Erken/baskın seçim olur mu? Olursa ne olur? Ruşen Çakır ile Murat Yetkin tartışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu yayında sözünü ettiğimiz Metropoll araştırması tablosu

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Erken ya da baskın seçim olur mu? Olursa, ne olur? Bu sorunun cevabını gazeteci Murat Yekin ile beraber arayacağız. Murat, merhaba.

Murat Yetkin: Merhaba Ruşen.

Çakır: Mâlûm, ben bu olaya taktım; önce Kemal Can’la, sonra Burak Bilgehan’la, en son Bekir Ağırdır’la, “Erken seçim olur mu? Olursa ne olur?” diye tartışıyorum. Ben, erken seçim olma ihtimalinin, sanıldığından daha fazla olduğu kanısındayım. Ama sen bugün Yetkin Report’taki son analizinde, bu sorunun gündemde olmasının doğal olduğunu, Erdoğan’ın CHP’ye yönelik o klasik saldırgan üslûbunu sürdürdüğünü, bunun bir seçim yatırımı olarak görülmesinin mâkul olduğunu, ama bunu sanmadığını söylüyorsun. Bu konuyu tartışma sırası şimdi sana geldi. Önce sen yazını özetle, ben de kendi argümanımı dile getireyim ve bu olayı bütün boyutlarıyla ele almaya çalışalım.

Yetkin: Erdoğan, koronavirüs salgını tedbirleriyle ilgili yaptığı son üç basın toplantısının bir noktasında –hani Hacivat-Karagöz ortaoyununda Hacivat “Yahu ne alâkası var şimdi bu sözünün?” diye sorar, Karagöz de “Ekler kenetler gene çarparım” repliğini söyler– tam da bunun gibi, bir bağlantı cümlesine bile gerek duymadan, ekliyor kenetliyor, lâfı CHP’ye getirip, açıyor ağzını, yumuyor gözünü. Dün de aynı şeyi yaptı, üçüncü defadır oluyor bu: Tek parti dönemi diye girdi, “faşist bunlar” deyip sonrasında devam etti. Ruşen, sen de bu kadar senedir işin içindesin, saçlarımızı beraber ağarttık. Şu bana ilginç geliyor: “Tek parti yönetimi” deyince, seçmenin büyük çoğunluğunu oluşturan 30-35 yaş altı kuşak ne anlıyor acaba? Bu belli ki bir başka adrese hitap ediyor. Belli ki, daha eski bir kuşağa, “Yahu artık yeter. Böyle de yapmayalım” diyen baskı gruplarına, güç odaklarına hitap ediyor sanki. “Neler kaybedeceğinizin farkında mısınız?” gibi bir hatırlatma. Neyse bunu bir kenarda tutalım. Ama bunun böyle algılanması çok doğal. Nitekim hem CHP’den, hem İYİ Parti’den “Biz varız. Esas, sen yoksun. Seçime gidiyoruz” sesleri yükseldi. 

Ben neden bu işin arkasında bir baskın seçim olmayabilir diye düşünüyorum? İki temel nedenden dolayı bunu düşünüyorum. Bir tanesi, ekonominin durumu. İş seçime geldiği zaman, millet o elini, sandığa götürüp pusulasını atmadan önce, cebine koyar; cüzdanında ne var, ne yok bir bakar. Henüz resmî olarak açıklanmayan ilk çeyreğe dair rakamları duyuyorum. O rakamı vermek istemiyorum çünkü resmî değil. Birisi tutar “ ‘Ekonomi kötü’ algısı yapıyor” diye lâf eder. Ama şöyle söyleyeyim: Büyümeyi boş verdik, küçülme yüzde 10’un üzerinde gelebilir — böyle bir ihtimal dahi var. Geçenlerde Erol Taymaz, Yetkin Report’ta işsizlik araştırmasıyla ilgili yazdı. İşsizlik görülmemiş boyutlarda. Tabii dünyada da böyle; koronavirüs etkisi var, bunu reddetmiyorum. Mahfi Eğilmez’in bugünkü yazısına da bir atıfta bulunalım, okumuşsundur sen de: Mahfi Eğilmez, Türkiye’nin en iyi ekonomistlerinden. “Swap ihtimali dışında eksiye düştü Hazine” diyor. Dolar 7 TL psikolojik sınırını aşmasın diye dünyanın parası harcandı. Merkez Bankası’nda döviz bırakmadılar, sıra geldi özel bankalara. Ama gene de aştı. “Burası çok önemli!” diye ekonominin iyi olduğuna kimi, nasıl ikna edecekler? Ekonomi iyi değil. Vatandaş bir yandan can derdinde, bir yandan geçim sıkıntısı, işsizlik. Bu koşullar altında, ne yaparak seçim kazanılır bilmiyorum. Bu birinci neden.

Çakır: Tabii ki ekonomi her şeyi, özellikle seçmen davranışını belirliyor. Böyle bakınca, bu koşullarla erken seçim ihtimali yok ya da çok düşük. Çok spekülatif olduğunu biliyorum, ama şöyle bir akıl yürütüyorum: Ekonomi öyle bir açmaza girdi ki… Türkiye, zaten ekonomik kriz içindeyken, koronavirüs salgının ortasına düştü, kriz daha da derinleşti. Artık bu olayda orta vâde, uzun vâde filan görülebilecek gibi değil. Eğer kötüye gidişin belli bir noktasında durum çok daha kötüye giderse, Türkiye mecburen bir seçime gidecek. Bülent Ecevit başbakanlığında kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonu,2002’de MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından “erken seçim çağrısı” yapılarak bozulmuştu. Artık kazanma ihtimallerinin olmadığını bile bile seçime götürdüler. 

Yetkin: Gayet iyi hatırlıyorum. O dönem Mete Belovacıklı ile CNNTürk’te bir program yapıyorduk. Zaten biz o programın ortasındayken, Bahçeli “Seçime gidiyoruz” dedi. “Acaba Hüsamettin Özkan, Mesut Yılmaz, Kemal Derviş bana komplo mu kuruyorlar?” diye kuşkulandı ve öyle seçime gittik. Biz yine başka bir programda, Ecevit’in yanına gittik. Ecevit, “Tamam, biz bunun intiharımız olduğunu biliyoruz” dedi. Çünkü yüzde 10 barajının düşürülme ihtimali vardı, ama yediremedi kendisine.

Çakır: Biliyorsun, hiç kimse kazanamadı; ama mecburen seçime gittiler.

Yetkin: Evet. Bugün, Türkiye’nin “seçim trafik polisi” Devlet Bahçeli — öyle diyeceğim, çünkü Bahçeli ne zaman “Seçime gidelim” dese, seçime gidiliyor. “Cumhurbaşkanı’nın görevi beş yıldır. 2023’e kadar seçim yok. Ben seçim istemeyeceğim” dedi. Ama tabii yarın başka bir şey söyleyebilir. Siyasette “Dün dündür, bugün bugündür”. Ekonomi, işin bir kısmı. Ben dünyada herhangi bir hükümetin seçime gitmesi için… Ha, şöyle olabilir: “Ben bu ekonomiyi 2023’e kadar böyle götüremeyeceğim. Havaalanı yapmıştık kaç milyara, şimdi uçak bile indirip kaldıramıyoruz. Pistin yarısına da hastane yaptık. Ben artık bu ekonomiyle götüremeyeceğim, bari seçimle gideyim. Ekonomiyi düzeltemediniz diye çatır çatır da muhalefetimi yaparım” şeklinde bir fantezi senaryosu yapıyorum.

Bir baskın seçim olamayacağını düşünmemin ikinci nedeni de ortadaki anketler. Senin de önüne geliyordur; bir değil, iki değil, üç değil, anketlerin neredeyse tamamı, son 20 aydır, yani 24 Haziran 2018 seçimlerinden bu yana, AK Parti’nin yüzde 34’ü geçemediğini gösteriyor. Yüzde 34’e ulaştığı noktada da, İdlib’de şehitler, operasyonlar vardı; oradan yükseldi.

Çakır: Burada sözünü keseceğim. Senin sözünü ettiğin, MetroPoll Araştırma’nın yaptığı Erdoğan’ın görev onayı zaman grafiklerine bir bakalım. Geçen ay, yani Mart ayında koronavirüs salgınıyla beraber Erdoğan’ın görev onayı yüzde 41,1’den yüzde 55,8’e çıkmıştı. Ama Nisan ayında, 3,8 puan düşerek yüzde 52’ye iniyor.

Yetkin: 4 puana yakın.

Çakır: Senin haklı bir şekilde belirttiğin bir husus var: Bu oran düşerken, ülkede işlerin iyiye gittiğine dair bir algı var.

Yetkin: Bir algı var, evet. Ama ülkede işlerin iyiye gittiğine dair değil, koronavirüsle mücadelede işlerin kontrole girdiği yolunda bu algı.

Çakır: Buna rağmen o 3,8 puan düşüşün önemli olduğunu söylüyorsun. Büyük bir ihtimalle, bu trend tekrar aşağıya inecek. Daha önce bu tabloya baktığımızda hatırlarsan, Suriye operasyonunda da birdenbire çıkmıştı. Operasyon biter bitmez de düşmüştü.

Yetkin: Orada görülüyor zaten. Grafiği izleyicilere biraz izah edelim: Grafikte, kırmızı çizgiye bakıyoruz. En sonunda bir çıkış noktası var; orada görünen rakam 48. Üzerinde de Suriye Operasyonu yazıyor; Erdoğan’ın görev onayı, yüzde 48’e çıkmadan önce, 43,4’e düşmüş. Beş puan almış 48’e çıkmış. Suriye Operasyonu bitince, 41,1’e düşmüş Şubat ayında. Koronavirüs salgını çıkınca, 18 Mart’ta Erdoğan ilk tedbirleri açıkladığında, 14 puan artarak 55,8’e çıkmış; görüyorsunuz en sonda keskin bir yükseliş var. Burada şöyle bir durum var, bunu izah etmek zorundayız. Bu eğilim bütün dünyada var. Çünkü siyasetbilimciler, “Büyük savaş, kıtlık, salgın hastalık gibi zor dönemlerde, kitleler, beğensin beğenmesin, başta kim varsa ona güvenmek ister; ‘Beni şu beladan kurtar da nasıl kurtarırsan kurtar’ diye ondan medet umarlar” diye açıklıyor. Ve başka da soru sormazlar. Çünkü can tatlı, önce canı kurtaracak. Bu kriz durumu yavaşlamaya, kontrol altına alınmaya başlayınca, o zaman başka sorular da sorulmaya başlanıyor. İşte başka soruların sorulmaya başladığını bu grafikte görüyoruz; görev onayı yüzde 55,8’den, 52’ye doğru inmiş. Üstelik “Onaylamıyorum” diyenlerin sayısında düşme olmasına rağmen. Yani “Onaylamıyorum” diyenler yüzde 40’lardan yüzde 36’lara düşmüş. Bunu da lacivert çizgide görüyoruz. AK Parti’nin oy oranının, Suriye Operasyonu dışında, son 20 aydır yüzde 34’ün üstüne çıkmadığını üst üste getirdiğimizde, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, İYİ Parti’nin yükselişi –ki oy oranı yüzde 11-12 düzeylerine doğru yükseliyor–, MHP de cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen sonra yüzde 10’un üstüne çıkmış olmasına rağmen, yine yüzde 10’un altına düşmüş gibi görünüyor. Demek ki oylarda oynama var; bunları sabit saymamak lâzım. Zaten şu sıra yapılan bütün kamuoyu araştırmalarında, araştırmacılar, görüşmeler yüz yüze olamadığı için, telefonla yapıldığı için, belli bir hata payı olduğunu söylüyor. Bu hata payı iktidardan yana bir hata payı değil, muhalefetten yana bir hata payı. Çünkü birisi size telefon açıp kendini tanıtıyor. Siz ne kadar güvenseniz de, muhalefetten yana tavır almaya çekiniyor bazı insanlar. Bu da, Türkiye’nin mevcut koşullarında olağan karşılanan şeyler maalesef. Bizim gördüğümüz çalışmalarda bunlar yer alıyorsa, çok daha detaylı olanları Erdoğan’ın önüne gidiyordur. Erdoğan, hem kamuoyu desteği yönünden, hem ekonominin içinde bulunduğu durum nedeniyle, bir baskın seçim ortamının çok yakın olmadığını görüyor olsa gerek. Peki, o zaman neden bunu yapıyor?

Çakır: O konuya gelmeden, ben kendi düşüncemi söyleyeyim. 31 Mart’tan sonra, yani İstanbul seçimlerinin yenilenmesi günlerini, o tartışmaları hatırla: Hepimiz ayrı ayrı bu konuyu yorumladık. Ben şunu söylemiştim: “Bu seçimi yeniletmez, kazanma ihtimali yok. Seçimi yeniletirse hayatının en büyük yanlışını yapar”. Yapma ihtimalini tabii ki verdim, ama “Olmaz” dedim. Çünkü rasyonel düşünüyoruz. Ben, Erdoğan’ı yıllardır izleyen bir gazeteci olarak, onun belli bir rasyonalite içerisinde hareket ettiğine tanık oldum. Daha Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğundan itibaren, anketlere çok hâkim olduğunu biliyoruz. Ona rağmen seçimi yeniletti ve çok daha büyük bir hezimete uğradı. O olay bana iyi bir ders oldu. Şu anlamda ders oldu: Şu anda izlediğim Erdoğan, yıllardır takip ettiğim Erdoğan’dan başka bir aşamada. Rasyonalitesini büyük ölçüde kaybeden, akıl yürütmesini tam olarak çıkartamadığımız –en azından benim çıkartamadığım– bir duruma geldi. Eskiden, belli bir tarihe kadar, mesela 2007 krizi, erken seçime götürme, Abdullah Gül olayı vs., bütün bunlara bakarak hepsini iyi kötü öngörebiliyorduk. Tabii orada bir kolektif bir akıl da vardı, oralardan haberler de sızıyordu. Şimdi kendi başına kalınca ve var kalmayı, iktidarının bekasını her şeyin önüne koyunca, çok irrasyonel davranmaya başladı. Dolayısıyla bir erken seçim ihtimalini hiç yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum. İstanbul seçiminde kimbilir ne hesap yaptı, ama tutmadı. Mesela, şöyle bir hesabı pekâlâ yapabilir. Yapılacak seçimin esas yönü yine cumhurbaşkanlığı seçimi olacak. O seçimde kendisinin aday olacağı kesin. Muhalefet karşısına kimi çıkaracak? En son deneyimi gördük: Üç aday çıktı: Muharrem İnce, Meral Akşener, Selahattin Demirtaş. Erdoğan ilk turda yüzde 50’yi aştı ve rahat bir şekilde kazandı. Erdoğan, karşısına muhalefetin kendisini yenebilecek bir aday çıkarma ihtimalini şu aşamada görmüyor olabilir ve bunun gerçekleşmesini engelleme konusunda da bayağı bir çalışma yapıyor; özellikle Ekrem İmamoğlu’nun aleyhine yönelik çalışıyor.

Yetkin: Hem İmamoğlu’na, hem Mansur Yavaş’a yönelik. Ama dediğin gibi, daha çok Ekrem İmamoğlu’na.

Çakır: İmamoğlu’nun aleyhine, Mansur Yavaş’ın da bir anlamda lehine. İmamoğlu’nu geri plana atıp, en azından Yavaş’ın ön plana çıkmasını hoş karşılamak diyelim. Kendisinin katkısı var mıdır, yok mudur, o ayrı. İmamoğlu’nun çevresinden, buna dahil olabileceği yolunda bir şeyler de duyuyorum. Yani Mansur Yavaş’ın önünün açılmasının, iktidarın bir tercihi olduğunu düşünebilirler. Her neyse. Senin benim mantığımızla, giderek gücünü kaybeden, iyice daralmış, paylaşılmayan bir iktidarın, kendi bekası üzerine yaptığı hesapların farklı olabileceğini ve buradan… Ben de çok az bir ihtimal olduğunu biliyorum; 23 Haziran seçiminde ağzım yandı. Çünkü Tayyip Erdoğan gibi deneyimli bir siyasetçinin, kazanmasının imkânı olmadığını bilmemesi mümkün müydü?

Yetkin: Mümkündü. Çünkü 31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece neler olduğunu yavaş yavaş öğrenmeye başladık. Bilirsin, böyle şeyler zaman alıyor. O gece Beştepe’de çok ciddi tartışmaların olduğu yolunda bilgiler sızmaya başladı; Erdoğan’ın da dâhil olduğu bir kesim, “Tamam, kaybettik, ama nasıl olsa belediye neclislerinde çoğunluk bizde. Bunlara  istediğimizi yaptırabiliriz” dediler. Erdoğan’ın Ankara’ya gittiği sırada yaptığı konuşmayı hatırla: Balkona kimseyi almadı. Hatta şimdi ismini vermeyeyim, çok yakın çevresindeki insanlar, balkonda değil de, aşağıda, kitlelerin arasında olduklarını saklamak için yüzlerini gizlemeye çalışıyorlardı. Erdoğan orada yaptığı konuşmasında durumu kabullenmişti. Çok sinirliydi ama kabullenmişti. 

Çakır: Kazandığı il rakamlarını verirken, İstanbul’u kendisine yazmamıştı. İstanbul’un adını zikretmemişti, ama rakamlarda İstanbul’u kaybetmişti.

Yetkin: Evet. Sonra İstanbul ekibi de geldi katıldı ve sabaha kadar toplantı yaptılar. Orada bir ekip dedi ki: “Biz bu seçimi bunlara mı bırakacağız? Bu kadar yatırım yapıldı iktidarımıza”. “Havuz medyası” diyorsun, “havuz müteahhitleri” diyorsun. Orada bazı insanlar “Biz de bu kadar senedir yatırım yapıyoruz, bu kadar kolay mı bırakacağız?” diyor. Tabii bunların siyasette bir yansıması var. Orada neler olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Sonuç olarak “Biz bu seçimi ne yapıp edip yeniden alacağız. Bahçeli de arkamızda, şu da arkamızda, bu da arkamızda. Tamam, Binali Bey’in dediğini yapalım: İstanbul İl Başkanlığı için eski arkadaş gitsin, yerine başkası gelsin. Biz bu işi tekrar yoluna koyalım” kararı alınıyor. Orada iki ağır taktik hata yaptılar: Birinci hata, Bahçeli’nin İstanbul’a gidişiydi; gitti ve gittiği gün de geri döndü. Çünkü anlaşıldı ki İstanbul’daki AK Parti kitlesi, özellikle de Türkçülükten çok memnun olmayanlar ve AK Parti’nin Kürt seçmeni “Ne yapıyoruz biz?” dediler. Bahçeli’nin İstanbul’a gidişinin görüntülerini hatırlarsın: Boğaz Köprüsü’nü arabayla geçerken arkada “V” şeklinde konvoy vardı. Ve Bahçeli İstanbul’a gittiği gün geri döndü. Bu çok büyük bir taktik hataydı. Çünkü Bahçeli’nin seçim kampanyasına gidişi ve dâhil olmuş görüntüsü, AK Parti’nin kendi Kürt seçmenine “Dur yahu, ne yapıyoruz biz?” dedirtti. Sen onları benden çok daha iyi tanıyorsun. Bir de, bir haksızlık duygusu var: “Adam seçimi kazanmış, elinden alıyorsun sandığı, bir daha seçim diyorsun. Ne kadar daha tekrarlayacağız bunu” duygusu geldi.

Şimdi bugüne gelelim: Ruşen, sen diyorsun ki “Benim ağzım yandı. Artık ben rasyonel düşünmeyeceğim. İrrasyonel neyse onu düşüneceğim” diyorsun. Ben de diyorum ki: “Ya haklısın, bazen ben de bu duyguya kapılıyorum. Bizim en büyük hatamız, akılcı ve mantıklı düşünmeye çalışmak.” Ama sonra kendimi frenleyip, “Yok, biz böyle düşünmeye devam edelim arkadaş” diyorum. Hani “Sen doğru dur, eğri kendini belli eder” diye bir lâf vardır. Siyasî tabloyu ve ekonomik tabloyu alıyorum önüme, bunları üst üste koyuyorum; “Buradan bir baskın seçim çıkmaz” diyorum.

Çakır: Demin söylemeye çalıştığım hususa gelecek olursak: Tamam, buradan bir şey çıkmaz belki. Ama bu ekonomiyi, bu yaşananları toparlayacak hiçbir işaret yok; ne Türkiye’nin ne genel olarak dünyanın işareti. Belli bir süre sonra, bu yaşananlar sonucunda –sözü tekrar Ecevit Hükümeti’ne getireceğim– tıpkı Ecevit Hükümeti’nin başına geldiği gibi, ülkeyi seçime götürmek zorunda kalacak; hatta belki de anahtar teslim gibi olacak.

Bu koronavirüs salgınında kâbus gibi birtakım beklentiler oldu; ama çok şükür bu ihtimaller gerçekleşmedi. Tabii verilen resmî rakamlara dayanarak konuşuyoruz. Rakamlar azalarak gidiyor.

Yetkin: Böyle devam etsin. Hepimizin istediği o zaten.

Çakır: Şu anda insanlarda bir rahatlama görünüyor. Bu rahatlamanın üzerinden, biraz da muhalefete yönelik birtakım baskılarla, apar topar bir seçim yapabilirler gibi geliyor bana. Tabii ki rasyonel olarak, bu ekonomik koşullarda bunu yapamazlar. Ama bir iki yıl sonraki ekonomik koşulların bundan çok daha kötü olacağını varsayarak…

Yetkin: Hayır, öyle değil.

Çakır: Ekonomi iyileşecek mi?

Yetkin: Şöyle düşünmek lâzım: Az önce anlatmaya çalıştım, burada bir ters denge var: Geçen ay itibarıyla bütün liderlerin grafiği yükselişte. En çok yükselen, en berbat durumda olan İtalya’nın Başbakanı Conte. Grafiği bir ay içinde yüzde 71 düzeyine gelmişti geçen ay. Bu ayın sonuçları daha gelmedi, bakalım gelince ne olacak? Çünkü böyle zor durumlarda, insanlar can havliyle “Ne yapacaksan yap, kurtar bizi. Ben seni beğeniyorum, beğenmiyorum ayrı mesele. Şimdi onu tartışmıyorum” diyor. İtalya da dünden itibaren normalleşme tedbirlerine başladı. Keza Almanya da öyle. Bizde de öyle bir hava yaratılıyor ki sanki dünyada sadece bizim aklımıza geliyor bazı şeyler, biz yapıyoruz: İstatistik bilimi diye bir şey yok, tıp bilimi diye bir şey yok; biz böyle sadece liderlik duygu ve düşüncelerimizle her şeyi yönetiyoruz. Hayır, böyle bir durum yok. Ortada “bilim” diye bir şey var ve ona göre hareket ediliyor. Burada tersine giden bir durum var: Rasyonel düşüncede, kriz yavaşladıkça, güvenin artmasını bekliyorsun, değil mi? Hayır. Böyle felaket durumlarında, kriz yavaşladıkça, kriz kontrol altına alındıkça, insanlar erteledikleri soruları da sormaya başlıyorlar: “Benim işim ne oldu? İyi kötü asgarî ücretle, sigortasız çalışıyordum; ama daha iki ay önce benim bir işim vardı; eve sadece ekmek getirebiliyordum, ama getirebiliyordum. Şimdi onu da getiremiyorum. Belediye veriyordu, onu da engelliyorsun sen.” İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun başlattığı “Askıda fatura” kampanyası müthiş bir uygulama. Bir şey de diyemiyorlar, engelleyemiyorlar da. Bugün Salih Tuna Sabah gazetesinde, “Onu yapacağına faturaları düşürtsene!” diye yazmış. Ya kardeşim! Dünyada petrol fiyatları sıfıra inmiş, biz benzine, mazota zam yapıyoruz hâlâ. Bunu kimse söylemiyor. Anlatabiliyor muyum? Buradaki tersine denge şu: Koronavirüs krizi kontrol altına girdikçe, sorular sorulmaya başlayacak. “Erdoğan neden bu kadar saldırıyor?” sorusuna şimdi cevap verebilir miyim Ruşen? 

Çakır: Tabii, buyur.

Yetkin: Tabanını tutmak için. Taban eriyor. “Fırsat bu fırsat, hazır benim popülaritem hâlâ yükseliyorken”… –ki biraz düşmeye başladı– “ben bunu tabanımı tutmaya tahvil edeyim”. Çünkü AK Parti tabanı, böyle paldır küldür gitmese de ilerlemiyor. Çünkü partiye hiçbir inisiyatif verilmiyor. Partiye yapılan eleştirilere bile, Ömer Çelik’ten çok Fahrettin Altun cevap veriyor. Ömer Çelik’in şahsî ilişkileriyle, belki kendi kontrollerindeki gazetelerde şu kadar, televizyon haberlerinde bu kadar yer buluyor. Ama esas, Fahrettin Altun’un söyledikleri öne çıkıyor; parti adına da o konuşuyor, devlet adına da o konuşuyor, Cumhurbaşkanlığı adına da o konuşuyor. İzin verilen konularda, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü var; stratejik konularda İbrahim Kalın yetkili. Onun dışında, parti eleştirilerine cevap veren Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı. Kendisiyle şahsî bir meselem yok. Burada sistemi konuşuyorum. Ortada olan sorular arttıkça, cevap verme ihtiyacı da artıyor. Bu cevaplar da bulunamayınca… “Ekonomi kötüye gidiyor, ne diyeceksin kardeşim?” “ ‘Dolar 7 TL’ye çıkmadı, sen yalan söylüyorsun’ mu diyeceksin?”

Çakır: Murat, bu söylediğin tabanı konsolide etme meselesi, zaten yazının da ana eksenini ona oturtmuşsun… Orada da şöyle bir husus var: 31 Mart’ta şunu gördük: Beka üzerine bir şey kurdular, ama tutmadı. Şimdi de, nereden çıktığını tam anlayamadığım –belki sen daha iyi anlayabilirsin– ve CHP’ye atfedilen bir darbe meselesi var. Bu, tam bir “post-truth” (hakikat- sonrası) döneminin işleri. Bir şeyleri birtakım yerlere atfediyorlar, ama böyle bir gerçek var mı sahiden? Açıkçası, ben artık bunların yürüdüğünü sanmıyorum. AK Parti tabanının şöyle bir noktada olduğunu gözlemliyorum: Bu işin bittiğini, bitmekte olduğunu, ya da trenin, geminin artık yol almadığını görüp, yine de iktidar burada olduğu için orada durma hali. Ama yerine yeni bir şeyin şekillenebileceğini gördükleri anda gidecekler. Zaten erime de böyle oldu. Şunu söylemeye çalışıyorum: CHP’ye yönelik bu saldırgan üslûpla filan konsolide olacak bir taban yok. Esas olarak AK Parti, tabanını, partinin en parlak yıllarında olduğu gibi, devletin eliyle sosyal hizmet, devletin eliyle ekonomik imkân, yani nimet dağıtarak tutabilir. Ama ekonomik nedenlerle bunu da yapamıyor. İdeolojik olarak baktığın zaman, dilini alabildiğine milliyetçileştirmiş bir Erdoğan ve AK Parti var, buradan da bir şey çıkmıyor.

Bütün bu kavga dövüş hikâyesi, Çetin Altan’ın “Türk’e Türk propagandası” ifadesindeki gibi, “iktidarın iktidara propagandası” gibi geliyor bana.

Yetkin: Tamam, ben de öyle söylüyorum zaten. Sen benim dediğime geldin ama. Ben tam olarak bunu söylüyorum: Erdoğan kendi kitlesine propaganda yapıyor.

Çakır: Buradan bir şey çıkmaz. Tamam, bunu hedef ediyor olabilir; ama artık o aşama çoktan geçildi. Çok büyük bir çözülme var. İnsanlar artık somut şeyler istiyor. Tamam, diyelim ki “CHP şöyledir, böyledir” dedi. Ne yapalım? İş ne olacak, aş ne olacak?

Yetkin: Oradaki kilit şey, o “Tek parti” hatırlatmasıdır. Bu hakikaten bir bilinçaltından gelen bir lâf; ben metinde olduğundan da şüpheliyim. “Tek parti” hatırlatması belli bir yaş grubu üstünde olanlar dışında kime ne ifade ediyor? Benim kızıma bir şey ifade etmiyor. Hatta 40, 50 yaş grubundaki insanlara bile çok fazla şey ifade etmiyor. O sadece “adrese teslim” bir lâf. “Neler kaybedeceğinizin farkında mısınız?” lâfı. O, kilit bir lâf.

Çakır: Tabii, söylediğin doğru. Ama açıkçası bunu bir çaresizlik olarak, artık sözün tükenmesi olarak görüyorum.

Yetkin: Evet, aynen öyle. Ama bunu yapmak zorunda hissediyor kendini. Ama buradan bir baskın seçim sonucu çıkmaz. Hiç unutmuyorum; 99 seçimlerinde, ben NTV’deyim, canlı yayın yapıyoruz. Nuri Çolakoğlu İstanbul’da, ben Ankara’dayım. Seçim sonuçları bir çıktı… Şunu çok açık söyleyebilirim: Üçlü koalisyon ihtimalini ilk ben söyledim, kayıtlar ortada. Tamamen aritmetik toplam; baktım, 276 nerede tutuyor? Ancak bu üç parti bir araya gelirse tutuyor. Başka bir seçenek yok. Ben “üçlü koalisyon” dediğim zaman herkes itiraz etti. Ben de “Olacak demiyorum, ama olma ihtimali en fazla burada var” dedim. Sonra Tarhan Erdem devreye girdi. Tarhan Bey “Bu olabilir” dedi. Tarhan Bey “olabilir” deyince herkesin ayakları suya erdi. Çünkü Tarhan Bey’in dedikleri genellikle oluyor. Ve nitekim öyle oldu.

Şimdi, mevcut anketlere göre, burada da bir aritmetik toplam yaptığın zaman, AKP ve MHP, yani Cumhur İttifakı’nın oy oranı, oradan zorla, buradan zorla, yüzde 43, bilemedin yüzde 44’e geliyor. Yüzde 50’yle arada ciddi bir fark var. Zaten Erdoğan, Bahçeli sayesinde yüzde 50+1 tuzağına düştü; çok çekici geldi ona o. Şimdi onun bir engeli haline geldi. Yine mevcut anketlerden gidiyorum: Başka türlü bir ihtimal var mı? Evet, iki yolu var. Ya HDP’yi alacak, ki MHP oradayken, ne HDP gider ne MHP kalır. Aritmetik ihtimaller olarak bu seçeneği dışlıyoruz. Geriye, DEVA Partisi ile Gelecek Partisi’nin, yani Erdoğan’ın AK Partisi’nden kopup gitmiş iki partinin, bir şekilde pazarlıklarla –siyasette her şey mümkündür– tekrar buraya katılması olur. O zaman da seçmen “Aman ne kadar güzel! Madem yuvaya döndünüz, biz de paşa paşa oy verelim” der mi? Bilmiyorum.

Çakır: Bence olmaz bu.

Yetkin: Gene anketlere göre söylüyorum, öbür tarafta da şöyle bir şey var: Kararsızlar dağıtılınca yüzde 28 küsur gibi CHP görünüyor, yüzde 11 küsur da İYİ Parti görünüyor. Onlar da yetmiyor. Buradaki kilit şey, ister baskın olsun, ister erken olsun, ister zamanında seçim olsun, herhangi bir seçimde, biz yüzde 50’yi tuttukça… Bekir Ağırdır’ın senin programında da söylediği, daha sonra Murat Sabuncu’ya da söylediği gibi bu seçim sistemiyle seçime gitmez. Ha, seçim sistemini değiştirir, o ayrı. Çünkü bu seçim siteminde kilit seçmen, beğenirsin beğenmezsin HDP seçmeni. Burada Millet İttifakı’na, yani CHP-İYİ Parti ittifakına da çok şey düşüyor. Onlarda da bu retoriğin dozu çok önemli. Orada da biraz ileriye gidilir. 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü. Siz 3 Mayıs’ı Türkçüler Bayramı diye kutlarsanız, o olmuyor. Basın Özgürlüğü Günü diye kutlamanız lâzım kitlenize.

Çakır: Peki. O zaman toparlayalım. “Bu pilav daha çok su kaldırır” derler. Ama rasyonel olarak baktığımızda, daha önünde 3 yılı varken, Erdoğan erken seçime gitmez diyorsun. Bekir Ağırdır da öyle söyledi. Seçim sistemini değiştirirse bir ihtimal olabilir. Ama ben, Türkiye’de siyasetin artık çok ciddi bir kriz içinde yapıldığını, bu krizin iktidarın krizi olduğunu, ama aynı zamanda muhalefet de krizi aşacak açılımları tam olarak gerçekleştiremediği için, Türkiye’deki tüm siyasetin bir krizi olduğunu, dolayısıyla buradan her an her şeyin çıkabileceğini düşünüyorum. Erken seçim de, baskın seçim de bu ihtimallerden birisi. Ama her hâlükârda şunda mutabıkız: Seçim olsa da olmasa da, özellikle iktidar maharetiyle siyasetin dilinin sertleşmesi, suçlamalar, şeytanîleştirmeler, bir yığın uygulamalar, belki birtakım hukukî süreçler de başlatılabilir.

Yetkin: Evet. Mesela muhalefet partisi liderlerine davalar açılabilir. İnsanın aklına bin türlü şey geliyor. Çünkü senin söylediğin şey çok doğru; hem siyasî hem ekonomik açıdan gerçekten bir çaresizliğe doğru gidiyor. Bunu bir şekilde aşmak zorundalar. Ben böyle kriz durumlarında, her zaman Devlet Bahçeli’nin ne diyeceğine bakarım Ruşen.

Çakır: Bahçeli’nin, bugün itibariyle “seçim yok” dediğini söyledin. O zaman…

Yetkin: Hayır, öyle değil. Kriz ortamlarında Bahçeli’nin ne diyeceğine bakmak lâzım. Çünkü Bahçeli, bu yüzde 50+1 sistemiyle, siyaseten Erdoğan’ı ayaklarından prangalamış durumda. Bahçeli’nin veto ettiği bir şeyin olması mümkün değil. Bahçeli’nin istediği, hele kamuoyuna açıkladığı bir şeyin de olmadığı örneğini bugüne kadar pek görmedik. En son, bu İnfaz Yasası’ndan birçok suç örgütü lideri dışarı bırakılırken, gazeteciler, siyasetçiler içeride kaldı.

Çakır: Murat, burada noktayı koyalım. Siyaset dilinin sertleşeceği konusunda mutabıkız. Erken seçim ihtimali konusunda aramızda sorun var. Ama nasıl olsa daha çok tartışırız.

Yetkin: Çoğulculuk iyidir.

Çakır: Evet, çok sağol Murat.

Yetkin: Sen sağol Ruşen.

Çakır: Murat Yetkin’le, “Erken ya da baskın seçim olur mu? Olursa ne olur?” sorusuna cevap aradık. Murat’a çok teşekkürler, izleyicilerimize de çok teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus