Cumhur İttifakı’nın bir geleceği var mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Sefa Taşkın

Merhaba, iyi günler. Dünkü yayında söz verdiğim gibi bugün Cumhur İttifakı’nı konuşmak istiyorum. Cumhur İttifakı’nın bir geleceği var mı? Mâlûm, dün de söyledim; Cumartesi günü yaptığımız yayında, Burak Bilgehan Özpek Cumhur İttifakı’nın dağılacağını tahmin ettiğini söylemişti. Bu ilginç bir bakış açısı, üzerinde konuşmaya değer bir bakış açısı. Nitekim, dün Halk TV‘de Murat Sabuncu ve Levent Gültekin de bunu konuşmuşlar; ama Burak Bilgehan’ın adını söyleyememişler. İlginç bir görüntü çıkmıştı, onlara da buradan selam yollamış olayım. Bir geleceği var mı? Bence pek yok ,ama Burak Bilgehan Özpek’in söylediği gibi çok hızlı bir şekilde gerçekleşmeyebilir. Fakat, bu Cumhur İttifakı artık yürümüyor. Daha doğrusu ittifak yürüyor, ama hedeflenen desteğe sahip değil ya da başlangıçta sahip olduğu desteği, halk desteğini (seçmen desteğini) koruyamıyor. Dolayısıyla, şöyle 3 tane seçenek var: birincisi, böyle gidebildiği kadar gitmesi; ikincisi, bunun dağılıp yerine Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin başka müttefikler aramaları, yani Cumhur İttifakı’nın dağılması –tabii Cumhur İttifakı dağılırsa, seçimle kurulan Millet İttifakı da bir şekilde dağılacaktır ve yerine birtakım kompozisyonlar ortaya çıkacaktır–; bir diğer seçenek de Cumhur İttifakı’na yeni katılımlar olması, çünkü Erdoğan yüzde 50+1 oyu dayatarak Başkanlık Sistemi ile birlikte aslında kendini riske attı. 

Daha önce kendi partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi, birinci parti çıktığı müddetçe en azından hükümetin büyük ortağı olabiliyordu. Yani, 2015 Haziran seçimlerini hatırlayın. Orada mesela, Erdoğan istemedi koalisyonu; ama koalisyon olsaydı yine Akp kuracaktı, fakat şimdi “ya hep ya hiç” ikilemine götürdü Türkiye’yi ve işte bu tuzağa kendisi düşmüş oldu.

AKP+MHP’nin yüzde 50+1 oyu verdiğini sanmıyorum, yapılan kamuoyu araştırmaları da bunu söylüyor; ama şu anda önlerinde çok fazla seçenek yokmuş gibi. Bugün Devlet Bahçeli’nin grup konuşmasına baktığımızda, burada yine kendisinin çok ince mesajlar verdiğini gördük — ya da ben gördüm, öyle yorumluyorum.

 Hatırlanacaktır, Berat Albayrak’ın istifasının ardından, Bahçeli sanki böyle bir olay yokmuş gibi yaptı. Bugünkü konuşmasında yine Berak Albayrak’ın adını anmadı; ama kısa da olsa şu cümleyle aslında o olaya bir referans verdi ve diyor ki:

“Ekonomide açılan ya da açılacak olan yeni ufuklarla demokrasi ve hukuk alanlarında kuvveden fiile geçecek sağlam ve sağduyulu hamlelerle fasit çemberin kırılacağını, muhteşem bir kalkışın yaşanacağını düşünüyorum.” Burada söylediklerinin hepsi Erdoğan’ın söylediklerine doğrudan referans. Yani bir reform beklentisi –reform demiyor, hamleler diyor; sağlam ve sağduyulu hamleler diyor, demokrasi ve hukuk alanlarında, ekonomi alanında diyor– ve bir anlamda işte, “Berat Albayrak gitti, ama biz yolumuza devam ediyoruz” diyor — tabii üstü kapalı bir şekilde. 

Ardından söylediği bir başka husus: “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Türkiye’nin aradığı ve ihtiyaç duyduğu tarihî bir yönetim reformu olarak devrededir. Gereken ve planlanan diğer reformlar Türkiye’nin hızına hız katacaktır.”

Bence bu vurgu –ki Bahçeli bunu çok sık yapıyor– özellikle önemli. Bahçeli ısrarla “Başkanlık sistemi iyidir, bundan iyisi olmaz; ama yeni reformlarla, yeni hamlelerle bunu daha da iyileştirebiliriz” diyerek, Erdoğan’ın muhalefetten gelen güçlendirilmiş parlamenter sistem tekliflerine yönelmesinin önünü almak istiyor. Burada, Erdoğan’ın güçlendirilmiş parlamenter sistemden yana olduğunu düşünmek hiçbir zaman doğru olmaz. 

O, başkanlığı istedi, dayattı, bir şekilde yaptı. İlk başta, başkan da seçildi; ama işler kötüye gidince ve yeniden başkan seçilme ihtimalinin azaldığını görünce, muhalefete kulağının gitmesi, muhalefetin söylediklerini bir şekilde ciddiye alması –istemese de, mecburiyetten ciddiye alması– muhtemel ve dolayısıyla da muhalefette en çok dile getirilen –buna Gelecek Partisi de katıldı, DEVA da bunu söylüyor, İYİ Parti bunu söylüyor, HDP bunu söylüyor, CHP bunu söylüyor– başkanlığın iptal edilip güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilmesi çağrılarına yönelebilir. Burada, Bahçeli’nin meselesinin Başkanlık Sistemi ya da güçlendirilmiş parlamenter sistem arasında bir tercih meselesi olduğu kanısında değilim. Bahçeli’nin meselesi, Erdoğan ile bu ittifakı sürdürmek. Güçlendirilmiş parlamenter sistem meselesi tartışıldığı andan itibaren Cumhur İttifakı da tarihe karışmış olacak ve Bahçeli de şu anda Türkiye yönetimindeki gücünü, her anlamdaki gücünü ama esas olarak da ideolojik gücünü kaybetmiş olacak. Bunu sonuna kadar savunmaya çalışıyor ve bu uğurda, 1) Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni, 2) Cumhur İttifakı’nı sürekli, bana göre hak etmediği bir şekilde –kendisi de ne kadar bunlara inanıyor buna çok emin değilim ama– sürekli olarak bunları pompalıyor, sürekli olarak bunları övüyor, göklere çıkartıyor; ama bu sürdürülebilir bir şey değil.

Erdoğan, Bahçeli ile yapmış olduğu ittifaktan tabii ki memnun, sürdürebildiği kadar sürdürmek isteyecek, en son Kuzey Kıbrıs’a da birlikte gittiler; ama bunun yetmediğinin farkında. Şu ilk seçeneğe bakacak olursak:

Bahçeli ile yola devam edip, kaybedilenleri kazanmak, yani kamuoyu desteğini, seçmen desteğini kazanmak… Tabii ki en ideal şık bu olur; ama ekonominin bu hâlinde, Erdoğan da tekrar “Acı Reçete” diye telaffuz etmeye başladı biliyorsunuz, durum daha da kötüleşecek. Özellikle alt gelir grupları çok daha ciddi bir şekilde şikâyetçi olacaklar ve bunun sandığa yansıma ihtimali kuvvetle muhtemel — Erdoğan’ın aleyhine. Dolayısıyla, bu ekonomik koşullar ve yaşanması söz konusu olan ekonomideki yeni gelişmelerle birlikte Cumhur İttifakı’nın, AKP+MHP oylarının istedikleri rakama ulaşmasını beklemek çok gerçekçi olmayacak. Dolayısıyla, Erdoğan’ın Cumhur İttifakı’nın bu hâliyle yetinmek isteyeceğini sanmıyorum, bu sefer diğer seçenek ortaya geliyor:

Yeni kazanımlar kimler olabilir? İlk akla gelen İYİ Parti; zaten bunu daha önce de defalarca konuştuk. İYİ Parti’ye önce Bahçeli çağrı yaptı, ardından Erdoğan da buna destek verdi. İYİ Parti’yi yerli ve milli olarak tanımladı; fakat İYİ Parti’de çok ilginç şeyler yaşandı —ki bugün Yavuz Ağıralioğlu ile saat 14:00’te, yani birazdan bu konuları geniş bir şekilde konuşacağım, onu da izlemenizi öneririm.

İYİ Parti’de önce Kongre’de yaşanan sorunlar oldu, ardından Ümit Özdağ başka bir çıkış yaptı ve koptu — o kopmadan onu attılar. Onunla beraber aynı gün, yani dün, Ümit Özdağ’ın atıldığı gün, Adana milletvekili de istifa etti, Ümit Özdağ ile beraber hareket edeceğini gösterdi. Şimdi, iktidar yanlısı medyanın, CNN Türk’ün Ümit Özdağ’ı neredeyse haftada bir televizyona çıkardığını da bildiğimiz için, bu kopuşun iktidarın istediği bir kopuş olduğunu düşünmek gayet mâkul; çünkü karşı tarafta ne kadar kriz yaşanırsa o kadar onların işine geliyor, ama burada bence çok ciddi bir hesap hatası yaptılar; onu çok kısa sürede anlayacaklarını tahmin ediyorum — belki de anlamışlardır, ama iş işten geçmiştir.

Ümit Özdağ’ın ve onun gibi düşünenlerin İYİ Parti’den kopmaları, İYİ Parti’yi rahatlattı. İYİ Parti’yi zor durumda bırakmadı, bırakmayacak. Ümit Özdağ’ın eleştirilerinin İYİ Parti tabanında ciddi bir karşılık bulduğunu açıkçası sanmıyorum, ona bir sempati oluştuğunu açıkçası düşünmüyorum. İllâki onu destekleyenler vardır, ama Ümit Özdağ’ın bu tür bölücülük suçlamaları, FETÖ suçlamaları, HDP ile anayasa yazmak, FETÖ’cülerle işbirliği yapma suçlamaları ve doğrudan Meral Akşener’i bunlarla suçlamak, sonuçta İYİ Parti’nin çok aleyhine bir durum oluşturmadı. İYİ Parti’nin içinde yaşanan krizin –bir şekilde, hızlı bir şekilde– çözülmesine katkıda bulundu. Hatta bir diğer husus da şu: İYİ Parti’de Kongre’de yaşanan Koray Aydın’ın sorumlu tutulduğu gelişmelerden rahatsız olan milletvekilleri, birtakım yöneticiler Ümit Özdağ ile birlikte görülmemek için eleştirilerini dondurdular, tekrar parti yönetimi ile bir barış havası içerisine girdiler. Yani, Ümit Özdağ ayrılarak İYİ Parti’yi bir anlamda birleştirmiş oldu — ya da olacak, hemen bir günde iki günde olacak bir şey değil belki bunlar, ama benim gördüğüm kadarıyla İYİ Parti, Ümit Özdağ’ın kişisel olarak ayrılmasından ziyade, ifade ettiği görüşlerle birlikte ayrılmasından sonra Millet İttifakı’na daha fazla yanaşıp Cumhur İttifakı’ndan daha fazla uzaklaştı.

Hele bir de Ümit Özdağ ve onun gibi düşünenler bir şekilde Cumhur İttifakı’na dahil olurlarsa –bu doğrudan olabilir ya da bağımsız milletvekili olarak kalıp olabilir ya da yeni bir parti kurup olabilir veya Mhp’ye gelerek de olabilir; değişik seçenekler söz konusu– öyle bir durumda zaten İYİ Parti’nin Cumhur İttifakı’na yönelmesini de iyice zorlaştırmış olacaklardır. İYİ Parti’nin dışında, Saadet Parti’sinden Cumhur İttifakı’na bir yöneliş var.

Oğuzhan Asiltürk’ün de destek verdiği söyleniyor bu eğilime; ama bu eğilimin de Saadet Partisi’nde çok güçlü olduğunu söylemek mümkün değil. Bu eğilimi dile getirenlerin bir şekilde Saadet Partisi içerisinde sorun çıkartmaları, kriz çıkartmaları, ya da Ümit Özdağ’ın başına geldiği gibi ayrılmaları da Saadet Partisi’nin işine yarayabilir ve bu da Cumhur İttifakı’na çok da büyük bir katkı olmaz. Yani, bu tür karşısındaki partileri parçalayarak, oradan parçalar kopararak Cumhur İttifakı’nın ömrünü uzatmak ve Millet İttifakı’nı başarısız kılma stratejisinin çok akıl kârı olduğunun kanısında değilim. Benzer bir olay CHP için de söz konusu. Muharrem İnce, Mustafa Sarıgül gibi isimlerle CHP’nin de bölünmesi söz konusu olabiliyor. Muharrem İnce bunun iktidarla ilişkilendirilmesine çok net bir şekilde karşı çıkıyor, Mustafa Sarıgül’ün ne dediğini çok da fazla bilmiyoruz, aslında Mustafa Sarıgül’ün çok daha fazla bir ilgi yaratabildiğini söylemek de mümkün değil.

Burada gördüğümüz, Cumhur İttifakı kendisi güçlenemeyince karşıdaki (muhalefetteki) bloku çatlatma girişimlerini destekliyor; ama bunlar da yaralarına çok merhem olacak girişimler gibi gözükmüyor. Geriye kalan, Burak Bilgehan Özpek’in de dile getirdiği gibi Cumhur İttifakı’nın dağılması. Bence bu ihtimal var, ama hızlı bir şekilde yok. Bu ihtimalin olabilmesi için Erdoğan’ın önüne sağlam, sürdürülebilir bir seçeneğin çıkması lâzım — yani öyle bir seçenek olacak ki kendi iktidarını garanti edecek, kendi cumhurbaşkanlığını garanti edecek, ama MHP’nin bir şekilde devrede olmayacağı bir ittifak. Ya da şöyle olabilir: Birileri “MHP’yi bırak bizimle ittifak yap” diyebilir. Bu tek başına İYİ Parti olamaz. İYİ Parti ile AKP’nin ittifakının yüzde 50+1 oyu alabileceğini hiç sanmıyorum; çünkü AKP ile birleşmiş bir İYİ Parti’ye seçmen tabanının büyük bir kısmı bir daha oy vermez diye düşünüyorum; ama Millet İttifakı içerisindeki unsurlar bir şekilde Erdoğan’a güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönme temelinde bir geçiş süreci önerisi getirebilirler. Bunun bir şekilde ihtimal dahilinde olabileceğini düşünüyorum, buna MHP de dahil olabilir ve Erdoğan’ın bir ara ağzından kaçırdığı “Türkiye İttifakı” gibi bir olay da olabilir. Bir ara dönem, bir geçiş dönemi ve burada aslında Haziran 2015’te Türkiye’nin yaşaması gerekeni 2020-2021’de yaşaması söz konusu olabilir. Eğer Haziran 2015’te Türkiye bir koalisyona gitmiş olsaydı, biz belki de Başkanlık Seçimi’ne hiç uğramadan güçlendirilmiş bir parlamenter sistemi tesis etme imkanına kavuşabilirdik; ama bunu Erdoğan engelledi, biliyoruz. 5 yıl kazandı, ama bu 5 yıl boyunca da Türkiye kaybetti, çok ciddi kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor. Bunun bir daha toparlanması kolay kolay olmayacak bu şekliyle, bu Cumhur İttifakı’yla ve bu Başkanlık Sistemi’yle olmayacağı anlaşılıyor.

Bu reformlarla söylenenin ne reformu olduğunu da kimse bilmiyor. Bugün bir yazı okudum, SETA yöneticisinin Sabah gazetesindeki yazısını. Orada, “güvenlik politikaları nedeniyle ihmal edilen özgürlüklerin telâfisi” gibi birtakım süslü cümleler var; ama biliyoruz ki özgürlüklerin ihlâli, Türkiye’nin hukuk devletinden, temel hak ve özgürlüklerden, demokrasiden uzaklaşmasının nedeni, ülke güvenliği değildi, iktidarın güvenliğiydi. Yani, ülkenin bekası değil, Erdoğan iktidarının bekasıydı. Erdoğan’ın bir şekilde kendi bekasını her şeyin önüne koymaktan vazgeçmesi ve iktidarı başkalarıyla paylaşmayı kabul etmesi gerekiyor. Şu anda MHP ile bir iktidar paylaşmıyor görünebilir, ama MHP’ye aslında iktidarının ruhunu teslim etmiş durumda. Önümüzdeki süreçte, Erdoğan bir iktidar paylaşarak, başka aktörleri devreye sokarak Türkiye’de yeni bir dönemi belki başlatabilir. Bunun için hem Cumhur İttifakı’ndan hem de Başkanlık Sistemi’nden vazgeçmesi gerekiyor. Cumhur İttifakı’nın ömrü de dolayısıyla Başkanlık Sistemi’nin ömrüyle aynı. Başkanlık Sistemi’nde ısrar ettiği müddetçe Erdoğan yanında MHP’nin dışında kolay kolay kimseyi bulamayacaktır, ben öyle düşünüyorum.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem –ya da başka bir isim, her neyse– böyle bir şeye razı olması hâlinde, öncelikle karşısındakilere bir güven verebilmesi, samimi olduğuna, kalıcı bir değişime razı olduğuna ikna edebilmesi lâzım. Bütün bunlar zor olacak; öngörmek çok kolay değil, ama Türkiye buraya doğru yol alabilir. Cumhur İttifakı, Türk Tipi Başkanlık Sistemi dediğimiz o acayip yönetim şekline çok uygun bir ittifak. O yönetim şekli ömrünü sürdürdüğü müddetçe Cumhur İttifakı sürer; ama buraya başka katılımlar kolay kolay olmaz, bireysel katılımlar belki olur, ama terk eden de çok olur — Berat Albayrak örneği bize bunu gösterdi. Berat Albayrak artık bu başkanlık sistemiyle gidilemeyeceğini görmüş olsa gerek ki bıraktı gitti, birçok şeyi terk etti. Dolayısıyla, “Türkiye’de Cumhur İttifakı’nın bir geleceği var mı?” sorusunu, “Türkiye’de Başkanlık Sistemi’nin bir geleceği var mı?” sorusuyla aynı anda sorabiliriz.

Bana göre yok, ama şu anda bunun günü değil, ama o gün çok gecikmeden gelecek diye düşünüyorum. 

Tekrar saat 14’te Yavuz Ağıralioğlu’yla yapacağımız İYİ Parti üzerine yayını duyurmak istiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus