Amerikan hegemonyasının çözülmesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Donald Trump ile Joe Biden arasında yapılan ilk münazara, biter bitmez ABD tarihinin “en kötü başkan adayları münazarası” olarak tanımlandı. Öncelikle Trump, ardından Biden’ın dünyanın gözleri önünde sergilediği rahatsız edici performans ABD hakkında çok şey söylüyor.

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci 

Merhaba, iyi günler. Bu yayının başlığını Sinan Erensü’den aldım. Sinan yıllarca ABD’deki iç siyaseti yakından takip eden Türkiyeli bir sosyalbilimci. Uzun süre Amerika’da kaldı, doktorasını orada yaptı ve Türkiye saatiyle dün gece sabaha doğru yapılan –Amerikan saatiyle akşam saatlerinde yapılan– başkanlık seçimlerinin ilk münazarasının (öyle çevirmek doğru olabilir “debate” deniyor), başkan adayları arasındaki ilk münazaranın değerlendirilmesinde bunu söylemiş, her iki tarafın da çok kötü olduğunu söylüyor; ama esas olarak herhalde Trump’ı kastediyor. Bu âna kadar son yirmi yıl içerisinde izlediği münazaraların en kötüsü olduğunu söylüyor ve bunun aslında Amerikan hegemonyasının çözülmesini tüm dünyaya gösterdiğini vurguluyor. Ben münazarayı izlemedim, ama sabah kalkınca ilk işim bu konuda birbirinden farklı Türkiyeli ve Türkiye dışından özellikle Amerikalılar’ın yorumlarını, bazı bölümlerini izledim. Daha öncekileri de az buçuk biliyordum ve bunun da aslında şaşırtıcı olmayan bir şekilde kötü geçtiğini, ama yine de Amerikalılar’ı da şaşırtacak şekilde çok kötü geçtiğini gördüm. Yorumlar büyük ölçüde bu yönde. 

Burada tabii öncelikle başkan adaylarının kalite ve kalibreleriyle ilgili bir durum söz konusu. Trump zaten mâlûm, bu konuda kendisini savunan ve destekleyenler de Trump’ın çok sıradışı, eksantrik bir siyasetçi olduğunu kabul ediyor ve buna çok olumlu bir anlam yüklüyorlar. Trump’ın Amerika’da var olan müesses nizamı yıkabilecek –onlar da artık “derin devlet” diyorlar, biliyorsunuz bir süredir–, derin devletle mücadele edebilecek yegâne insan olduğunu düşünüyorlar ve destekliyorlar. Bir yanda Trump’ın eksantrikliği, diğer yanda Demokrat Parti’nin çok eski, çok deneyimli bir siyasetçisi ve Obama döneminde başkan yardımcılığı yapmış birisi olmasına rağmen Joe Biden’ın hiç de parlak olmayan, ne dediği tam belli olmayan, yaşlı, hatta seçilirse başkanlık süresi içerisinde hayatını kaybedebileceği ya da hastalık nedeniyle sürdüremeyeceği yolunda da spekülasyonlar yapılan bir isim. Ve bunların tartışmasının çok da heyecan verici olmayacağı baştan tahmin ediliyordu. Sonuçta, anladığım kadarıyla tahmin edilenin çok daha ötesinde, skandal olarak tanımlanabilecek bir münazara olmuş — burada, yöneten kişinin, moderatörün de etkisiz olmasının payı yüksek herhalde. Ama Trump başlı başına burayı kişisel kavga alanına çevirmiş. 

Buradaki mesele aslında Trump ile Biden’ın kavgası meselesi değil. Trump bunu daha çok kişisel bir alana taşımaya çalışmış tartışmada. Ama bu, Sinan’ın söylediği gibi aslında Amerikan sisteminin çok temel bir krizine işaret ediyor. Ve ABD deyince dünya akla geldiği için, özellikle komünist blokun yıkılmasından sonra tek kutuplu dünyaya geçildiği yorumlarıyla beraber değerlendirildiğinde, ABD’nin aslında değil dünyaya şekil vermek, yön vermek, kontrol etmek, kendi içinde bile çok ciddi zaaflar barındırdığını, kendi içerisinde çok ciddi kutuplaşmalara tanık olduğunun ve kendi değerlerinden, sisteminden, alışkanlıklarından, kurumlarından hızla uzaklaşmakta olduğunun bir kanıtı oldu. Trump’ın dört yılı zaten böyle geçti. Ama Trump’ın durup dururken her şeyin normal gittiği bir ABD’yi birdenbire bozduğunu söylemek hiç gerçekçi olmayacaktır. Bu aslında bir silsile halinde gitti. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonraki süreçte ABD, önünün alabildiğine açılmış olmasından tam anlamıyla istifade edememişe benziyor. Belki de Soğuk Savaş dönemi, çokkutuplu dünya, komünist blok ABD’yi bir anlamda disipline ediyordu. Rakibi kalmayınca ABD, özellikle ilk yıllarda kendi başına kalınca, bir rehavetle bambaşka bir yere doğru gitti. Ve bunun sonuçta çok büyük bir krize yol açtığını Trump yönetimiyle beraber bâriz bir şekilde görmeye başladık. 

Ama bu kriz çoktan beri vardı. 11 Eylül 2001 El-Kaide saldırıları başlı başına aslında bu hegemonyaya yönelik bir tehditti. Bu saldırıyı bertaraf etmek, saldırıya cevap vermek, aslında Bush’un aynı zamanda Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etme arayışıydı. Afganistan ve Irak işgalleri bunların birer aşamasıydı, ama bunların hepsi, baktığımız zaman, orta ve uzun vadede zaten, ama kısa vadede de birer fiyasko oldular. Afganistan olayı hâlâ ABD’nin çözemediği bir sorun olarak önümüzde duruyor. Taliban’la barış müzakereleri yapmaya kadar varmış bir ABD var. Irak’ı büyük ölçüde terk etmek isteyen, belli ölçülerde terk etmiş ama tam anlamıyla terk etmek isteyen ve Irak’ta da hesaplarının hemen hemen hiçbirisi tutmayan, aslında hiç sevmediği İran’ın elini Irak’a müdahaleyle güçlendirmiş olan bir ABD var. Yani bu hegemonyanın çözülüşünün miladı olarak aslında tam da en güçlü olduğu ânı görmek mümkün; ama daha gerçekçi olanı belki de 11 Eylül saldırılarıdır. 11 Eylül saldırıları bu nedenle belki de birçokları tarafından El Kaide değil de çok daha derin birtakım komplolarla açıklanmak isteniyor. Ama o komploların en büyük zaafı, ABD’nin bunu kendi gücünü artırmak için kendisinin yaptığı yolunda olması. Fakat yaşanan onca şeyden sonra bakıyoruz ki aslında 11 Eylül çok ciddi bir tuzakmış. ABD’nin kendi kendine yapamayacağı kadar bir tuzakmış. 

Diyelim ki komplo teorileri doğru olsun. ABD kendini güçlendirmek isterken aslında hegemonyasının çok ciddi bir şekilde sarsılmasına ve çözülmesine vesile olmuş. Öyle diyelim. Ama ben –bilenler bilir– bunun bir komplo olduğunu düşünmüyorum. El Kaide’nin bir şekilde bunu gerçekleştirdiğine inanıyorum. Ve bu hâliyle ABD’nin buna verdiği cevap, hegemonyasını güçlendirmek yerine hegemonyasının aslında çatırdamasına ve çözülmesine yol açtı. Ve bütün bu süreçte yaşananlar, değişen başkanlar, uygulamalar, ABD’nin aslında ne kadar güçsüzleşmekte olduğunu bize gösterdi. Suriye’de yaşananlar buna başlı başına bir örnektir. Normalde Afganistan ve Irak’ta gösterdiği cevvalliği diyelim, ABD Suriye’de göstermedi. Bundan kaçındı ve bu anlamıyla da Suriye’de Esad rejimini devirmeye yönelik hesaplarını Türkiye’yle yaptı — ki ilk başlarda Türkiye Körfez ülkelerinin de desteğini de alıyordu. Garip bir şekilde, Esad’a karşı bu hesapların tutmamasında da ABD’nin bu ürkekliği ciddi bir şekilde etkili oldu. Şu anda Trump ile birlikte yaşanan, aslında ABD’nin gerçek yüzünü, o yaldızların altındaki yüzünü görmemize sebep oldu Trump. 

Aslında ABD’nin en çok güvendiği, üzerine titrediği kurumların, geleneklerin ve teamüllerin nasıl kolaylıkla bertaraf edilebileceğini Trump bize gösterdi görev süresi boyunca. Ve görevi uzarsa, yani ikinci kez seçilirse, bunu çok daha bâriz bir şekilde gösterecek. Ve bütün bu süreç içerisinde tabii başka güçler, öncelikle Çin ve Rusya ABD’nin hegemonyasının çözülmesinden çok ciddi bir şekilde istifade etmeye çalıştılar ve kendilerini hem stratejik alanda hem ekonomik alanda ayrı ayrı güçlendirme yoluna gittiler. Özellikle de artık sanal âlemde yürüttükleri casusluk savaşlarında, istihbarat savaşlarında Çin ve Rusya’nın çok ciddi başarıları olduğu söyleniyor. ABD başta olmak üzere Batı dünyasındaki seçimlere bile müdahale edebildikleri söyleniyor. Ama baktığımız zaman, ne Rusya ne de Çin, ABD hegemonyasının çözülmesinin boşalttığı alanları tam olarak doldurabilmiş değiller. Güçlerini birleştirmeleri durumunda belki bir şey olur, ama bu konuda da çok güçlü işaret yok. Burada tabii bizi çok daha fazla ilgilendiren bir husus, Avrupa Birliği’nin bir câzibe merkezi olarak kendisini ortaya çıkaramaması, bir türlü bunu gerçekleştirememesi. Bunun birçok nedeni olabilir. Konunun uzmanları bunları tartışıyor. Ama AB aslında çok elverişli olan bu durumda bir güç olarak sivrilebilecekken, stratejik olarak, siyasî ve ekonomik olarak bunu beceremedi. Ve özellikle Trump döneminde Trump’ın kendilerine yönelik kötü muamelelerini de büyük ölçüde sineye çekmek zorunda kaldılar. İşin içerisine bir de İngiltere’nin yani Birleşik Krallığın AB’den ayrılması eklendi. Ve böyle bir kaotik bir yerde duruyoruz. 

Bu Amerikan hegemonyasının çözülmesi aslında tüm dünya için iyi bir şey. Emperyalist sistemin bu anlamda eskisi kadar her yere müdahil olamaması aslında iyi bir şey. Ama bu aynı zamanda karşısına demokratik bir alternatif çıkmadığı için, hele hele sol bir alternatif hiç çıkmadığı için, dünyada kaotik bir düzenin ortaya çıkmasına yol açıyor. Salgında bunu gördük. Koronavirüs salgını aslında Amerikan hegemonyasının çoktan iptal olduğunu bize gösterdi. Böyle bir olayda normal şartlarda, eğer gerçekten dünyanın patronu ABD olsaydı, bu olayın küresel anlamda bir salgınla mücadeleye dönüşmesine ön ayak olabilirdi. Hiç de böyle olmadı; değil küresel anlamda bir mücadele yürütmek, Trump yönetimi ABD içerisinde bile etkili bir salgınla mücadele politikası hayata geçirmedi. Şu hâliyle baktığımız zaman, uluslararası kurumların hemen hemen hepsinin içinin iyice boşalmakta olduğunu görüyoruz. AB başta olmak üzere bunların büyük bir kısmına ABD Trump yönetiminde eskisi kadar önem vermiyor. Bunların pek bir etkisi yok. Ve dolayısıyla salgın döneminde de gördüğümüz gibi her koyun kendi bacağından asılıyor. 

Her koyunun kendi bacağında asılması aslında ideal bir şey olabilir. Ama bu koyunların arasında çok büyük eşitsizlikler var. Ve her ülkenin kendi içerisinde çok ciddi temel yapısal sorunlar var. Bunların geneline baktığımız zaman, dünya çapında sağ popülizmin, ırkçılığın, ayrımcılığın alabildiğine yükselmesi ve bundan sayıca az olan grupların ya da güçsüzlerin çok ciddi bir şekilde etkilenmesi var. Dünyanın değişik yerlerinde tek tek ülkelerde ya da uluslararası alanda nice zorluklarla elde edilmiş temel hak ve özgürlükler anlamında kazanımların; kadınların, azınlıktaki birtakım mağdur grupların –her türlü azınlığın diyelim– kazanımlarının genellikle sağ popülist argümanlarla, kimi zaman dinî, kimi zaman millî argümanlarla tek tek ellerinden alındığı bir yere doğru gidiyoruz. Yani baktığımız zaman, ABD hegemonyasının çözülmesi iyi bir şey. Ama bunun yerine dünyanın kendi içerisinde alternatif ve dayanışmacı bir hareketin, uluslararası bir hareketin, küresel bir hareketin çıkmaması da ayrıca kötü bir husus. 

Biden gelirse ne olur? Biden gelirse belki tekrar ABD’nin eski sistemine dönme yolunda birtakım adımlar atacaktır. Yani kurumları tekrar güçlendirmek; dış politikada tekrar uluslararası kurumların önemine vurgu yapmak; Avrupa ile transatlantik ilişkileri yeniden güçlendirmeye çalışmak; demokrasi, temel hak ve özgürlükler gibi birtakım değerleri en azından söylem olarak tekrar gündeme getirmek için bir şeyler yapacaktır. Ama artık olay Trump’ın gitmesiyle değişebilecek bir olay olmaktan bana göre çıkıyor. Çünkü Trump bir şeyin nedeni değil sonucuydu. Onun nedenleriyle baş edebilecek bir perspektife Joe Biden ya da ona destek verenlerin böyle bir perspektife sahip olduklarını açıkçası görmüyorum. Tabii ki nispeten Trump’ın o ayrımcı dilinden daha uzak bir yönetim söz konusu olabilir. Ama bunun da dünyanın yaralarına merhem olma ihtimalinin çok fazla olacağını sanmıyorum. 

Evet, ABD hegemonyası çözülüyor. Trump gitse de kalsa da bu realite çok fazla değişeceğe benzemiyor. Bu teorik olarak dünyada tek tek ülkeler için iyi bir şey. Ama pratikte baktığımız zaman bunun yerine dünya halklarının koyabildiği ve özellikle de dünyada solun buna alternatif herhangi güçlü, câzip, çekimi olan bir alternatif geliştiremediği için de bu durumun daha ziyade teoride var olan iyiliği pratiğe çok fazla yansımayabilir. Dolayısıyla ABD seçimleri Türkiye’yi ve tüm dünyayı çok yakından ilgilendiriyor. Kim gelirse gelsin işlerin çok düzeleceğini beklememek gerekir. Ama Trump’la beraber işlerin daha da kötüleşeceği ve bunun aslında belki de ABD’nin normali olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Trump aslında ABD’nin gerçek yüzünün dışavurumu olarak karşımıza çıktı ve belki de aldatmacayı sona erdirdi. Onun ikinci kez seçilmesiyle beraber bu katmerlenecektir. Ve dünya daha sert birtakım virajlar almaya –buna Türkiye’de dahil– hazır olmalı derim. Daha seçime çok var; seçim aşamasına yaklaştığı zaman yine bu konuyu değerlendirmeye devam ederiz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus