Süleyman Soylu gerçeği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu son olarak Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’a karşı çıkışlarıyla gündeme geldi. Soylu ne yapıyor? Ne yapmak istiyor? Ne yapabilir?

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Yayının başlığı “Süleyman Soylu gerçeği”; bu başlıktan hareketle Süleyman Soylu hakkında bazı ifşaatlarda bulanacak falan değilim. Buradaki gerçek, Süleyman Soylu’nun bir gerçek olarak Türkiye’de siyasî hayatın içerisinde varlığını sürekli olarak göstermesi, kendini sürekli olarak gündeme taşıması. En son Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’a yönelik çıkışıyla dikkat çekti. 

Orada neler söylediğini uzun uzun konuşmaya gerek yok, ama Anayasa Mahkemesi’nin toplantı ve gösteri yürüyüşleriyle ilgili kararını beğenmediğini dile getirdi. Fakat Anayasa Mahkemesi’ne –ki “yüce mahkeme” olarak da tâbir edilir sık sık– yönelik olarak bu üslûbu çok sert ve küçümseyici bir üslûptu. Normal demokrasiler için aslında anormal bir durumdu; ama Türkiye normal olmadığı için, bunu normal bir durum olarak görebiliriz — yine de şaşırtıcıydı; bir anlamda, durup dururken oldu. Şunu da biliyoruz: Bu tür şikâyetlerini doğrudan muhataplarına iletebilecek konumdaki birisinin bunu medya üzerinden yapması başlı başına ilginç bir durum. İrticalen yapılmış bir hata olduğunu sanmıyorum; bilerek yapılmış bir şey bu. 

Şu anda arkamda gördüğünüz –şu anda kendisi beni işaret ediyor, umarım beni işaret etmiyordur, diyeyim– Süleyman Soylu gerçeği böyle bir gerçek. Süleyman Soylu azarlayan, meydan okuyan, güvenlik üzerine kendini inşa eden bir siyasetçi. İçişleri Bakanı olması bunu çok daha mümkün kılıyor tabii.

Klasik tâbirle “şahin” bir pozisyonda; terörle mücadele, devletin güvenliği… Anayasa Mahkemesi Başkanı’na yönelik yaptığı açıklamalarda da bu vardı. Hep, kendini bu tür yerlerde sert ve tavizsiz çıkışlarla var etmeye çalışan bir siyasetçi. Türkiye’de şu anda, açık söylemek gerekirse, iktidar kanadında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dışında varlığı belli olan yegâne kişi. Arada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı ya da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu, kimi durumlarda da Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan’ı görüyoruz. Ama onlar da çok fazla konuşmuyorlar; konuştukları zaman da genellikle kamuoyuna değil de muhataplarına yönelik çıkışlar yapıyorlar. Süleyman Soylu, Erdoğan dışında genel kamuoyuna seslenen yegâne iktidar siyasetçisi diyebiliriz. 

Onun ötesinde de son Anayasa Mahkemesi Başkanı’na yaptığı çıkışın benzerini değişik dönemlerde, özellikle muhalefete yönelik yaptı. Bir ara Saadet Partisi’ne ve genel başkanına yönelik yapmıştı. Bir ara Meral Akşener’e ve İYİ Parti’ye yönelik yapmıştı. Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik de yapıyor ve buralarda da çıkıp, medya üzerinden bu rakip siyasetçilere çok ciddi suçlamalar, eleştiriler yöneltebiliyor. Yine düşünecek olursak, bunu iktidarda yapan çok fazla siyasetçi yok — Erdoğan dışında. Arada sırada yapan varsa bile dikkat çekmiyor, arada kaynıyor. Sözleri dikkate alınan ender isimlerden birisi Süleyman Soylu.

Daha önceki yayınlarımı izleyenler hatırlayacaktır; ilk istifa çıkışında ve istifasının kabul edilmemesinin ardından, Süleyman Soylu’nun kendi başına AKP dışında bir siyasî gelecek inşa etmesinin, yeni bir parti kurabilmesinin ya da Erdoğan-sonrası AKP’yi iktidarda tutabilecek ya da iktidara taşıyabilecek bir perspektife sahip olduğunu düşünmediğimi söylemiştim. Aynı görüşü muhafaza ediyorum. 

Fakat aradan geçen süre içerisinde yaşananlara baktığımda, Süleyman Soylu gerçeğini de kabul etmek, en azından benim kabul etmem gerekiyor. O da, Süleyman Soylu Türkiye’de iktidar cephesinde Erdoğan’dan sonra ve hatta kimi durumda Erdoğan’dan daha etkili ve başarılı bir şekilde eski tip siyaseti yapan bir kişi. Eski tip siyaset nedir? Birebir, tek tek insanlarla konuşarak siyaset, dokunarak siyaset, gezerek siyaset. Süleyman Soylu’nun böyle yaptığını görüyoruz, duyuyoruz. 

AKP grubundan milletvekilleriyle temasını kopartmadığını biliyoruz. Şu anda Erdoğan tarafından atanmış olan bakanlar içerisinde, parti teşkilatı ve partili milletvekilleri ve anladığım kadarıyla –hepsiyle olmasa bile– belediye başkanlarıyla en yoğun ilişkisi olan bir kişi. İçişleri Bakanlığı’nın tabii ki çok geniş imkânlarıyla tüm Türkiye’de mülkî âmirler üzerinden –polis teşkilatı üzerinden–, istediği yerden istediği haberi sürekli alabilen, istediği yere ulaşabilen ve bunu bir strateji olarak benimsemiş birisi. Yani siyaset yapıyor, bayağı aktif bir şekilde siyaset yapıyor.

Yine çok çarpıcı bir olay, şu anda Türkiye’yi yönetenlerin ezici bir kısmının –ki çok az kişi var– medyayla ilişkileri neredeyse yok derecesinde. Medya ile ilişkiler büyük ölçüde danışmanlar tarafından yürütülüyor ve nasıl olsa medya tamamen kendi kontrolleri altında olduğu için bunu çok gözetmiyorlar. “Nasıl olsa medyaya ihtiyacımız yok, nasıl olsa medya bizden” diyorlar. Ama Süleyman Soylu yine burada da dikkatli –özellikle meslektaşlarım da fark ediyordur–, medya ile doğrudan ilişki kuran, sayıları azalmış olsa da bazı gazetelerin ve televizyonların yorumcuları ve bazı köşe yazarlarıyla doğrudan konuşan, onların doğrudan ulaşabildiği birisi. İnsanlar Süleyman Soylu’nun ağzından yazabiliyorlar. Onun sözlerini bir anlamda medyaya taşıyabiliyorlar.

Burada iktidar cenahına baktığımız zaman, bunu yapan çok kişi yok. Bir, ihtiyaç duymuyorlar; ikincisi de, açıkçası, Erdoğan’dan çekiniyorlar herhalde. Bu tür, medya ile doğrudan ilişki kurmanın, kendine iktidar alanı açmak olarak yorumlanabilecek olması endişesiyle — ki böyle, medya Türkiye’de ve dünyada her zaman için böyledir; kendine iktidar alanı açmak isteyen siyasetçilerin ilk başvuracakları yerlerden birisidir medya.

Şu anlığına gördüğüm kadarıyla, medyaya yansıyanlara baktığım zaman, birbirinden farklı kişilerin medyada Süleyman Soylu’dan sözler aktardıklarını görüyorum. Bazı soruları olduğu zaman, kendisine sorup “Böyle mi, böyle mi?” deniyor. Bu anlamıyla bakıldığı zaman da Süleyman Soylu gerçekten potansiyel bir iktidar odağı olarak gözüküyor. 

Ve tabii ki, AKP içerisinde iktidar savaşları var. Süleyman Soylu bir odaksa, mesela Berat Albayrak bir başka odak ve aralarında çok ciddi rekabetler olduğu da söyleniyor. Ayrı ayrı örgütlenmeleri var, kimi formel kimi enformel. Ama büyük ölçüde sosyal medyada bunun tezahürlerini görüyoruz. Birtakım gerçek kimliklerle ya da sahte kimliklerle açılmış hesaplar üzerinden, tarafların hem kendi propagandalarını yaptıkları hem de karşı tarafı yıpratıcı birtakım karşı-propaganda yaptıklarını görüyoruz, duyuyoruz. Çok ilginç bir sosyal medya savaşı da bir yanıyla sürüyor ve istifa olayında da gördük ki, Süleyman Soylu’nun sosyal medyadaki destekçilerinin sayısı hiç de az değil.

Buradan nasıl bir şey çıkar? Bir kere şunu kabul etmek lâzım: Erdoğan olduğu müddetçe yapılacak olan bütün kavgalar, çekişmeler, Erdoğan’ın geride bıraktığı az bir alanı kontrol etmek için olacaktır. Bu da bir yerden sonra çok anlamlı değil. İkinci bir olay, Erdoğan sonrası dönemde AKP’yi kimin kontrol edeceği… Şimdiden yürütülen bir savaş olduğu, şimdiden yapılan yatırımlar olduğu yorumu yapılıyor — ki akla yatan bir yorum. Ama, eğer, Erdoğan sonrası gerçekten AKP’nin bir geleceği varsa, şu hâliyle bakıldığı zaman ne Süleyman Soylu ne diğer adı geçen isimlerin hiçbirisi, zaten Erdoğan döneminde çok ciddi bir kriz yaşayan AKP’yi ileriye taşıyabilecek kişiler değil. 

Yani bunu Erdoğan sonrası AKP için liderlik yarışı olarak söylemek teorik olarak doğru olabilir. Ama pratikte çok fazla karşılığı var mı? Açıkçası emin değilim. Peki niçin bütün bunlar yapılıyor? Belki Erdoğan sonrası AKP değil de, Erdoğan sonrası siyaset olarak görmek lâzım — Erdoğan sonrası da olmayabilir, hatta Erdoğan’ın iktidardan düşmesini ya da bırakmasını beklemeden de olabilir. Çünkü bunun artık pamuk ipliğine bağlı bir iktidar olduğunu görüyoruz. Toplumsal desteği düşüyor, krizlerle baş edemiyor ve Erdoğan’ın iktidarını daha ne kadar koruyabileceği konusunda çok ciddi şüpheler var. Dolayısıyla Süleyman Soylu’yu bir anlamda yeni bir oluşumun kurucu lideri olarak değil, belki onun oluşumu başkalarıyla beraber başlatmanın hazırlıklarını yaptığını düşünebiliriz. Ya da, bana daha mantıklı gelen, Süleyman Soylu’nun çalışmalarını, daha sonrası için kendine var olan birtakım siyasî hareketlerin ve partilerin içerisinde bir yer açma olarak da görmek lâzım. 

İlk akla gelen tabii ki Milliyetçi Hareket Partisi. MHP ile Süleyman Soylu’nun söylemleri birçok noktada örtüşüyor. Süleyman Soylu’nun istifa olayında Bahçeli açık şekilde kendisine sahip çıktı ve pekâlâ yan yana gelebilecek insanlar. Süleyman Soylu yarın öbür gün Bahçeli’nin olduğu ya da Bahçeli’den sonraki MHP’de etkili bir konumda olabilir. Kimse buna şaşırmayacaktır. 

Bence bir diğer seçenek de İYİ Parti, ama şu an itibariyle Süleyman Soylu’nun İYİ Parti ile yan yana durması çok gerçekçi değil. Normal şartlarda İYİ Parti’yi oluşturan insan profilleriyle kadrolara baktığımız zaman, Süleyman Soylu ile çok benzerlikler olduğunu görüyoruz. Ancak Süleyman Soylu şu anda güvenlikçi çizgide alabildiğine gaza basmış durumda olduğu için İYİ Parti için fazla “şahin” duruyor. Halbuki şunu da biliyoruz; kendisi siyasette ilk olarak Doğru Yol Partisi’nde aktif bir şekilde ortaya çıktığı zaman ve işleri ele aldığında, AKP’yi eleştirdiği dönemlerde, pekâlâ demokrasiden de bahsedebilen bir siyasetçiydi. Sonuçta pragmatist bir isim. Kolaylıkla güvenlikçilik konusunda ayağını gazdan çekip frene koyabilir. Daha özgürlükçü bir noktaya da az buçuk gelebilir.

Ama şu aşamada görüyoruz ki ona en çok prim yaptıran husus bu: Terörle mücadelede tavizsiz siyasetçi kimliği. Bu ne derece doğrudur? Ayrı bir tartışma konusu. Ama kendisine uygun gördüğü perspektif bu ve kendisini sürekli olarak terörle mücadelenin en önde gelen aktörü olarak konumlandırmaya çalışıyor. Bu mücadelenin başarılı olduğunu bize göstermeye çalışıyor. Bunlar tabii ki tartışmalı konular. 

Şu hâliyle baktığımız zaman, Süleyman Soylu otoriter bir rejimin bir sonraki lideri olarak kendini hazırlamak istiyor. Ama Türkiye’nin artık Erdoğan sonrası süreçte yeni bir otoriter liderle, yeni bir tek adam –ya da tek kadın, tek kişi, nasıl dersek diyelim– yönetimiyle yola devam edeceğini sanmıyorum. Büyük bir ihtimalle bir rehabilitasyon ve restorasyon olacaktır. Ve yeniden demokratikleşmenin öne çıktığı, çoğulculuğun yeniden daha fazla telaffuz edildiği ve Batı ile ilişkilerin onarımının ciddi bir şekilde gündeme geleceği bir dönem olacaktır. Dolayısıyla Soylu’nun bu çıkışlarının belli bir aşamadan sonra –ki kendisinin ileriye yönelik yatırım yaptığı muhakkak, en azından ben böyle düşünüyorum– bugünden güvenlikçi politika ile elde ettiği kazanım ve destekleri, yarın dilini yumuşatarak kendisinde bir güç olarak muhafaza etmek istiyor. Benim gördüğüm bu. 

Önümüzdeki dönemde kendisi pekâlâ Meral Akşener ile ya da benzer profilde bir siyasetçiyle –hatta belki de Ali Babacan ile– yola gidebilir. Yani Türkiye’de sağın yeniden yapılanması gibi bir olay, Erdoğan sonrası dönemin önde gelen maddelerinden birisi olacağa benziyor. Benim anladığım kadarıyla, Süleyman Soylu sağın yeniden yapılanması ve belki de merkezde yeniden inşası için şimdiden elinden geldiği kadar iktidarın ve İçişleri Bakanlığı’nın imkânlarını sonuna kadar kullanmak istiyor. 

Süleyman Soylu yarın öbür gün, dün nasıl Erdoğan hakkında söylediklerinden çoğunu –çoğunu değil, hepsini!– bir kenara bıraktıysa, yarın da yeni bir dönemde bugünkü pozisyonların birçoğunu kolaylıkla değiştirebilecek ve değiştirdiği zaman da çok fazla yadırganmayacak pragmatist sağcı bir siyasetçi olarak karşımızda duruyor.

Yine şu fotoğrafa bakalım — o parmakla yapılan. En son bir yerde, gazetecilere de birtakım uygun olmayan yanlış şeyler söylemiş, azarlamış. Bir anlamda onlara gözdağı vermiş. Soylu’nun böyle yöntemlerle gidilebilecek çok fazla bir yer olmadığını en iyi bilen siyasetçilerden birisi olduğu kanısındayım. Ama bugün için böyle yapmak gerektiğini düşünüyor gördüğüm kadarıyla — lâfını esirgemeyen bir siyasetçi pozisyonunu. Bunu hem muhalefete hem de kimi durumlarda parti içerisindeki birtakım muarızlarına da yapmış birisi. 

Ama, Türkiye merkez sağının içerisinden yetişmiş birisi olarak, bir anlamda Demirel siyasetinin takipçisi olarak, yarın öbür gün pekâlâ bambaşka bir kimlikte karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla bir Süleyman Soylu gerçeği var. Ben bu gerçeği bir liderlik, Türk sağının bundan sonrasını inşa edecek bir lider olarak görmüyorum. Belki ileride bu görüşümü değiştirmeme yol açacak çıkışlar yapabilir; ama şu haliyle, gördüğüm kadarıyla, Türk sağının ilerideki restorasyonunda önemli bir yeri tutmak için attığı adımlar olarak görüyorum. 

Tekrar başa dönecek olursak, tabii Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın –ki Anayasa Mahkemesi’nin ne kadar bağımsız olduğu tartışılmaz bile, Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı diye bir şey kalmamış durumda– arada sırada aldığı birtakım kararlara bile tahammül edilemiyor olmasının hiçbir şekil tasvip edilebilecek bir yanı yok. Ama Anayasa Mahkemesi de, “Böyle çıkışlara muhatap olabilecek ne yaptık?” diye kendilerine sorsa, onlar da çok doğru bir şey yapmış olacaklar. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus