Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (35): Erdoğan AKP’yi Albayrak’a mı bırakacak? Sayıştay raporları, muhalefet içi temaslar & Kavala iddianamesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la yine karşınızdayız. Her cuma olduğu gibi bu cuma günü yine Kemal Can’la birlikte haftanın olaylarını ele alıp, bundan sonra neler olabileceği üzerine yorumlar yapacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: İstanbul’dan uzaktasın, ama Türkiye bizi takip ediyor. Konuşacak epeyce konu birikti. Aslında siyaseten çok şey olmuyor gibi duruyor, ama öncelikle Sayıştaş raporları ile başlayalım. Ben birkaç saat önce yaptığım yayında bu konuya değindim. Sayıştay’ın 2019 yılına ait denetim raporunda, hemen hemen her kamu kurumu, her bakanlık hakkında birtakım usûlsüzlük, israf, savurganlık, yolsuzlukla ilgili bir yığın rapor var. Yayında şunu söylemiştim: “Bunlara hiç şaşırmıyoruz. Ama Sayıştay gibi bir kurumun varlığına ve bunların raporlanmasına şaşırıyoruz.” Tabii böyle de bir kötücüllük var, biliyorsun. Birileri bir şey söylediğinde, “Bakalım başına ne gelecek?” diye beklemeye başlıyoruz. Anayasa Mahkemesi meselesinde de böyle oldu; Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bir iki karar iktidarda rahatsızlık yarattı ve hemen hedefe kondu. Şimdi de “Sayıştay’ın başına ne gelecek?” diye bekliyoruz. Artık alabildiğine kanıksanmış bu iş. Gazetecilik deneyimimizde bunu çok yaşadık. En büyük iddiası dürüstlük, şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele vaadiyle gelen AKP’nin, bu vaatlerini bu kadar aleni, hızlı ve aslında küstah bir şekilde kenara attığı bir durum var. Bugün yaptığım yayında da şunu belirttim: “İnsanlar yakın bir zamana kadar ‘Yiyorlar ama çalışıyorlar’ diye düşünüyordu. Şimdi ‘yiyorlar’ kısmı hâlâ var, ama insanların ‘çalışıyor’ demeye dilleri varmıyor.” Böyle tuhaf bir durum var. Ne dersin?

Can: Senin söylediğin, “Şaşırmıyoruz; ama hâlâ olayların kendisi değil, böyle şeylerin ortaya çıkması şaşırtıyor” cümlesi üzerinden gidelim. Aslında bu, medya tartışmalarında yaptığımız bir şey. “Medya, muhalif olmak, muhalefette durmak ya da böyle bir motivasyonla hareket etmek zorunda mıdır?” tartışmasını düşündüren bir şey. Aslında çoğu zaman, gerçeğin kendisi, kendiliğinden bir muhalif pozisyon demek. Sayıştay veya herhangi bir mahkeme ya da herhangi bir kurumsal yapı, yapması gereken işi yaptığında, yapması gereken denetimi sağladığında veya yapması gereken bilgiyi aktardığında –ki bu medya için de geçerli, yani özel olarak muhalif bir tutum alması, iktidarla didişmesi gerekmiyor– ortaya çıkan tablo yeterince çarpıcı oluyor. Bizim şaşırdığımız, ya da bize şaşırtıcı gelen, “Ne yapmak istiyor bu Sayıştay ya da Anayasa Mahkemesi?” dedirten, aslında kendi işleri. Özel bir muhalif tutumdan dolayı değil, kendi işlerini yaptıklarında, birdenbire şaşırtıcı bir pozisyon almış oluyorlar. Bu, çok çarpıcı bir durum. Bunu medyada da görüyoruz. Medyada konular haber olduğunda, “Vay! Hâlâ haber olabiliyor” diyoruz. Ama aslında özel bir tutumdan dolayı değil, sadece işini yaptığı için bu tablo ortaya çıkıyor.

Burada da karşımıza çıkan şöyle bir durum var: Anayasa Mahkemesi meselesinde olduğu gibi, diğer meselelerde de, eskiden bu tür konularda yöneticilerin ya da iktidarların bir yalanlama çabasına girdiğini görüyorduk. Şimdiyse, bunu ortaya çıkaran çevreyi, kurumu, kişiyi itibarsızlaştırarak, hatta onun söylediğini önemsizleştirerek, söylediğini yalanlamak yerine, söylediğinin bir önemi yokmuş tablosu yaratarak sonuç almaya çalıştıklarını görüyoruz. Galiba şu anda en belirgin şey bu. Pek çok kurum ve kişi, söylediklerini, iktidarın cevaplaması veya yalanlamasıyla değil, onu söylüyor olmasının bir önemi olmaması tablosuyla karşı karşıya. Dolayısıyla kamuoyu da biraz buna bakarak etkileniyor.

Çakır: RTÜK Başkanı’nın, “Henüz kesinleşmemiş Sayıştay raporlarını kullanarak devlet kurumlarını yıpratmaya yönelik habercilik anlayışından vazgeçilmelidir. Yanlışta ısrar edilmesi durumunda, bunun hukukî sonuçları olacağını hatırlatıyoruz” açıklaması mantıksız. Rapor verildiği zaman kesinleşmiş oluyor zaten. Sayıştay’ın öyle bir yükümlülüğü yok; raporunu yazar, biter.

Can: Üst mahkemeden teyidi beklenen bir karar değil ki bu. 

Çakır: Orada, “Birileri bir şeyler yapıyor olabilir, ama devletimiz buna asla izin vermez” tavrı var. Artık kurumların o kadar aşındığını görüyoruz ki, o bürokrasinin içinde liyâkatle değil de, genellikle haksızca yer alanlar, yapması gereken işi doğru bir şekilde yapan kurumlara karşı alışılmadık türden, kaba refleksler veriyorlar. Mesela, deneyimli bir bürokrat olsa, böyle bir rapor hakkında ya konuşmayacağını bilir ya da daha farklı bir açıklama yapar. Ama burada tamamen siyasî, tuhaf bir çıkış yapıyor. Sayıştay olayından pek bir şey çıkmayacağı konusunda herhalde mutabıkız.

Biraz muhalefete bakalım. Birçok kişi de muhalefetten bir şey çıkmayacağına mutabık. Ama mesela, Kılıçdaroğlu’nun Ali Babacan’ı ziyaret ettiğini gördük. Genel hatlarıyla bakıldığı zaman başarılı bir buluşma oldu gibi geldi bana. Ne düşünüyorsun?

Can: Muhalefet, yapıp ettikleriyle, en az iktidar kadar, kendi taraftarlarına bir bıkkınlık hissi yaşatıyor. Hem sonuç alamama anlamında, hem politik pozisyonunu daha da ileriye götürecek hamle yapamama anlamında rahatsız edici bir tablo var. Muhalefet eleştirisinin de sürekli kendini tekrar eden, kendini geliştiremeyen, bu anlamda bir kapı açmayan bir tıkanmaya girdiğini görüyoruz. Dolayısıyla herkes, iktidar muhalefeti bozuyor, muhalefet kendine yönelik eleştirileri bir tür tekrara zorluyor. Böyle hep beraber kendini besleyen bir kısırdöngü devam ediyor. Ama bunun içerisinde, işin taktik kısmı, ilişki kısmı meselelerinde, küçük küçük başka dinamikler de çalışıyor. İktidarın muhalefeti bozma, parçalama girişimlerine karşı, onların kendi arasında geliştirdiği bir diyalog zemini hâlâ tutulabiliyor. Kılıçdaroğlu da, politik faaliyet olarak en büyük ağırlığı bunun üzerine veriyor. Ama bu sonuç vermediği için, ancak, seçim gibi, taktik birlikteliğin sonuç vereceği bir tablo olmadığında, çok anlamlı bir şey değil. Evet, benzer iyi niyet fikirlerini devam ettiriyorlar. Bu, bir siyasî zeminin devamı anlamında veya iktidarın niyetlerinin gerçekleşmemesi anlamında önemli bir sonuç. Ama muhalefet seçmenini tatmin etmeye yetmiyor. Çünkü bu politik bir tutuma dönüşmüyor. Sadece, ileride alınabilecek bir tutum için, zemini koruma refleksi devam ediyor. Bunun korunması önemli; bu, ciddiye alınması gereken bir şey. Birilerinin bunun takibini yapması, bu zemini korumaya çalışması lâzım. Ama artık politik bir pozisyon alınması, ortama siyasî müdahalenin çeşitli araçlarla… Medya tıkanmış olabilir, iktidar bir sürü siyaset alanını kapatıyor olabilir. Ama burada muhalefetin hâlâ açabileceği yerler var. Daha önemlisi, söz anlamında, politik zemini değiştirecek, gündemi etkileyebilecek söz ve birliktelik üretme kabiliyeti geliştirmesi gerekiyor.

Çakır: Söz üretme meselesinde, yeni partiler bariz bir şekilde diğerlerinden farklı olmaya başladılar. Bu, benim gözlemim. Özellikle Gelecek Partisi, peş peşe il kongreleri yapıyor. Davutoğlu uzaktan da olsa hepsine bir şekilde katılıyor ve sürekli bir şeyler söylemek durumunda. Mesela dün, ekonomi ile ilgili bayağı sert açıklamalar yaptılar. Babacan’ın ilk katıldığı Çorum Kongresi’nde yaptığı açıklamalar da, ilk başlardakiyle kıyaslanınca çok sertti. Haberin vardır; Ali Babacan yarın Diyarbakır Kongresi’ne gidiyor, Pazar günü de Batman’daki kongreye katılacak. Bunun için bayağı hazırlık yaptıklarını biliyorum. Ayrım gözetmeden tüm sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ile buluşacak, yemek yiyecekmiş. Benim, bölgede güvendiğim isimlerden aldığım bilgilere göre, özellikle AK Parti’nin Güneydoğu’daki tabanında, çok ciddi bir şekilde Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’ne ayrı ayrı epeyce bir yönelim olduğu yolunda. Tabii bunların görünmesi hemen mümkün olmuyor. Bir de güçleri sınırlı. Muhalefet denilince esas olarak bakılan yer CHP ve İYİ Parti. Senin de dediğin gibi, Kemal Kılıçdaroğlu, muhalefetin ittifakını güçlendirmek ve arada sorun çıkmasını engellemek, bunu yaparken de özellikle HDP söz konusu olduğu için bir denge siyaseti izlemek durumunda. Burada ilginç bir olay var: İYİ Parti kongresinde Koray Aydın’ın ağırlığını koyduğu, istemediği kişileri saf dışı bıraktığı ve listeler hazırlandığı söylendi. Düzenli bir şekilde de bu konuda kulis haberleri yapılıyor. Bunu yapanlar sadece iktidar yanlısı medya değil. Mesela, Cumhuriyet gazetesi bunu çok düzenli bir şekilde yapıyor. Ama şu âna kadar İYİ Parti içerisinde birileri çıkıp, “Evet, şöyle şöyle oldu. Taleplerimiz şunlar. Yoksa, şunlar olur” gibi herhangi bir açıklama yapmadılar. Rahatsız olduklarını bildiğim kişiler var. Onlardan edindiğim izlenim, acele edilmemesi yolunda. Gördüğüm kadarıyla, aradaki kişileri bypass edip Meral Akşener’le doğrudan ilişkiye geçme ve ona güvenme üzerine kurulu bir pozisyon tercih ediyorlar; isimleri sen de biliyorsundur. Buradaki mesele, MHP’den gelenler ve başka yerden gelenler değil. Bu, eskiden de çok tanık olduğumuz bir konuydu, Mesela, MHP içinden Büyük Birlik Partisi çıktığı zaman veya oradan oraya geçişler olduğu zaman, “Kim neden orada kaldı, kim neden oraya gitti?” sorusunun ideolojik, politik cevapları yoktu. Daha çok, ilişkiler üzerinden kurulan bir şeydi. Anladığım kadarıyla, İYİ Parti’deki olay da böyle bir olay. Ama onun bir yere doğru evrilme ihtimalini bir şekilde bize hep hatırlatıyor. Hatta “İnsanlar koparsa, yeni partilere, özellikle DEVA Partisi’ne geçer” diyenler de var. Bunları önemsiyor musun?

Can: Baştan başlayarak söyleyeyim: Bu “yeni partiler” meselesinde, dediğin gibi en azından siyaset üretme ya da en azından siyasete söz katma anlamında daha atak davranıyorlar ya da daha çok malzeme sunuyorlar. Ama zaten doğal olarak da öyle olması gerekiyor. Çünkü onlar bir zemin tutmaya çalışıyorlar.

Çakır: Ama başta çok tereddütlüydüler bu konuda.

Can: Evet, üstelik bir de geç kalmışlıkları var. Onun için daha atak olmaları gerekiyor. Diğer tarafta ise, özellikle CHP ve Kılıçdaroğlu, zemin açmaktan çok, mevcut zemini tutma refleksiyle davranıyor. Dolayısıyla, motivasyonlarının ayrışması anlaşılır bir şey. Bunun birlikte çalışması durumunda, muhalefetin bazı taraflarının bazı kesimlere dönük atak, bazı açılardan da mevcut zemini korumayı aynı anda gözeten bir toplam akıl yürütmesinde bir sakınca yok. Burada bazen dengeler kaçabiliyor. Ama dediğin gibi, bu anlamda yeni partilerin zaten geç kalmışlıkları var. Normal süreçleri yavaş işledi; bu pandemi de araya girdi. Özellikle AKP tabanında beklendiği kadar hızlı bir kopuş olmadığı, büyük bir kısmının, hâlâ “kararsız” cebinde beklemeye tercih etmeleri nedeniyle, daha çok söz üretmeleri, onları ikna edici daha fazla şey söylemeleri lâzım. Bu, işin doğal kısmı. 

Diğer kısmına gelince: CHP’nin, bu zemini korumak üzere hassasiyetini kaybetmemesi, ama bunun karşılığında, sadece bunu yapmakla yetindiğinde de, ciddi bir sorun oluştuğunu görmesi lâzım. Çünkü kaybedilen şey, taktik zemini mümkün kılacak ortaklığı korumak değil, siyasî alanın da canlı kalabilmesi, yaşıyor olmaya devam etmesi lâzım; bunu da gözetmek zorunda. Eğer bu ayağı eksik kalırsa, o birliktelik zemininin sonuç alabileceği bir atmosfer de kalmaz. 

İYİ Parti meselesine gelince: İYİ Parti’nin, DEVA ve Gelecek Partisi’ne göre biraz daha tarihi var, ama son derece taze bir parti. Dolayısıyla, teşkilatlanma sürecini, hatta partinin doğma gerekçesini biliyoruz. Bir parti olmaya doğru başlamamış, bir parti içi muhalefet hareketinden biraz itilerek, mecburen parti olmaya yönelmiş, parti olduktan hemen sonra da iki önemli seçim sınavı atlatmış bir parti. Dolayısıyla, teşkilatlanma süreci, aşağıdan yukarı doğru normal siyasî süreçler ya da kendi oluşan tabanının politik tercihlerinin yukarıya doğru yansıdığı, parti yönetimine doğru aksettiği bir süreçle işlemedi. Şimdi eleştirilen ya da itirazı olanların hedefe koyduğu Koray Aydın, başından beri bu işin kurucu aktörüydü. Teşkilatlardan sorumluydu. Birtakım ideolojik kaygılar gözetse de, gözetmese de, kişisel tercihlerinin belirleyici olduğu, kendi güvendiği bir yapıyla ilerledi. Bu, normal işleyiş içerisinde, iki de seçim geçirildiği için, aşağıdan yukarıya başka türlü bir değişim geçirmedi. Hâlâ bu özelliğini koruyan nitelikler taşıyor. Burada son çıkan sorunda da, birtakım ideolojik nüveler olsa da, meseleyi tamamen öyle tarif etmek zor. Zaten olay da, büyük ölçüde kişisel zeminde kaldı. Ama bence şu belirleyici: Meral Akşener’in Koray Aydın’ı yerinde tutmasıyla, “Acaba merkez kanadın tasfiyesine sessiz mi kalıyor?” görüşü var. Konuşmaları ve çıkışları itibariyle de, merkeze açılma sürecini devam ettirip ettirmeyeceği tartışılıyor. Bence burada hâlâ İYİ Parti’nin kuruluşunda olan belirsizlik süreci devam ediyor. Nedeni de şu: Merkeze açılma, bir iktidar alternatifi olarak İYİ Parti’nin önünü açabilecek bir politik pozisyon gibi durmasına rağmen, şu andaki dar erimli siyasî konjonktür, başka hesapları da gündeme getiriyor. Özellikle son araştırmalarda görüyoruz ki iktidar blokundaki erime, MHP’ye de sirayet etmiş durumda. Önceden, AKP’den bir erime vardı. O erimenin bir kısmı da MHP’de tutuluyordu. Dolayısıyla, iktidar blokundaki erime, kendi içinde bir geçişkenlik sağlıyordu. Bir süredir, MHP’nin iktidara çok belirleyici biçimde angaje olmasıyla birlikte, MHP’de de oy kaybı görülmeye başlandı; son araştırmalar bunu gösteriyor. İYİ Parti’de de, bir dönem önce, artık MHP’den oy geçişi durmuştu. Ama onun tekrar hareketlendiği, dolayısıyla tekrar MHP tabanına dönük açıklık politikasını ya da onlara biraz daha iyi görünecek bir pozisyonun kısa dönemde elverişli olabileceği fikri oluştu. Çünkü artık merkez partisi olarak, çok genişlenebilecek bir alan yok; üstelik de iki yeni seçenek bu alana girmiş durumda. Özellikle DEVA Partisi, doğrudan bu alana hitap ediyor. Ama MHP’den bir erime hâlâ devam ederse, bunu kazanma şansı olan parti, İYİ Parti. Bu yüzden de, Meral Akşener’in, merkez açılımını arzu ediyor olsa bile, “MHP’liler güç kazandı. Burası da bir MHP alternatifi olarak fena durmuyor” havasını tamamen bertaraf etmek istemediği kanaatindeyim. Dolayısıyla, orada da bir taktik meselenin işlediğini düşünüyorum. Bu iki kapıyı da açık tutmanın bilinçli olarak tercih edildiğini düşünüyorum.

Çakır: İngilizcede bir tabir var, Türkçede “her yerden oy toplayan” diyelim. Böyle bir şeyi yapmak tabii ki ideal, ama her yerden oy toplamaya çalışırken de, oy alabildiğin yeri kaybetme gibi bir risk de önlerinde duruyor. “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olabilme” riski var.

Can: Ama şöyle bir şey var: Hem iktidar blokunda hem muhalefet blokunda, kendilerinden gitmeyecek bir kemik tabana ulaştıkları inancı var. Herkes, bununla hareket ediyor.

Çakır: Benim dün yaptığım yayına geliyoruz yine. İzleyicilerin büyük bir kısmıyla hâlâ bir kavgam var.  Artık “okuyucu” demiyoruz biliyorsun, izleyici oldu hepsi. Özellikle AKP’nin, Erdoğan’ın, kemikleşmiş, ölse de yine oy verecek kesimi var. Ama ben buna çok itibar etmiyorum. Tabii ki vardır, ama hani futbol takımı taraftarının siyasete tercümesinin fazla abartıldığı kanısındayım. Futbolda rasyonellik olmayabilir; ama siyasette, özellikle de ekonomi meselesinde rasyonelliğin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Buradan ekonomi konusuna geçelim. Ekonomide işler her geçen gün daha da kötü oluyor. O klasik “Millet niye isyan etmiyor?” sorusu var ya. “Zamanında kasa fırlatılmıştı, filan olmuştu. Şimdi niye olmuyor?” sorusu çok önemli bir soru. Erdoğan’ın en son “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nda yaptığı konuşmada “yoksullara sabır” telkin eden sözleri, aslında bir çaresizlik ifadesiydi. Eskiden onlara hizmet ve imkân vaat ediyordu. Şimdi yeni telkinleri öne çıkartmak durumunda kalıyor. Çünkü artık bu dünyadaki ihtiyaçlarını karşılama konusunda, bir anlamda “havlu attığı”nı itiraf ediyor. Ekonominin bu kadar kötü gitmesi, doğrudan ve çok ciddi sonuçları olması, bir de işten çıkartma yasağı kalktıktan sonra yaşanacakları da düşünecek olursak, bütün bunlara rağmen, bunun siyasete tam olarak yansımadığı yolunda bir görüş var. “Siyasete nasıl yansısın, seçim mi var? Seçim olsun, sonucunu görecek” mi diyeceğiz? Türkiye gibi ülkelerde, siyaseti birinci derecede belirleyen, ekonomi ve ekonomik koşullar. Evet, anketlerde belli bir erime var, ama çok büyük bir kopuş yok. İnsanların gündelik hayatlarında ekonomik anlamda yaşadıkları yoksunluğa denk gelmeyen bir iktidardan uzaklaşma var. Ne dersin?

Can: Bu denklemi sabitleyen yapay denge bence şöyle oluşuyor: Anketlerde, araştırmalarda çok net gördüğümüz bir tablo var: Mesela “Şimdi seçim olsa kime oy veririsiniz?” sorusunun cevabında “kararsız” oranı büyük. Ama “İktidar partilerine oy veririm” diyenlerin bile, “Önümüzdeki yıl ekonomi daha iyi olur mu?” “Bir dahaki yıl, sizin kişisel olarak beklentiniz şartların daha iyi olması mı?” “Ekonominin iyi yöneltildiğini düşünüyor musunuz?” gibi daha alttaki soruların hepsinde –hatta bunu “salgın yönetimi” meselesinde bile gördük– iktidar bloku seçmeninin bile memnuniyetsizliğini ifade ettiğini gösteriyor. Aslında bütün araştırmalarda şu resmi görüyoruz: Memnuniyetsizlik, siyasi sonuç olarak tam karşılığını üretmiyor. Bu yapay dengenin oluşmasının en önemli nedenlerinden biri, bunun siyasî müdahale ile değişebileceği fikriyle, şu andaki değişimin, mevcut olumsuzluklar üzerinde pozitif ya da negatif etkisi konusundaki kararsızlığın belirleyici olması. Aslında işlerin iyi gitmediği konusunda seçmenin bir kararsızlığı yok. Sadece, iyi gitmeyen işlerle ilgili ne yapması gerektiği konusunda bir kararsızlık var. Bu, çok belirleyici bir şey. Bunu kırabilecek iki dinamik var: Birisi, iktidar blokunda, artık kesinlikle onun seçmeninin büyük kısmının da ikna olduğu gibi, mevcut durumun sürmesinin, her hal ve şart altında kötü sonuç vereceğine mutlak olarak inanması. İkincisi de, muhalefet blokunda, bunu değiştirebilecek inandırıcılıkta, güçlü bir politik dalga görmesi. Bu ikisinin de oluşmadığı bir kilitlenme ânını yaşıyoruz. Bu da yapay bir denge oluşturuyor. Şu anda, iktidarın gitmesinden oluşabilecek risk –bu, ister, iktidarın anlattığı beka davası ile ilgili olabilir, ister, birtakım muhafazakâr kesimlerde “Elimizdekiler gider, aldığımız haklarımızı geri alırlar” diye düşünmek olabilir– sonuçta, endişelerle kurulu, bu iktidarın değişmesi durumunda kendisinin de risk altına gireceğini düşünenler var. Mesela, iktidar, 2018 seçimini önemli ölçüde buna inandırarak kazandı. Bir de, mevcut durumun değişmesi hamlesini yaptıracak, inandırıcı bir yeni politik alternatif görmeme hâli var. Bu ikisi birbirini dengeliyor.

Çakır: O zaman, geçiş döneminde olduğumuz söylenebilir. Ülkenin altyapısına baktığımız zaman, üstyapıda siyaseten çok şeyi değiştirmesi beklenirken, değişmiyor. Bu bir geçiş ânı. Burada siyasî aktörlerin oynayacakları rollere bağlı olarak…

Can: Gramsci’nin söylediği gibi “Gidenin henüz gitmediği, gelenin henüz belirginleşmediği” kriz bu işte.

Çakır: Murat Yetkin son yazdığı yazıda, “Erdoğan, parti liderliğini Berat Albayrak’a bırakıp, ekonominin başına daha güven duyulacak bir ismi getirip, aynı zamanda kendisinin de ‘partili cumhurbaşkanı’ yükünden sıyrılıp, bu krizleri böyle atlatma planını düşünebilir” diye belirtmiş. Ben çok kabaca özetledim.

Can: Evet Murat’ın yazdığı böyle bir şeydi.

Çakır: Medyascope ekibinin özellikle 31 Mart ile 23 Haziran seçimleri arasında, İstanbul’da yaptıkları sokak röportajlarından biliyoruz: Genellikle off the record, yani kameraya söylenmeyen, Bakan Berat Albayrak’tan rahatsızlık var: “İyi güzel, ama şunun yerine daha hâkim birisi gelse de ekonomiyi biraz toparlasa” diyerek, senin o söylediğin “memnuniyetsizler”in kredi verdiği bir alan var AKP tabanında. O kredi verdikleri kişi Albayrak değil. Ama Albayrak’ın değişme ihtimaline kredi veriyorlar. Bu, öteden beri beklenen bir şey. Hatta “Cumhurbaşkanı Albayrak’ı değiştirirse, tabandaki kopuş büyük ölçüde durur. En azından bir zaman kazanır” diyenler var. Bu anlamda bakarsak Murat Yetkin’in yazdığına denk geliyor. Ama orada şöyle bir husus var: Tabii sonuçta bir spekülasyondan bahsediyoruz; ama o senaryoya göre, bu kişi AKP’nin başına getirilerek cezalandırılıyor mu, ödüllendiriliyor mu? Açıkçası, ben Erdoğan’ın böyle bir şey yapma ihtimalinin olduğunu düşünürüm. “Nereden çıktı bu saçmalık?” demem. Ama şu hâliyle, bu senaryo da ve bu senaryonun türevlerinin de, bu krize çare olabileceğini sanmıyorum. Krizi çözmez, ama partinin ya da Erdoğan’ın kendi tabanıyla olan sorunlarını belki öteler — ki biliyorsun Erdoğan son dönemde hep krizi ötelemekle meşgul. Attığı adımların kriz çözecek adımlar olmadığını, ama geciktirici, erteleyici, zaman kazandırıcı adımlar olduğunu herhalde hepimizden daha iyi biliyordur. Böyle bir senaryonun, herhangi bir şekilde ne ekonominin sorunlarına ne AK Parti’nin kendini yeniden var etmesine yardımcı olacağını sanmıyorum açıkçası. Bunun spekülasyonu bile belli bir heyecan yarattığına göre, tabii ki bir karşılığı olur. Ama bu karşılık, yine geçici bir karşılık olur kanısındayım.

Can: Ben şöyle de düşünüyorum: Biraz önce konuştuğumuz o yapay dengeyi bozacak hamlelerden birine de dönüşebilir. Bu hakikaten birdenbire, o “memnuniyetsizler”i de yatıştıracak bir şey yapmaya kalkıp, tam tersi, kopartacak bir şeye de dönüşebilir. Şu anda bu denklemleri, bu tür arayışları tetikleyen şey şu: Erdoğan, hâlâ birtakım siyasî reflekslere sahip olduğu için, bir şey yapması gerektiğini biliyor. Evet, şu anda güç konsolidasyonuyla iktidarı sürdürmek, ileriye doğru itebilmeyi mümkün kılacak şeyler yapabiliyor. İttifak da, şimdilik belirli bir güvenlik alanı oluşturabiliyor. Yerel seçimden sonra aritmetik sorununu ikincil hâle dönüştürebildi; bunun üzerindeki baskı hâlinden çıkartmayı başardı. Ama ekonomi başta olmak üzere problemler alanında sıkıntılar hâlâ devam ediyor ve buralarda bir şey yapmak zorunda. Ama şöyle bir paradoksla karşı karşıya: Berat Albayrak’ı feda etmek, en kolay yol gibi görünüyor. Memnuniyetsizlerin veya AKP içerisindeki bazı isimlerin en kolay formül diye ileri sürdükleri tema bu. 

Ama Erdoğan refleks olarak şunu da biliyor: Berat Albayrak’ı, bu kadar süre koruduktan sonra feda etmesi –eğer böyle bir hamle yaparsa–, şu âna kadar kendisini bütün krizlerin dışında tutabilen Erdoğan’ı çok ciddi bir krizin bizzat sorumlusu olarak gösterecek ve aslında şunu itiraf etmiş olacaktır: “Bu, benim hatamdı.” Yani “Allah affetsin, hata yaptım”dan bir tane daha olur. Erdoğan’ın bunu demeyeceğini biliyoruz. Bu konuşulan formüllerde, bunu demeden, yani Albayrak’ı harcıyor görüntüsü vermeden, nasıl “bir şey yapıyor” gibi görünebilir? Ama bunu yaptığı anda, bu istediği efekti oluşturmasının o kadar kolay olmayacağını ve büyük bir risk içereceğini düşünüyorum. Şu anda bu tür şeyleri tartışmaya, biraz iterek, bunları biraz konuşturarak zemin yokluyor olabilirler. Dediğin gibi, Erdoğan, böyle bir şeye karar da verebilir. Çünkü kendisi açısından siyasî olarak çok riskli olan, seçim yenilemeden tut, ittifaklı 50 +1 formülüne kadar –ki ikisinden de pişman olduğuna eminim; buna zorlandığını da gördük– bunları da yapabilir. Ama bu, yapılma niyetinden tam aksi biçimde sonuç da doğurabilir. Birdenbire, zaten siyasî ömrünü tamamlamış AKP’nin, tamamlanma ve bitme sürecini daha da hızlandırabilir; uzatma yerine tam tersi kısaltmaya neden olabilir.

Çakır: Evet, haklısın. Demin söylediğim “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” gibi, bu sorunu çözmek isterken daha da derinleştirebilir. Çünkü siyasette şöyle bir şey var: Sorunlu yerlere bakan insanlar, onu destekleyenler ya da karşı çıkanlar, Erdoğan’ın bu sorunla baş edip edemeyeceğini merak ediyorlar. Erdoğan, sorunla baş edemese bile, sürekli olarak, sorun karşısında yenik düşmediğini göstermeye çalıştı. Mesela hatırla: Çorlu tren kazasında, Devlet Demiryolları Genel Müdürü’nün istifasını bile istemedi. 17-25 Aralık’ta da olan hikâye bu. Orada da, bakanları koruduğu zaman, aslında kendini korumuş olduğunu biliyordu. Çünkü bakanları verdiği zaman, sıranın kendisine gelme ihtimali vardı. AKP içerisinde “Bunların yargılanması gerekir” diyenler de, bunun devamının gelmesini umarak yapıyorlardı belki de. Erdoğan bunun önünü kesti. Ama şu âna kadar yaptıklarına dikkat et: Mesela Binali Yıldırım birdenbire yok oldu, buharlaştı. Ahmet Davutoğlu da bir süreç içerisinde yollandı. Davutoğlu olayında, “Pelikan Dosyası” açıklanınca, Davutoğlu hemen ertesi gün gitmedi. Ya da, Erdoğan hemen ertesinde onu görevden almadı. Davutoğlu’nun gidişi bir süreç içerisinde ve alıştıra alıştıra oldu. Senin söylediğin şey çok önemli. Erdoğan, böyle bir hamle yaptığı takdirde, kırılganlığını itiraf etmiş olacak. Sorunu çözemese bile, sorun tarafından teslim alındığının bir tür itirafı olabilir. Onun için böyle bir hamle yapmayabilir. Ama yapabilir de. Çünkü bu hal, artık daha fazla sürdürülemez oldu. Böyle bir realite de var. Zaten, Murat Yetkin’in yazısında şöyle bir senaryo da var: Birisini alıp başka bir yere koyuyor. Bu bir ödüllendirme mi, cezalandırma mı? Birisi “cezalandırma” der, bir başkası “ödüllendirme” der. Erdoğan büyük bir ihtimalle ödüllendirme olarak sunacak. Ama onda bile çok ciddi bir sorun var.

Peki biraz Osman Kavala ile ilgili konuşalım. Nihayet iddianame çıktı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı,Kavala hakkında üç kez ağırlaştırılmış müebbet ve 20 yıla kadar hapis cezası istedi. Yani idam cezası olsa, 3 kez idam cezası isteyecek başsavcı. İnsanın “delil” demeye dili varmıyor, ama “delil” diye gösterilen şeyler evlere şenlik. Daha önceki iddianameden çok da farklı değil. O kadar acayip bir durum ki… İnsanlar artık itiraz edemez hâle geldiler. “İtiraz edemez” derken, korkudan değil, ne diyeceklerini şaşırmış durumdalar.

Can: “Neresinden tutayım?” denir ya, tam öyle bir durum. Sen “delil” filan diyorsun, ama “delil”i geçtim, daha önceki davada da söz konusuydu, bunda daha da fazla söz konusu: Şu anda suç tam olarak nedir? Suçu oluşturacak bir eylem yok ortada. Önce bir suç icat etmesi lâzım ki sonra ona bir delil uyduracak. Osman Kavala ile ilgili yürütülen bütün süreç böyle. Aslında bir suç uydurabilmiş değiller. Biliyorsun, bu üçüncü deneme. Daha önceki ikisi duvara tosladı. Bu da, ikisinin ismini değiştirip, ceza yasasındaki maddesini değiştirip, aynı delillere ya da dayanaklara yüklenerek yeni bir şey uydurulması. Ama başından itibaren problem şu: Bir suç bulamıyorlar ki buna delil uydursunlar. İşin siyasî niyeti artık o kadar kabalaşmış durumda ki bütün usûl kurallarına… Hatta Kavala’nın avukatları da, iddianameden sonra, dikkat çeken bir açıklama yaptılar. Neredeyse doğrudan iddianamenin kendisi suç oluşturacak, mevcut yasal ve hukukî zemini ortadan kaldıran, bütün evrensel hukuk normlarını ayaklar altına alan bir çabaya dönüştü. Ama artık böyle bir niyet, böyle bir kaygı, bir “kitabına uydurma” derdi yok. Bu, pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da böyle göstere göstere yaşanıyor. En son baroların kongresi meselesinde de yaşandı: Yüksek Seçim Kurulu, “Partiler kongre yapabilir, barolar yapamaz” kararını veriyor. Bu kadar açık ve bariz görülebilen bir şeyi, “Bunu da söyleyemeyiz. Bunu bir şeye uyduralım” derdi olmaksızın yapabiliyor. Daha önce başka mahkeme kararlarında da bunu gördük. Savcıların iddianamelerinin “Anlayana çok şey söylüyor”dan fazla bir şey ifade etmeyen gerekçelerini okuduk. Dolayısıyla, artık bu işin “Bu kadarı da olmaz ki!” diyebileceğimiz herhangi bir sınırı kalmadı. Dediğin gibi, korkudan filan değil, “Neresinden tutacaksın?” hâlinde bir durum var.

Çakır: Birisi “Buradaki iddialarla bir çalışanı işten çıkaramazsın. Ama üç kere müebbet isteyebiliyorsun” demiş. Bunların, artık siyasî, keyfî davalar olduğu herkes tarafından biliniyor. Biliyorsun, Van’daki helikopterden atma haberini yapan gazetecilere operasyon yapıldı. Müyesser Yıldız hâlâ içeride. Ülkeyi yönetenler, bu olayları böyle uzatarak, krizlerini görünmez kılmaya çalışıyorlar. Ama bu arada birtakım insanların canı çok kötü yanıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor Kemal. İnsanlar haksız yere uzun süredir içeride yatıyor. Tamamen keyfî. 

Bir olay gördüm: Birkaç ay önce, kadınların sosyal medyada siyah-beyaz fotoğraflarla katıldıkları bir “meydan okuma” hareketi olmuştu. Hani kadınlara yönelik, doğruluğu tartışmalı olan “İşlerini bir kadına bırakan topluluk asla felah bulamaz” diye bir hadis var. Başörtülü genç bir kadın, bu hadisin sözlerini tersine çevirip, erkeğe uyarlayarak, sosyal medyada meydan okumaya katılmış. Yaptığı tamamen bir espri. Kadını Emniyet’e şikâyet ediyorlar ve aylar sonra kadın ifade vermeye gitti. Hadisin doğru olup olmadığı bile belli değil. Hadi doğru diye kabul edelim. Yaptığı şey sadece hadisi tersine çevirmek. Esprinin anlamı belli. Ama şikâyet üzerine Emniyet’e ifadeye çağrılıyor. Ama öteki tarafta, birileri çok acayip açıklamalar yapıyor. En son GATA’daki Başhekim Yardımcısı Medeni Kanun’u ve tek eşliliği hedef gösteren açıklamalar yapmıştı. En fazla görevden alındı. Ama Emniyet’e ifade vermeye çağrıldı mı? Ya da hukukî bir şey yapıldı mı? Yapılmadı. Artık tamamen siyasî, taraflı, bağımsız olmadığı belli olan bir yargı var. O anlamda, burada artık söylenecek çok fazla bir şey de kalmıyor. Evet, “Haftaya Bakış”ı burada bitirelim Kemal. İzleyicilere de çok teşekkür edelim.

Can: Bizi izledikleri için izleyicilere teşekkür ederiz. İyi günler.

Çakır: Haftaya buluşmak üzere. Herkese iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus