Belarus’ta Lukaşenko, Putin ve muhalefet üçgeni: “Protestoların devam etmesi, Rusya’nın ülkedeki uzun vadeli çıkarlarının aleyhine”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) New York şehrinde bulunan The New School’dan Uluslararası İlişkiler Profesörü Nina L. Khruscheva, Belarus’taki son duruma dair Project Syndicate için bir yazı kaleme aldı. Medyascope, yazıyı sizler için çevirdi:

Belarus’ta 9 Ağustos’ta yapılan devlet başkanlığı seçimlerini, 26 yıldır ülkeyi yöneten Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’nun yüzde 80 oyla kazandığını iddia etmesinin ardından seçimlere hile karıştırıldığı gerekçesiyle başlayan büyük protestolar Belarus’u kasıp kavurdu.

Belarus’taki protestoların devam etmesi Rusya’nın ülkedeki uzun vadeli çıkarlarının aleyhine işliyor ve Belarus’ta Rus yönetimine duyulan güvensizliği ve düşmanlığı artırıyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko’yu ihtiyatlı bir şekilde desteklemek yerine, Belarus toplumuyla açıkça dayanışma içinde olmalıdır. Ülkenin geleceği artık Putin’e bağlı olabilir. 

Belarus’taki protestolar 9 Ağustos’tan beri aralıksız sürüyor.

Belarus’u 1994 yılından beri Aleksandr Lukaşenko yönetiyor. Lukaşenko, bir zamanlar Belaruslular’ın büyük desteğini arkasına almıştı. Üstelik kendisine verilen ‘Batka’ yani ‘Baba’ lakabıyla. Ancak son haftalarda fabrika işçileri, doktorlar ve gazeteciler dahil olmak üzere birçok kesimin içinde bulunduğu öfkeli Belarus vatandaşları protestolara ve grevlere katılıyor. Seçimden önceki protestolarda genç kadınlar birden bire muhalefetin yüzü haline geldi. Son seçimlerde muhalefetin adayı eski öğretmen Svetlana Tikhanovskaya’nın seçimlerin asıl kazananı olduğuna inanan pek çok Belaruslu da var. Ülke çapındaki protestoları Tikhanovskaya’nın organize etmemesine rağmen seçimden sonra sergilediği kararlılık mevcut hükümetten hoşnut olmayan Belarus toplumuna örnek oluyor.

Lukaşenko’nun karşısında seçimlere giren muhalefet adayı Svetlana Tikhanovskaya.

Lukaşenko iktidarı boyunca çoğunlukla istikrarlı bir ülke olarak gösterilen Belarus, ülkeyi ziyaret edenler tarafından genellikle Avrupa ile Sovyetler Birliği arasında bir “düşler ülkesi” gibi görünür. Ülke, üç Avrupa Birliği üye ülkesiyle (Letonya, Litvanya ve Polonya) sınır komşusu ve başkenti Minsk, temiz sokakları ve rahat caddeleriyle biliniyor. Ayrıca dükkanlarda, Stalin’in bronz heykelleri ve üzerinde ‘Yaşasın Sovyetler Birliği’ yazılı komünizmin simgesi orak çekiçle süslenmiş turistik kupalar satılıyor.

Geçen ay New York’tan Moskova’ya giderken Belarus’un başkenti Minsk’ten geçtim. Svetlana Tikhanovskaya’nın eşi Sergei Tikhanovski ve önceki başkanlık seçimlerine ilişkin yapılan kamuoyu yoklamalarında açık ara önde giden eski Belgazprombank CEO’su milyoner Viktor Babariko’nun da dahil olduğu siyasi tutuklamalarla ilgili şikayetler sözkonusuydu. Ancak pek çok gözlemci, barışçıl ve itaatkâr olan, bazen de haklarını aramak için gösteri yaparken dahi kurallara uyarak trafik ışıklarında duran Belaruslular’ın toplu halde protestolara katılacaklarına ihtimal vermiyordu.

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Svetlana Aleksiyeviç, bana “Artık Sergei Tikhanovski ve Victor Babariko etkisiz hale getirildiğine göre Batka (Lukaşenko) iktidarda kalacak” dedi. Aleksiyeviç eskiden itaatkâr olarak bilinen ancak bugünlerde sokağa çıkan Belarus vatandaşlarını tanıyamadığını söylüyor. Peki onları ne motive ediyor?

Lukaşenko’nun 1994’te Belarus’un devlet başkanı seçilmesi, Batı taraftarı ve piyasa yanlısı hükümetlerin iktidarını sağlamlaştırmış olduğu Orta ve Doğu Avrupa’daki hâkim liberal eğilimi alaşağı etti. Lukaşenko devlet için çalışmaktan rahatsız olmayan ve özel mülkiyetten korkan Sovyetler Birliği yanlısı Belarus vatandaşlarına hitap edebiliyordu ve başlangıçta devleti otokratik bir sosyal popülist olarak yönetti. Ancak Lukaşenko yönetimi, yıllar içinde devlet kadrolarında yapılan değişimlerle birlikte giderek bürokratikleşti. 

Rusya’nın aksine Belarus’un az da olsa bir oligarşisi mevcut ve özel sermaye tamamen devlet bürokrasisine bağlı. Bu sistem kültürel ve ideolojik köklere dayanıyor. Lukaşenko, ülke kaynaklarını endüstri, tarım, altyapı ve sosyal yardımları desteklemek için kullandı. Lukaşenko, Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar ayrı bir ülke olarak var olmamış Belarus’u hem Batıdan hem de Rusya’dan bağımsız kılmak için ‘devletin sıkı yönetimine ihtiyaç duyan genç bir devlet’ olarak tasvir etti. 

Yakın zamana kadar, çoğu Belaruslu ekonomik olarak güvendeydi ve zengin olmamalarına rağmen asla yoksulluk çekmiyordu. Ancak bu ekonomik rahatlık toplumun temel hak ve özgürlükleri pahasına gelen bir ekonomik rahatlıktı ve ülkenin ekonomisinin yavaşlaması ve toplumdaki eşitsizliğin artmasıyla birlikte Lukaşenko’nun siyasi tabanı bile onun baskıcı yönetimine giderek yabancılaştı. Nitekim Lukaşenko’nun paternalist yani ‘babacan’ bir yaklaşımla ülke zenginliklerini yeniden bölüştürmeye yönelik sistemi ancak bu kadar süre dayanabilirdi. Lukaşenko’nun bir zamanlar “yağmacı özelleştirmeden” kurtardığı fabrikalarda ve diğer kurumlarda yapılan sayısız grev, vatandaşların çoğunun özgür seçimleri desteklemeye hazır olduklarını açıkça gösterdi. 

Ancak Belarus’taki protestoları Lukaşenko’nun ısrarla tanımladığı gibi, Sovyetler Birliği dönemi sonrası yapılan ‘renkli devrim’ olarak görmek yanlış olur. Göstericilerin çoğu, eski Sovyetler Birliği’nde belki de en Batılı yaşam tarzlarına sahip insanlardı ve bu kişiler Lukaşenko’nun paternalist yönetim tarzının istikrar değil daha fazla durgunluk anlamına geldiğini ve kişisel hedeflere ulaşmalarını engellediğini düşünmeye başladılar. Bu nedenle Lukaşenko rejimi, kendisini bireycilik ve seçme özgürlüğüne dayalı bir değerler sistemine karşı varoluşsal bir mücadelenin içinde bulmaya başladı.

Lukaşenko zamanında istifa etmiş olsaydı, Singapur’daki Lee Kuan Yew gibi bir figür yani devlete güçlü bir kimlik kazandırarak geriye çekilen bir ‘kurucu lider’ olarak görülebilirdi. Lukaşenko, Batı ülkelerini Belarus muhalefetinin akıl hocalığını yapmakla suçladı. Bu arada Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, Belarus’taki son seçimleri ‘ne özgür ne de adil’ olarak nitelendirdi ve sonucu tanımayı reddetti. AB ayrıca seçim sahtekârlığından ve protestoculara karşı uygulanan şiddetten sorumlu tuttuğu Belaruslu yetkililere karşı bireysel yaptırımlar uygulamaya başladı ve muhalefete mali yardım teklifinde bulundu.

Şu an pek çok kişi Belarus’un Batı ile Rusya arasında bir seçim yapmak zorunda olduğunu düşünüyor. Nitekim protestocuların böyle bir iddiası yok. Ancak Putin yönetimi Belarus’taki seçimler sonrasında Lukaşenko’yu zaferinden dolayı çabucak kutlamak yerine belirli bir süre sessiz kalmayı seçseydi protestocuların tavrı farklı olabilirdi.

Belarus’un Batka’sı Lukaşenko, Rusya için işleri giderek zorlaştıran bir ekonomik ve siyasi ortak haline geldi. Bu da Putin’in neden olaylara açıkça müdahale etmek istemediğini açıklıyor. Ancak Lukaşenko’yu ihtiyatlı bir şekilde desteklemek yerine, Putin’in Batılı ülkeler gibi daha stratejik davranması gerekirdi. Lukaşenko iktidara tutunmayı başarsa bile meşruiyetini yitirdi çünkü Belaruslular hükümetin protestoları dayakla, işkenceyle ve hatta cinayetle bastırdığını asla unutmayacak.

Aynı şekilde Putin yönetiminin sessizliğini de unutmayacaklar. Belarus’taki her protesto, Rusya’nın Belarus’taki uzun vadeli çıkarlarının aleyhine işliyor, Rusya yönetimine karşı güvensizliği ve düşmanlığı besliyor. Putin Belarus toplumuyla dayanışma içinde olmalıdır çünkü şu anda Belarus halkının iyi niyeti Lukaşenko rejiminden daha önemli hale gelmiş durumda. Eğer Putin böyle bir adım atarsa Belarus’u Rusya’nın yörüngesinden çıkarmak için Batının yakaladığı fırsatı zayıflatacaktır. Ancak Belaruslular ters yöne kayarsa, Putin’in suçlayacağı tek kişi kendisi olmalıdır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus