Devlet Cumartesi Anneleri’ne neden 700. haftada saldırdı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Uzun bir tatilin ardından yeniden karşınızdayız. Tatil sakin geçti –trafik kazalarını saymazsak– ve bayramın hemen ardından cumartesi günü İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nin önünde Cumartesi Anneleri’nin 700. toplanmasında, devlet Cumartesi Anneleri’ne 700. haftada acımasızca saldırdı. Önce, yasak kararı çıktı Beyoğlu Kaymakamlığı’nın –ki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bu kararı kendisinin aldığını söyledi–, ardından yasağa rağmen toplanmak isteyen Cumartesi Anneleri’ne ve onlara desteğe gelen kişilere yönelik polis saldırısı ve gözaltılar oldu. Gün boyu, cumartesi günü bunu yaşadık ve bunun tartışması sürüyor. Bugün, Süleyman Soylu yaptığı açıklamada bir aldatmaca olduğunu söyledi ve buna artık son vereceklerini ilan etti.

2011’deki Erdoğan-Cumartesi Anneleri buluşmasının öyküsü

Neden böyle bir saldırının olduğunu biraz geriye giderek irdelemek istiyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim: Cumartesi Anneleri’ne yönelik saldırıyı Türkiye’de medya kuruluşu olarak kendini dile getirenlerin hemen hemen hiçbirisi vermedi –ne televizyonlar, ne gazeteler–, çok az sayıda –Cumhuriyet, Evrensel, Birgün gibi– gazetelerin dışında ve sosyal medya dışında sanki böyle bir olay yaşanmamış gibi gösterilmek istendi — bir kere bunu vurgulamak lazım. Bir de burada tabii bu saldırıyla beraber Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başbakanken 2011 Şubat ayında Cumartesi Anneleri’ni Dolmabahçe’deki ofisinde kabul etmiş olduğu hatırlatılarak bir çelişkinin altı çizildi. O olayı birazcık anlatmak istiyorum, çünkü o olayın başından beri içinde olan bir gazeteciyim, ama gazeteci olmanın ötesinde bir vatandaş olarak içinde yer aldım. Vatandaş olarak yer almamın nedenini de açıklamaya çalışacağım.
2010 Aralık sonunda Cumartesi Anneleri’nin 300. oturma eylemi oldu Galatasaray Lisesi’nin önünde. 300. yıldönümüne denk geldiği için de Hayrettin Eren –Hayri Hoca– anıldı, özel olarak onun öyküsü paylaşıldı. Hayri Hoca’yı daha önce de yazdım Vatan gazetesinde; benim çok eski bir arkadaşım, kendisiyle beraber 1970’li yıllarda birlikte çok sohbetimiz oldu, aynı yapılanma içerisinde yer aldık, daha sonra kendisi birden kaybedildi, Türkiye’de devletin gözaltında kaybettiği ikinci kişi olarak kabul edilir. Ondan sonra da o gözaltında kaybedilenlerin en sembol isimlerinden birisi oldu. Hayri Hoca’nın kardeşi Faruk da benim gazetecilikten arkadaşım, çocukluğumdan beri tanıdığım ve gazetecilikte de hep arkadaşım olan birisi, ailesini de yakından tanırım. O buluşmaya gittiğimde çok dikkatimi çekmişti, aileler konuştular teker teker 300. haftada ve o tarihte, o buluşmada Başbakan Erdoğan’a yönelik çağrılar vardı; taleplerini dinlemesi, bunlara cevap vermesi yolunda çağrılar vardı ve özellikle yaşlılar, mesela Hayri Hoca’nın annesi, başka anneler Başbakan Erdoğan’dan bahsederken, “Başbakanım” olarak da kendisine hitap ettiklerini gördüm, duydum ve bir yazı yazdım. O yazıda Erdoğan’ın bu çağrıya kulak vermesi gerektiğini yazdım ve beni Başbakan’ın danışmanlarından aradılar, böyle bir çağrının ne derece samimi olduğunu, burada bir art niyet olup olmadığını vs. sorguladıktan sonra, Cumartesi Anneleri’yle böyle doğrudan görüşmeyi Başbakan’ın isteyebileceğini söylediler ve İnsan Hakları Derneği (İHD) yöneticileriyle temaslar kurulup Şubat ayında –yani Aralık sonu Şubat başı arası, bir buçuk ay sonra– Dolmabahçe’de bu buluşma gerçekleşti.
Çok iyi hatırlıyorum; Brüksel’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir programını izliyordum, onun gezisindeydim; yurtdışında, toplantının, buluşmanın Dolmabahçe’de buluşmanın olacağı haberi geldi ve benim de o toplantıda olmam istendiğini söyledi iki taraf da, bir nevi gözlemci olarak. Orada, o toplantıda tabii hiç ağzımı açıp tek kelime konuşmadan ben de izledim.

Dolmabahçe buluşmasında ne oldu?

O toplantıda ne oldu? Bir kere Başbakan –yanında kurmayları ve kızı vardı– tek tek hepsinin öyküsünü dinledi. Öyküleri Kayıplar Komisyonu’nun başkanı Sebla (Arcan) anlattı — ki kendisi cumartesi günü gözaltına alınanlar arasındaydı ve bir kalp rahatsızlığı geçirdiğini ve bir anjiyo olmasının söz konusu olduğunu öğrendim, kendisine şifalar diliyorum; şu anda İHD’de yapılmakta olan toplantıya da bu nedenle katılamıyor. Sebla, tek tek hepsinin öyküsünü bütün ayrıntılarıyla anlattı. Başbakan Erdoğan da o öyküleri anlatılan kişilerin anneleri, kardeşleri, ablaları, bazılarının çocukları, bunlara birtakım sorular sordu. Hemen yanında Berfo Ana zaten bu olayın en sembol, Cumartesi Anneleri’nin en sembol ismi. En çok sordukları, kendi dönemlerinde yani AKP iktidarında böyle bir iddianın olup olmadığıydı, bir tek Çanakkale’de değişik bir olay vardı –şimdi çocuğun adını hatırlamıyorum, genç bir çocuk– onun olayı gündeme getirildi, onunla ilgili ayrıca özel olarak ilgileneceklerini söylediler; ama o siyasî olan bir olay değil, tam ne olduğu da belli olmayan bir olay, onu not ettiler. Onun dışında benim hatırladığım kadarıyla birçok somut, “Şunu şöyle çözeceğiz, bunu böyle çözeceğiz” şeklinde bir şey olmadı; ancak çok empatik yaklaştılar ve dinlediler, not aldılar, etkilendiler, duygulandılar ve her şeyden önemlisi, ülkeyi yöneten Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, devletin kaybettiği çocukların ailelerinin davasını meşru bir dava olarak gördü, kabul etti, bunu kayıtlara geçirdi.
Her ne kadar oradaki konuşmaların tutanakları vs. yayımlanmamış olsa da, fotoğraf var, olay var, tanıklar var, böyle bir şey oldu. Şimdi bakıyorum birileri –o zaman da oldu Cumartesi Anneleri’ne laf etmeye kalkanlar, “Niye görüştünüz?” diyenler– ama şöyle bir husus var tabii: Cumartesi Anneleri gerçekten bu Türkiye’de mücadelenin en şereflisini, en kalıcısını, en onurlusunu yapan, kimsenin kolay kolay laf edemeyeceği bir yapı; ama yine laf dokundurmaya çalışanlar oldu ve şimdi yapanlar var. Sözüm ona Türk solu adına konuşma iddiasındaki kişiler Cumartesi Anneleri’ni bir şekilde akılları sıra 2011’deki buluşma nedeniyle itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar, bugün hâlâ onun üzerinden birtakım, “İşte siz zaten o zaman da ne sanmıştınız? Oyuna geldiniz” falan gibi şeyler söyleyenler var. Bu tamamen ucuz bir, sözüm ona solcu bir yaklaşım, solculukla alâkası yok, kimse Cumartesi Anneleri’ne nasıl mücadele edilebileceğini, nasıl durulabileceğini öğretme iddiasında bence olamaz, çünkü Cumartesi Anneleri Türkiye’de gerçekten –ki sadece Türkiye’de değil dünyada da– artık kendini her yönüyle kanıtlamış, her şeyiyle saygın bir yapı ve bu saygınlığı o tarihte ülkeyi yönetenler de kabul ettiler. Şimdi o saygınlığın üzerine yürümeye çalışıyorlar ve Süleyman Soylu’nun iddiasına göre buna son vermeye çalışıyorlar.
Buna son vermeleri diye bir şeyleri olamaz, baskı uygulayabilirler, cumartesi günü olduğu gibi uygulayabilirler; ama Cumartesi Anneleri Türkiye’de neler yaşamış bir hareket olarak, bir çevre olarak, bir grup olarak bu türden çok içişleri bakanı görmüş, çok başbakan, cumhurbaşkanı görmüş bir hareket olarak, bunlara çok teslim olacak bir yapı değil, bunu bir kere bunu vurgulamak lazım.

Devlette devamlılık esastır

Peki, niye böyle bir saldırı bu cumartesi günü oldu? Bir kere burada ilk akla gelen, devlette devamlılık esastır meselesi. Erdoğan, uzun bir süre Türkiye’deki mevcut devletten ayrı bir
şekilde bir devlet inşası iddiasına soyundu, Kürt sorununu çözme iddiası böyle bir iddiaydı, Cumartesi Anneleri’yle görüşmesi böyle bir şeydi, AB’ye tam üyelik süreci böyle bir şeydi; ama belli bir yerden sonra, şu ya da bu nedenle –kimileri tabii çok bilmişcesine “Zaten böyleydi, bunlara kredi verenler yanlıştı, şuydu buydu” diye ucuz siyasi propaganda yapıyorlar ama– belli bir aşamadan sonra Erdoğan tamamen çizgisini değiştirdi ve devlet oldu, artık devletin bir parçası oldu. Bunu derin devletle –hep söylenen– kurulan bir ittifak olarak görmek bence çok gerçekçi değil, Erdoğan daha sonra herkes gibi Türkiye Cumhuriyeti’ndeki devlet geleneğinin kendisi için en ideali olduğuna hükmetmiş olacak ki, kendi o geleneği kendi liderliği altında sürdürmeyi tercih etti. Yanlış bir şey yapıyor, yıllardır bunu söylüyoruz; bu yanlıştan dönmesi diye bir şey söz konusu olacağa benzemiyor. Dolayısıyla bu yanlıştan Türkiye’nin kendisinin çıkması, bu anlamda seçimlerde vs. bu yanlışları eleştirerek demokratik yollarla Erdoğan iktidarına son vermesi gerekiyor — bunu zaten söylüyoruz. Dolayısıyla bu bir kere Erdoğan’ın artık eski devletin yeni sahibi olarak kendini lanse etmeyi benimsediğini bize gösteriyor.
Bakıyoruz şu anda hükümete milletvekili olarak aldığı bakanların hiçbirisi İslamî hareketten değil; yani Refah Partisi geleneğinden falan değil. Süleyman Soylu herhalde 2011’de bu görüşme olduğu sırada bu görüşmeyi yaptığı için Erdoğan’a kızan bir sağcıydı, şimdi Erdoğan onun çizgisine gelmiş olduğu için mutlu bir sağcı olarak meydan okumayı sürdürüyor olabilir; ama şunu da görmek lazım: Her ne kadar sesi çıkanlar birtakım “Ama onlar da…” diye başlayan cümleler kursalar da, Cumartesi günü yaşananlar ve oradaki fotoğraflar, Türkiye’deki İslamî hareketin özünü oluşturan unsurlarda da zaten varolan kırılmalara, Gezi’den beri yaşanan kırılmalara bir yenisini eklediği de muhakkak. Her neyse, o kadar da önemli değil. Bu, sonuçta Erdoğan’ın eski devleti yeni dönemde kendisinin sürdürmesi ısrarının bir kanıtı olarak önümüze çıkıyor.

Yeni kutuplaştırma arayışları

İkinci olarak niye Cumartesi Anneleri’ne saldırılıyor? Açıkçası şunu söylemek lazım; 700. buluşmadan önce İHD’den arkadaşlarla konuştuğumuzda –ki bunu gözlemek, çıplak gözlemek çok mümkündü– Cumartesi Anneleri ritüeli etkisi azalarak devam ediyordu. 700. hafta bir anlamda tekrar bir ivme yaratmayı hedefliyorlardı, ama o da talihsiz bir şekilde uzun bayram tatiline denk gelmişti. Fakat şimdi devletin bu saldırısıyla, Cumartesi Anneleri tekrar belli bir ivme kazanacak. Bu niçin böyle yapılıyor? Birincisi bu konuda iki tane güzel yazı çıktı: Cumhuriyet’te Çiğdem Toker ve Kemal Can’ın, ikisini de ayrı ayrı öneririm — Çiğdem’inki dün çıktı, Kemal’inki bugün çıktı. Farklı farklı önermeler var, tabii ki “Bu şundandır” denebilecek çok net cevabı yok; belki birden fazla cevabı var, ama benim aklıma gelen ilk cevaplardan birisi: Kaybeden bir Erdoğan iktidarı var, krizde olan Erdoğan iktidarı var ve bu krize ekonomik bir perspektif de ekleniyor, çok ciddi bir döviz kriziyle başlayan çok ciddi bir ekonomik sorunlar silsilesi geliyor ve Türkiye’de bunlarla insanların tanışması –şu uzun bayram tatilinde bir nebze hissetti insanlar– ama önümüzdeki günlerde çok daha net olacak ve cuma günü camilerde hutbelerin de buna ayrılmış olduğunu özellikle altını çizmek istiyorum. Bu hutbelerle ilgili özel olarak bir yayın da yapabilirim, orada yaklaşmakta olan ekonomik sıkıntılar karşısında insanların din, iman ve Türk milleti gazıyla bir şekilde yatıştırılmak istendiğini gördük.
Türkiye’nin esas gündemi bu ve Türkiye’de bu gündemi taşıyabilmek için, çözemeyeceği için, ekonomik sorunları çözemeyeceği için, kutuplaşmanın tekrardan artırılması gerekiyor ve belli ki devlet içerisinde birileri Cumartesi Anneleri’nin 700. haftasının yapılacak olmasını bir fırsat olarak görmüş — büyük bir ihtimalle böyle bir şey, bu benim akıl yürütmem. Burada bence kesinlikle bir kutuplaştırma isteği var; ama bu pek olabilecek bir şey değil. Zaten Hasan Ocak’ın annesinin fotoğrafıyla beraber her şey bitmişti. Ardından Hrant Dink’in oğlunun gözaltına alınmaya çalışılması ve buna gösterilen direnç fotoğrafı da aslında ne kadar bu silahın ters teptiğini gösteriyor; ama bunda ısrar edeceklerini düşünmek kesinlikle mümkün. Dolayısıyla burada bence Türkiye’de tekrar kutuplaşmayı kışkırtıcı bir öğe olarak bunu kullanma arayışı olduğunu düşünüyorum; ama bu pek başarılı olabilecek bir şey değil. Bu bize şunu gösteriyor: Zamanında devletten kopup Türkiye’nin demokratikleşmesi arayışı içerisindeyken her türlü muhalif görünen yapılarla da görüşebilme potansiyeline sahip olan, görüşebilen bir hareket, bir yönetim, şu anda kendinden olmayan herkesi şeytanîleştirmeyi, kriminalize etmeyi tercih ediyor. Bu gücü değil güçsüzlüğü gösterir. 2011’de Erdoğan güçlüydü; Cumartesi Anneleri’ni de kabul ediyordu, Kürt sorununu da çözmeye çalışıyordu; bugün Kürt sorunun adını anmıyor, Cumartesi Anneleri’nin üzerine polisler küfürlerle, gazlarla, coplarla, plastik mermilerle Cumartesi Anneleri’ne ve ona destek verenlere gidiyorlar. Bugün güçsüzlüğünü gösteriyor. İşte olayı böyle görmek gerekiyor bence; bu bir güç değil güçsüzlük gösterisi. Dolayısıyla buradan nasıl bir cevap verileceği meselesine bakmak lazım.

Muharrem İnce deneyimi

Bir cümle söylemek istiyorum — provokatif olduğunun farkındayım, ama özellikle bunu söylemeden edemeyeceğim: Türkiye’de muhalefet sorunu var deniyor, hep söyleniyor, ben de söyledim, ama Türkiye’de muhalefet sorunu yok, Türkiye’de muhalefeti kanalize edecek kişiler ve kurumlar sorunu var. Türkiye’de muhalefet sorununun olmamasının en basit örneği Muharrem İnce gibi çok sıradan bir siyasetçinin Türkiye’de milyonlarca insanı seferber edebilmesiydi. Bu Muharrem İnce’nin başarısı değildi, zaten başarısı olmadığını seçim gecesinden itibaren ve bugüne kadar yaşadıklarından gördük. Bu o insanların başarısıydı, ama Muharrem İnce gibi –şu anda dilimin ucuna gelen lafı kullanmak istemiyorum– yeteneği sınırlı diyeyim siyasetçiler bu potansiyeli heba ettiler, heder ettiler.
Ama bu potansiyel hâlâ var, belli bir şekilde kırıklığa uğramış bir şekilde, ama bu potansiyel var, Türkiye’de hâlâ adaleti, ahlakı, vicdanı savunan; demokrasiyi isteyen, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkan çok ciddi bir kitle var. Önemli olan bu kitlenin gerçekten akılcı gerçekçi perspektiflerle yolunu çizebilmesi, bu anlamda Cumartesi Anneleri deneyimi çok iyi, çok muazzam, çok parlak bir örnek. Cumartesi Anneleri’ne laf etmeye kalkanlar önce kendilerine baksınlar, daha sonra da Cumartesi Anneleri’nin bunca zamandır bu işi nasıl sürdürebildiğini inceleyerek önümüzdeki süreçte kendilerine dersler çıkarmaya baksınlar.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus