bir karakterde değil. Peki, gidip Saadet Partisi’nin adayı olur mu? Saadet Partisi’nden aday olursa, kimden oy alacağı meçhul hale geliyor. Çünkü dün yine bir anket gördüm; öyle bir durumda oy alabileceği bir yer kalmıyor. Diyelim ki Abdullah Gül var, CHP “Biz Gül’ü destekliyoruz, aday çıkarmıyoruz” mu diyecek? Bu sefer de, büyük ihtimalle onların %10’u sandığa gitmeyecek. “Ne yapıyorsun arkadaş? Biz parti miyiz? Sen niye Saadet Partisi’nden aday giriyorsun?” diyecek. Ha, ittifak yaparsın o başka. İttifak yapmak için bir araya gelemiyorlar. Öbür taraftan kendi adayları da kazanamıyor. Böyle bir tıkanıklık var. Olabilir, siyasette tıkanıklık normaldir. Ama bunu aşmak için uğraşan bir akıl, bir strateji yok. Beni asıl sıkıntıya sokan, asıl üzen, “Ne yapacağız?” tedirginliğine iten, bir aklın strateji yapmıyor olması.

Kemal Bey “Kazanma ihtimali yüzde yüz olan bir aday koyacağız” diyor ya. Dün bunu sordum mesela. “Bir kişi bile yok aklında” dediler. Aslında aklında bir isim yok. O kendince bir tahmin yürütüyor. Ben Kemal Bey’in yerinde olsam şunu yaparım. Hakikaten yaparım. Aday dediğiniz şey, “Bir sabah kalkacağız, aday çıkmış olacak” gibi bir şey değil ki. Mesela, birinin ismini atarım ortaya. Aday diye atmam. Ama mesela “Bence Ruşen Çakır çok demokrat bir adamdır” derim.

Aman, dur yapma.

Örnek veriyorum yahu. “Ahmet diye biri var. Çok demokrat, çok da parlak, bence toplumu da toparlar.” Bu kadar. Adayım budur diye söylemem. Zaten toplum “Herhalde bununla ilgili bir niyeti var” diye bunu az buçuk hisseder. Sonra ertesi gün bir anket yaparsın. “Nedir? Var mı karşılığı?” Yokmuş. Ayşe’yi atarsın. Yokmuş. Mehmet’i atarsın. Bu iş böyle olur. Çünkü bu en stratejik seçim. Ülkenin varlık-yokluk savaşı. Niye varlık-yokluk savaşı? Çünkü hukuk yoksa o ülke yoktur. Demokrasi yoksa o ülke yoktur. İç barış yoksa o ülke yoktur. Özgürlük yoksa o ülke yoktur. Bir ülke, kaderini bir adamın iki dudağı arasına teslim etmişse, benim için o ülke yoktur. O yüzden, benim için yokluk. Öbürü için varlık. Çünkü öbürü kendini ideolojik bir kampın içine soktu, o ideolojik yürüyüşünü sürdürüyor. Varlık-yokluk savaşında bir strateji kurman lazım. Topluma bir isim ısındırtman lazım. Zihinlerde yer etmesi gerekiyor. İnsanların duygusunun kabarması gerekiyor. “Evet, bununla olur” demesi gerekiyor. Mesela, bugün ben de “Yok canım, o olur mu?” diyebilirim. Ama zaman içerisinde konuşmasına bakarım –çünkü artık radarıma girmiştir–, söylemine bakarım, “Olabilirmiş” derim. Ses tonu hoşuma gider. Duruşu, sözleri, vaatleri hoşuma gider…

Ama sanki yeni bir “Ekmeleddin vakası” yaşanırmış duygusu…

Ekmeleddin vakasından çıkmayı söylüyorum zaten. Bir sabah kalktık, dediler ki “Ekmeleddin diye bir aday koyuyoruz.” O nereden çıktı yahu? O kim? Adını telaffuz etmek için neredeyse 10 gün kurs aldığımız bir adam. Tam da Ekmeleddin vakasına düşmemek için anlatıyorum bunu. Bugünden itibaren sürekli birilerini ortaya çıkarmak lazım. Bu, birini harcamak değildir. Dersin ki mesela, “Ben Levent Gültekin’in kitabını okudum. Çok da demokrat biri. Bence ülke için çok da faydalı olabilir…”

Onu sana soracağım, dur, dur.

Tamam, onu konuşacağız. Sonra dönüp anket yaparsın. Levent Gültekin %2 çıkıyormuş; hemen Levent Gültekin boyunun ölçünü almış olur, heveslenmekten vazgeçmiş olur. Hem de sen bu toplum tam olarak neyi istiyor onu görmüş olursun.

O konuyu sona saklayacağım.

Tamam, ona geleceğim.

Peki, Doğan Grubu meselesini de söyle. Herkes bir şey söyledi ama sonuç olarak, olayın şu boyutu beni çok ilgilendiriyor. Sen de onu vurguladın aslında. Zaten bir zararı olmayan bir yayın grubuna bile tahammül edemeyen bir siyasî iktidar var. Demek ki kriz çok derin.

Ben de onu söylüyorum. Adam her tarafı kapatmış, buna rağmen seçimi hâlâ garanti görmüyor. Buna rağmen orayı da kapatıyor, burayı da kapatıyor. Tedirginlik had safhada. O tedirginlik, “Bu karşımdakiler bir yolunu bulup bir araya gelebilirler mi?” tedirginliği. Gelmezlerse sorun yok. Çünkü o onu protesto ediyor, öteki onun seçmenini göz ardı ediyor, seçmenine bir cümle bile etmiyor. O yüzden Erdoğan olabildiğince tedbirini alıyor. Ama sadece bu değil. Bu sadece 2019 seçim meselesi değil. Adamın kafasının arkasında bir Türkiye modeli var. Kendince o Türkiye modelini uygulayacak. Muhtemeldir ki ufacık bir ışık, bir sızma görünürse… Nedir o sızma? Diyelim ki, CNN Türk’e arada bir CHP milletvekilleri de çıkıyordu, artık onlar çıkamayacak. O kadar yani. Ya da arada bir “ama” diyenler çıkıyordu. Star TV’de olmuştu biliyorsun. Artık “ama” diyenler de çıkamayacak. Vatan gazetesinde, Milliyet gazetesinde nasıl sızmaz bir yandaşlık, taraftarlık varsa, onun aynısını oraya da uygulayacak.

Tayyip Erdoğan’ın derdi bir medyayı almak değil. “Adam medya sahibi oluyor” diye düşünüyor toplum. Adam medya sahibi olmuyor. Adam medyayı yok ediyor. Star gazetesi 5000 satıyor. O medya mı olmuş oluyor? Derdi Star gazetesini çok sattırmak değil ki. Alıyor, sıfırlandırıyor. Diyor ki, “Ben zaten kendi seçmenime ulaşıyorum. Bunların varlığıyla kötü niyetle ulaşmasınlar. Ben zaten ulaşıyorum. 25 kanal varsa bu akşam beni yayınlayacak. Benden başka kimsenin de sesi duyulmuyor.” Bence o tedirginlikle el koydu. Devlet gücüyle el koymanın adı “satın alma” oluyor. Aklın alıyor mu? Şuraya bak, 5 günde devir teslim töreni yaptılar. Yazarların bir kısmı ayrılmak zorunda kaldı; yahut bir kısmını da gönderdiler. Burada ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bütün bunlar varlık-yokluk savaşının cephane hazırlığı. O varlık-yokluk savaşına iktidar ya da Erdoğan, kendi cephesinden her yönüyle hiçbir delik bırakmamak kaydıyla hazırlarken, kendince varlık savaşı verdiğini söyleyen muhalefet kesiminde de tepkisellikten öte hiçbir şey yok.

Şimdi adını vermeyeyim, yine CHP Genel Başkan yardımcılarından bir tanesiyle konuşuyoruz. “Toplum çok acayip, olup biteni çok normal karşılıyor. Sanki her şey normalmiş gibi” dedi. Biraz da gülümseyerek, “Sizce bunu kim yapıyor?” diye sordum. Hemen anladı, “Biz yapıyoruz değil mi?” dedi. “E tabii ki siz yapıyorsunuz. Mesela, siz Doğan grubunun satılmasına şöyle bir tepki veriyorsunuz…”

Rekabet Kurulu.

“Rekabet Kurulu ne diyecek?” diye tweet atıyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? Bir tanesinin de şöyle bir şey dediğini gördüm. “Bu iş, medyadaki iktidar kontrolünün dengesini çok bozar.” Denge mi kaldı yahu? Adam yüzde yüzüne sahip artık. Ya da “Bu, demokrasiye büyük bir yara vurur.” Sanki büyük bir demokrasi var. “Bu tür tepkilerinize toplum şöyle bakıyor: Siz eski Türkiye’nin siyasetini yapıyorsunuz. Oysa yeni bir Türkiye var. Yeni bir siyaset algısı var” dedim. Eskiden siyaset futboldu. Şimdi karate yapıyor. Siz hâlâ futbol oynamaya devam ediyorsunuz. Sonra diyorsunuz ki “Toplum bunu hâlâ futbol olarak izliyor.” Ama sen futbol oynuyorsun, karateye geçmedin ki. Geçmiyorsun.

Peki, Levent, sen ne yapıyorsun? Bazı haberler çıktı. Ben bir şeyler biliyorum ama sen anlat. Neler oluyor?

Evet, “Aday olacak, olmayacak” diye çok adım geçiyor. Aslında bunu defalarca söyledim. Fakat toplum şunu fark etmiyor. Daha doğrusu, insanlar, “Ya boşver şeyi, sen somut cümleni söyle” kısmına takılıp kaldıkları için, benim söylediğim diğer şeyleri fark etmiyorlar. Tekrar söylüyorum: “Türkiye varlık-yokluk savaşı veriyor. ‘Ben adayım’ dememle olacak bir şey değil.” Ya da şöyle anlatayım: Eğer bu iş bana kalacaksa, evet, ben çıkacağım.

Kaldı mı?

Kalıp kalmadığını hep birlikte göreceğiz. Siyasetteki bu tıkanıklık, bu stratejik yoksunluk, bir araya gelememe… Tekrar ediyorum: Bu iş bana kadar kalacaksa, tabii ki çıkacağım. Niye çıkacağım? Yarın çocuklarıma “Elimden geleni yaptım” demek için çıkacağım. Ama şöyle bir niyette değilim. Çünkü bana öyleleri çok geliyor. Bu yazmalar, çizmelerin nedeni biraz da o. “Sen çık, adayım de. Hiçbir şey olmazsa, bir sonraki seçimler için aktör olursun.” Diyelim ki çıktın %5 oy aldın. Bir sonraki seçimde artık siyaset… Ne diyorsun yahu? Bir sonraki seçim mi kalıyor. Ya da “Şimdiden çık, parlat. İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığını kaparsın” diyen de var. Arkadaş, bu ölüme talip olmak gibi bir şey. Bu bir cumhurbaşkanlığı adaylığı gibi bir şey değil ki. O yüzden, “Gideyim aktör olayım, iki seçim sonra da şunu alırım” deme şansım yok. Çünkü iki seçim yok. Şu anda bir yangın var. Bu yangının söndürülmesi gerekiyor. Bununla ilgili, iş bana kalacaksa, evet. Evet, çıkacağım. Ama dediğim gibi, çıkmam. Çocuk değilim, Don Kişot da değilim ki ortaya atılayım, aday olayım. Çok basit bir şey söylüyorum: Siyasetin nasıl yürüdüğünü az buçuk bilen birinin “Ben adayım” diyebilecek aşamaya gelmesi için aktör olması gerekiyor. Anketlerde topluma sorulduğunda, “Bu adamın bir tabanı, bir isteyeni var” denebilmesi gerekiyor. Anketlerde %0,5 çıkıyorum, çıkıp “Ben adayım” diyorum; bu bana çok çocukça gelir.

Eğer toplum gerçekten “Bu adam bu işi yapar. Bu adamın felsefesi bu ülkede işi yapar’’ diyebilirse, benim “Onurlu çıkış” dediğim, “Bırakalım bu işleri, el ele verip toparlayalım. Hepimiz kendi inancımızla, kimliğimizle, mezhebimizle yaşayalım ve bu konuyu kapatalım” fikrini bir kurtuluş felsefesi olarak, sadece felsefe de değil, boyumu, posumu, ses tonumu, samimiyetimi doğru görebilirse, bunun çoğalması lazım ki ben aktör haline gelebileyim. Aktör haline gelmezsem ekip ve kadro kuramıyorum. Yani ben tek başıma çıkamam, yanımda 20 kişinin olması lazım. 20 kişinin olması için de insanlara gidiyorum. Haklılar; bir kısmı çok korkuyor: “Bu adam bizi öldürür” diyen de var. Bir kısmı “Olmaz ki, yıpranırız” diyor. İnsanlar, “Niye yıpranacağız? Hiçbir şey olmazsa, ‘ülkemiz için elimizden geleni yaptık’ deriz’’ diye bakmıyorlar ki. Haklı. Çünkü bir kariyeri var, bir çabası var. O insanların bana gelebilmesi için, benim, anketlerde toplumda gerçekten bir ilgi odağı haline gelmiş olmam gerekiyor. Peki, bu sadece onun için mi? Hayır. Adaylık dediğinde karşında parası, pulu, devlet gücü, medyası ile koskoca bir devlet var. Biraz paran olması gerekiyor. Tamam, onu bulurum. Ama bulabilmem için, toplumun para verebilecek kesimlerinin benim bu işi yapabileceğime ikna olması gerekiyor. Yani, benim gidip yurtdışından para bulabilecek halim yok, hiçbir şaibe olmaması için bu işi çok temiz ve dikkatli yapmak lazım. Aktör haline gelmiş olman lazım. Bir iş adamına gidebilirim, gizli alabilirim. Ama o gizli bile verirken, “Bak anketlerde bu durumdayız, bu işi yapabiliriz” durumuna gelmiş olmam gerekiyor.

Eğer toplumun bu talebi kabarırsa ve anketleri yaptık, kimlerden oy geldiğini gördük –diyelim, HDP’den de geliyormuş, MHP tabanı da oy veriyormuş. AK Parti’lilerden de veren varmış. Zaten CHP’liler de veriyor– o zaman çıkıp derim ki: “Tamam, bu riski alıyorum. Kazanırım.” Kazanamazsam da…

Hiç baktırmadın mı?

Benim dışımda, haberim olmadan yapılanlar var. Anket şirketlerinin kendi başlarına yaptırdıkları. %7 diyen var, %8 diyen de var. Bana sonradan söylüyorlar.

Bunlar büyük rakamlar.

Bunu siyasetçilere de söylüyorum, bana “Saçmalama, %7- %8 olur mu? Bunlar çok büyük rakamlar” diyorlar. Ben de “Bunu ben söylemedim” diyorum. Bunu ölçmek için –olur ya, anket şirketleri yanlış ölçmüş olabilir– güvendiğim iki farklı şirketten, kendi paramı ödeyerek anket yapmalarını istedim. Hakikaten bu sonuçların ne karşılığı var diye.

Sosyal medyadan görüyorum, insanlar “Yap, et” diyorlar. Bir tereddüdüm yok, korkum da yok. Şunu da biliyorum ve hakikaten çok samimi olarak söylüyorum; bu işin sonu ölüm de olabilir. Korkmuyorum, öyle bir derdim de yok. Hakikaten korkmuyorum. O kişinin gerçekten ben olduğumu bilsem, yarın çıkarım. Ama ülkenin ikinci bir şansı yok. O ikinci şansı kendim için harcamam. Gerçekten çıkabilecek, ülkede gerçekten kazanabilecek biri varsa, onun önünü kesmem. Hiçbirimizin kesmemesi lazım. O kişinin kim olduğunu ben de bilmiyorum. Bana “Levent, bu kim olabilir?” diye sorsan, bilmiyorum. Onu ancak defalarca ortaya atmak, anket yapıp toplumun nabzını tutarak öğrenebiliriz. Mesela “O kişi niye Levent’tir?” Anketlerden bu sorunun cevabını bulmamız lazım.

Şimdi iki şirkete verdik, anket yaptırıyoruz. “Olacak mı? İnsanlar bağımsız adaya oy verir mi?” sorusunun yanıtını arayan, geniş çaplı ve ayrıntılı bir anket. Bir defa, ben bağımsız aday projesine inanıyorum. Çünkü Türkiye’nin bir başka seçeneği yok. Ancak biraz önce söylediğimiz gibi, Macaristan’dakine benzer bir bağımsız aday projesi olur, aktör haline gelirsek… Diyelim ki ben çıktım. Biz şimdi toplanıyoruz, konuşuyoruz. “Bir şeyler yapalım” diyen, çok aklı başında, eğitimli, akademisyen, yetişkin insanlar, hepimiz bir araya geliyoruz. Hiçbirinin mezhebini, kimliğini, inancını bilmem. Hepimiz varız orada, bu ülkenin evladıyız. Başörtülüsü de var, başı açığı da var. Muhtemeldir ki Alevi’si de var, kimseye Alevi olup olmadığını sormadım. Muhtemeldir ki ateisti de var ki var, biliyorum. Hatta espriyle tartışırız. Tartışıyoruz, konuşuyoruz, her şeyi yapıyoruz. “O biz miyiz?” sorusunu belki son güne kadar soracağız. Çünkü tekrar tekrar söylüyorum; bu, Türkiye’nin son şansı. “O kim?” sorusunun yanıtını, benden önce muhalefetin araştırıp bulması gerekiyor. Ben de diyorum ki, “Tamam, muhalefet yapmıyor, ama biz de yapmamazlık edemeyiz, duramayız.” Biz de bu ülkenin bir evladı olarak yapıyoruz.

Bir ekipten bahsediyorsun.

Tabii var. Aşağı yukarı 20’den fazla insanız. Bir araya geliyoruz, toplanıyoruz, konuşuyoruz, kendimizce bir adım atıyoruz, felsefesini oluşturuyoruz. “Acaba biz miyiz?” sorusunu sürekli soruyoruz, araştırıyoruz. Amacımız doğru bir şey çıkarmak. Bu sadece bir Cumhurbaşkanı çıkarmak meselesi değil. Annem sosyal medyadan duymuş şöyle diyor: “Belediye başkanlığı değil, milletvekilliği değil, Başbakanlık değil, bakanlık değil, Cumhurbaşkanlığı. Herhalde delirdin” diyor. Haklı, bana da delilik gibi geliyor. Ama bu sadece Cumhurbaşkanlığı meselesi değil. Bu, elini taşın altına koyup risk almak. Topluma “Biz yapabiliriz” duygusunu vermek, toplumu heyecanlandırmak. Ben tek başıma yapamam. Bana milyonlar “Abi, gel, el ele veriyoruz” demezse, ben bunu tek başıma yapamam. Ben ne Don Kişot’um, ne kahramanım. Ne artistim, ne siyasette var olmak isteyen bir adamım. “En azından %2 alır, tanınırım, bir belediye başkanlığı kaparım” diyen biri de değilim. Bundan utanırım, bunu sahtekârlık olarak görürüm. Ülke elden giderken iki dönem, üç dönem sonrası için hesap yapmak hakikaten sahtekârlıktır. O yüzden net bir cevap vereyim: Bize kalacaksa, o bizsek, yapacağız, çıkacağız. Ama bunun bize kalıp kalmadığına toplum karar verecek. “Levent Gültekin aday olsun” diyenler sesini yükseltirse, “Bu kişi Levent Gültekin’dir” diye arkadaşını, komşusunu, eşini, dostunu…

O zaman, sizin perspektifinize göre, eğer olacaksa bağımsız adaylık olacak ve o da imzayla olacak?

Tabii, kesin olarak imzayla olacak. 100 bin imzayla olmam ama. Kendimi çok büyüttüğüm için değil. Çünkü bu 100 bin imzayla olabilecek bir şey değil. 1 milyon insan heyecan duyup, inanıp koşmuyorsa, imza vermiyorsa, sen zaten olmuyorsun demektir. Ben, demokrat, barışçı, özgürlükçü, kimseyi ayırmayan, kafasında “öteki”si olmayan bir aday çıksın, ilk turda %60’la kazanır diyenlerdenim. Çünkü gerçekten AK Parti seçmeninin de burasına kadar geldi. “Dindarlığınıza da, her şeyinize de lanet olsun” diyor.  Dün Murat Menteş söyledi yanılmıyorsam, o da bir yerde okumuş; 35 milyon kişinin tamamen dinden koptuğundan bahsediliyor.

Gerçekten barışçı ve umut veren bir aday çıksın ilk turda alır. Onun kim olduğunu bilmiyorum, o ben miyim göreceğiz, anketleri yapıyoruz. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın oyu öldürsen %40’a çıkmıyor. Benim kişisel görüşüm; seçim sandıkta kazanılmaz. Sandığa kalırsa kaybederiz. Sandıktan önce, bütün Türkiye kimin kazandığını görecek. Yarattığı heyecan, etrafına topladığı insanlar bunu görecek. Aynen “Hayır” kampanyasındaki gibi. Türkiye çapında olağanüstü bir gönüllü hareketi oluşturur insanlar. Çünkü kendini görür. Baktığı zaman kendini görür ve der ki “Bak, orada benim gibi insanlar var.” Ayrım yok. Kendini görür orada. “Biz artık eğitimi konuşacağız. Biz artık ekonomiyi konuşacağız. Biz artık bilimi, sanatı, barışı konuşacağız. Savaşı değil, barışı. Biz artık Kürt’ten, Alevi’den, dindardan, başörtülüden rahatsız olmayacağız. Biz bütünüz. Biz Türkiye’yiz” diyen, kendini gördüğünde o heyecanı yaratırsın. O heyecanı yarattığında alırsın. Bu heyecanı yaratmazsan, sandıktan %55 de çıksa alamazsın. Çünkü o sandıkta ne olacağına orada karar verecekler. Ben sandığa gitmeden, rakip şunu hissedecek: “Galiba kaybettim.” Çünkü arkasının boşaldığını hissedecek. Orada toplumsal bütünlüğü fark edecek. Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki “Kazanırım” cümlesine kaynaklık eden bir tek nokta var: “Nasıl olsa bunlar bir araya gelemezler.” “Bunlar bir araya gelemez” cümlesini ortadan kaldırmış olacak. O yüzden bağımsız adaylık çok önemli.

Peki, bağımsız aday çıktı. Bunu da düşünüyoruz. Diğer partiler de çıktı. Çıkabilir. Benim söylediğim cümle tam da o. Seçim ilan edildi. Adayların ortaya çıktığının ikinci günü, tek turluya dönüşecek bu. Çünkü toplumda bilinç düzeyi yüksek. Hepimizin canı buraya gelmiş, kime verirsek kazanacağını az çok tahmin ediyoruz. Bence particilik en zayıf döneminde. Bekir Ağırdır’ın dediği bir şey var, katılıyorum, çok da desteklediğim bir görüş –benim salon dediğim–, o ortada toplanmış bir %40 var ki bu %40, mevcut aktörlerden hiçbirine gitmiyor, hiçbiri desteklemiyor, hiçbirini de umut olarak görmüyor. İşte o %40’ı toplayıp, diğerlerini de umut haline getirecek bir organizasyon çıktığında, o zaman partiler karar verecek. O zaman partiler şunu diyecek — aynen Macaristan’da olduğu gibi: “Tamam arkadaş, biz partili cumhurbaşkanına zaten karşıydık, o zaman bağımsız bir aday gelsin.” Diyelim ki bağımsız aday olarak ben çıktığımda şöyle bir avantajım var. Dönüp AK Parti’liye şunu diyeceğim: “Partine ver oyunu. Ben sadece cumhurbaşkanlığı istiyorum.” CHP’ye dönüp “Partine ver oyunu. Ben partinin oyunu istemiyorum. Ben sadece cumhurbaşkanlığı istiyorum” diyeceğim. HDP’liye dönüp, “HDP’ye ver oyunu. HDP’nin Meclis’te olması lazım. Hatta mutlaka ver. Mümkünse oyunu HDP’ye ver” diyeceğim. Çünkü orada olması lazım. Peki, benim görevim ne olacak? Ben masayı kuracağım. Bir tarafsız olarak masayı kuracağım ve “Gelin, şimdi kavga etmeden bu memleketin meselelerini konuşun” diyeceğim. “Hep beraber yapalım” anlamında. O yüzden böyle bir avantajım da var.

Bir partili aday olduğunda, öbür partiye “Gel bana oy ver” demesi lazım. Bunları tartışıyoruz. Bunların hiçbiri doğrudur anlamına gelmiyor. Hiçbirine “Biz yüzde yüz doğruyuz” demiyoruz. Her sabah başka bir ruh haliyle kalkıyoruz. Bu, bütün arkadaşlar için geçerli, sadece benim için değil.

Gördüğüm kadarıyla bayağı motivesin.

Motive olmam şuradan kaynaklanıyor. Dün, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki çocukların düzenlediği basın toplantısını izledim. Gözaltına alınan o çocuklara destek olmak için. Onların konuşmasını dinledim, utandım. Niye biliyor musun? Şu çocuklardaki cesaretin onda biri, Türkiye’deki sanatçılarda, iş dünyasında yok. Aslında o çocuğun şunu demesi lazım: “Emeğimi verdim, çalıştım, çabaladım, Türkiye’nin en iyi üniversitesini kazandım. Bu adam bir sabah kalktığımda beni atabilir.” Öyle değil mi? Bir sabah kalkar, “Seni atıyorum” der, o çocuğun hayatını söndürür. Hayatının sönme ihtimaline rağmen, çocuk çıkmış, “Sonunda biz kazanacağız” deyip arkadaşlarına sahip çıkıyor. O çocuk bunu söylerken, benim durmam, bizim gibilerin susması, “Biri gelsin de bir şeyler yapsın” diye düşünmesi bana utanç verici geliyor. O kadar üzüldüm ki akşam o çocukların konuşmasını dinlerken. O riski alacak durumda kalmış olmalarına çok üzüldüm. Normalde, bizim o çocukların hakkını savunmamız lazım. Muhalefetin, o Boğaziçi Üniversitesi’nde gidip yatması gerekiyordu. Koskoca Cumhurbaşkanı, o dört çocuğun üzerine koskoca devleti sürdü yahu. Dört tane gencin üzerine devleti sürdü. Muhalefetin yerinde olsam, o Boğaziçi Üniversitesi’ne gidip yatarım. “Sen ne yapıyorsun bu çocuklara? Bu çocukların hayatını nasıl söndürürsün? Senin derdin ne? Sen niye kendi halkınla mücadele ediyorsun?” diye ortalığı ayağa kaldırırım. Motivasyonum buradan geliyor. Yatamıyorum. Hakikaten uyuyamıyorum. Şehit haberi geldiğinde uyuyamıyorum, bu çocukları gördüğümde uyuyamıyorum. Uyuyabiliyor olsam bu riski almam, deli değilim.

Tablo gözümüzde canlansın diye söylüyorum. Farz edelim aday oldum, ikinci tura da kaldım. O 1 haftada neler olabileceğini tahmin etsin insanlar. Onu göze alırım. Ama tekrar ediyorum: O kişi ben miyim, değil miyim gerçekten bilmiyorum. Eğer ben olduğumdan emin olursam, toplumdan “Levent Bey, o sensin, sen olursan el veririz” diyenlerin sesi çoğalırsa, “Tamam ben varım, siz yeter ki isteyin” derim. Ama karşılığım yoksa “Sen kimsin ya?” diyenlerin sesi daha çok çıkacaksa, “Bu eski İslamcıdır, ben buna oy vermem” diyenlerin sesi daha yüksek çıkacaksa, “Ya bu adam da sonradan Atatürkçü oldu” diyenlerin sesi daha çok çıkacaksa, “Bu adam Kürtlere çok fazla sıcak mesaj veriyor” diyenlerin sesi daha çok çıkacaksa, ben de onlara “Paşa gönlünüz bilir” diyeceğim. Benim makam kapma derdim yok. Makam kapma derdim olsaydı şu anda Tayyip Erdoğan’ın yanında olurdum, onu terk etmemiş olurdum. O yüzden “Paşa gönlünüz bilir. O zaman gidin kendinize göre bir aday bulun” derim.

Ama tek üzüntüm, tek duygum; her şeyi, ama her şeyi yapayım, hazır olayım. Bu iş bana kalırsa, “Abi senmişsin, senden başkası yokmuş” derlerse çıkarım, kazanırım. Kazanamazsam da “Yarabbi, çok şükür” derim. Ama kazanırım. Bundan hiç şüphem yok. Bak bu lafı ilk defa söylüyorum. Saçma sapan bir özgüven geliyor olabilir. Gerçekten de bana çok çocukça bir özgüven geliyor olabilir. Ama şunu söyleyeceğim: Bir ülkede muhalefetin oy alması için daha ne olabilir ki? Tayyip Erdoğan’ın aldığı bir tek oyun sorumlusu –%40’ı demiyorum, bir tek oy diyorum– muhalefetin beceriksizliğidir. Ortaya, barışçı, “öteki”si olmayan, duygusu olan, gelecek vaat eden, topluma kavga değil umut veren, “Geleceğiz, öldüreceğiz, faşizmi de yıkacağız, onu da yargılayacağız, bunu da asacağız, yahu sen de şöyle etmiştin” demeyen, “Hep beraber bir halt yedik, gelin el ele verelim, hep beraber toparlayalım” diyen bir aday çıksın –ben ya da başka biri– ilk turda %55, %60 oy alır. Bunu da burada söylüyorum. O yüzden ben buna güveniyorum. Ben Tayyip Erdoğan’ın elinden o dini alırım. Dini onun kadar biliyorum. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın elinde bir tek sermaye kaldı, o da din. Tek sermayesi kaldı: Din. Adamın sermayesi din. Topluma söylediği şey, “Tuvaleti 1 milyon’dan 1 TL’ye indirdik.” Adamın topluma söyleyebileceği, “Tuvalet daha önce 1 milyon liraydı, sıfırları attık, şimdi 1 TL’ye indirdik.” Bununla seçim kazanıyor. Afrin’deki sahte kahramanlık gösterileri. Ne aldın Afrin’de? Ne oldu? Ekonomi mi düzeldi? Ekonomi çöküyor. Eğitim mi düzeldi? Dünden bugüne hayatımızı değiştiren ne oldu Afrin’de? Topluma bunu anlatacaksın. AK Parti’liler de ülkesinden vazgeçmiş değil ki. Yani önemli bir kısmı.

Levent, bu yayın “Ben kazanırım” dediğinde bitmesi gerekiyordu. Orada nokta koyacaktık. Allah kolaylık versin.

Daha çıkmadık, dur.

Bilmiyorum artık.

Tekrar ediyorum: Bana kalırsa “Yaparım” dedim. İnşallah kalmaz. İnşallah bize kadar kalmaz.

Hadi bakalım. Evet, Levent Gültekin’le “2019’a doğru Türkiye”yi konuşuyorduk. 2019’a doğru Levent Gültekin’le bitirdik.

Biraz öyle oldu, evet.

Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus