Kapata kapata parti kapatmanın yanlışlığını öğrenemeyen devlet

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

MHP lideri Devlet Bahçeli, yine sosyal medya üzerinden bu sefer HDP’yi hedef aldı ve bu partinin hemen ve bir daha açılmamak üzere kapatılmasını talep etti. Bahçeli’nin bu çağrısı bir devlet politikası olabilir mi?

Yayına hazırlayan: Sefa Taşkın

Merhaba iyi günler, iyi haftalar. Başlıkta devlet dedim, ne zaman devlet kavramını kullansam çok sayıda izleyiciden itiraz geliyor: Devlete toz kondurmama eğilimdeler, siyasî iktidar ya da hükümet… eskiden hükümet demek kolaydı, ama artık Hükümet Sistemi olmadığı için işler çok zor. Başkanlık sistemi; ama hâlâ birçok insan devletin dokunulmaz, kutsal bir şey olduğunu düşünüyor ve Erdoğan yönetimi ile devleti birbirinden ayırmaya çalışıyor(lar). Bu bana pek inandırıcı gelmiyor, Erdoğan aynı zamanda Devlet demek şu anda; ama isterseniz başlıktaki — başlık neydi? “Kapata kapata parti kapatmanın yanlışlığını öğrenemeyen devlet.” İsterseniz buna Devlet Bahçeli deyin öyle izleyin; çünkü bu tartışmayı tekrar Türkiye’nin gündemine MHP lideri Devlet Bahçeli soktu. Devlet Bahçeli’nin Türkiye gündemine bunu sokmuş olması, bunun çok ciddi bir şekilde tartışıldığı anlamına gelmiyor. Zira, Bahçeli daha önce de farklı konuları gündeme soktu. Türk Tabipleri Birliği’ni mesela hedef aldı, ama o da konuşulmadı. Bahçeli hedefler gösteriyor, çıtalar çıkartıyor; çıtaları alabildiğine yukarıya çıkartıyor ya da kimi zaman Alaattin Çakıcı’ya sahip çıkma gibi olayı tamamen siyaset dışı bir alana taşıyor; ama burada ilginç olan husus, ortağı olan Erdoğan’ın bu konularda herhangi bir söz söylememesi. Yani “Nasıl olur? Olamaz. Ana muhalefet lideri bir suç örgütü lideri tarafından tehdit edilemez” de demiyor; “Türk Tabipleri Birliği kapatılamaz” da demiyor. Anayasa Mahkemesi konusunda Bahçeli’nin söylediklerine de itiraz etmiyor. Şimdi de: “HDP bir an önce kapatılsın, tamamen açılmamak üzere kapatılsın”. Şimdi tweet’ler önümde yok. Buna da Erdoğan’dan herhangi bir tepki gelmiş değil. Böyle ortaya bir şey atılıyor, ondan sonra tepkilere bakılıp yola bir şekilde devam ediliyor. Buradan bir şey çıkar mı, buradan HDP’nin kapatılması çıkar mı? Çok kişi çıkmayacağını düşünüyor, örneğin cumartesi günü burada konuk ettiğimiz İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener de, HDP’ye Erdoğan’ın ihtiyacı olduğunu, HDP’yi bir manivela gibi kullandığını, dolayısıyla Bahçeli’nin bu çıkışına itibar edeceğini sanmadığını söyledi. Evet, ilk bakışta böyle; fakat Türkiye artık her şeyin olabileceği bir ülke haline geldi. Özellikle de ülkeyi yönetenler o kadar büyük bir çaresizlik içerisindeler ki, dertlerine derman olacağını umdukları ya da iktidarın ömrünü birkaç gün bile uzatacağını düşündükleri adımları atmaktan çekinmiyorlar. Dolayısıyla, Bahçeli’nin dile getirdiği, HDP’nin kapatılması önermesinin boşlukta kalacağını söylemek çok fazla iyimserlik olur. İyimser birisiyim, fakat bu konuda temkinli yaklaşıyorum. Pekâlâ, bu gündeme getirilebilir, bunun sonucunda kapatma çıkar mı çıkmaz mı onları bilemiyorum. Fakat bu HDP’nin kapatılması mevzuu iktidarın ve iktidar destekçilerinin hep bir şekilde gündemde tuttukları ve bir gün pekâlâ kullanabilecekleri bir –nasıl söyleyeyim?– kart, ama bu kart gerçekte bir kart değil. Kapatıyorsunuz, sorunlar yaşatıyorsunuz, fakat sonra ne oluyor? Yeni bir parti çıkıyor ve bir süre sonra daha güçlü bir şekilde çıkıyor. HDP’ye gelene kadar, aldığım notlara bakıyorum, HEP (Halkın Emek Partisi) 14 Temmuz 1993’te Anayasa Mahkemesi’nde oybirliği ile kapatılmıştı. Daha sonra DEP (Demokrasi Partisi) 16 Haziran 1994’te kapatıldı, HADEP (Halkın Demokrasi Partisi) 13 Mart 2003’te, en son olarak da Demokratik Toplum Partisi 11 Aralık 2009’da kapatıldı. Arada başka partiler de kapatılmış olabilir, yani bu Kürt hareketi çizgisinde, fakat bunlar Meclis’te temsil edilen partilerdi, bazı yedek partiler vardı, Özdep, gibi onların başına ne geldiğini şu anda çok fazla bilmiyorum. Muhtemelen ya kendilerini feshettiler ya da onlar da kapatıldı. Bu arada ilginç bir şekilde bu hareket iki kere parti feshetti, birisi DEAP (Demokratik Halk Partisi) ardından kurulan Demokratik Toplum Partisi’ne katılmak için kendini feshetti. Demokratik Toplum Partisi’nin kapanmasıyla kurulan BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) de HDP’ye katılmak için kendini feshetti. Dolayısıyla, alfabenin birçok harfinin H’nin, D’nin ve P’nin sıklıkla kullanıldığı bir partiler listesi önümüzde. HDP 15 Ekim 2012’de kuruldu, girdiği seçimlerde aldığı oyları biliyoruz. 2015’te ilk olarak çok büyük bir başarı gösterdi, daha sonra oyları biraz arttı, azaldı, ama yine barajı aştı. 2018’de de 6 milyona yakın oy aldı, yüzde 11’in üstünde bir oy oranıyla ve şimdi yapılan kamuoyu araştırmalarına göre hiç de oy kaybetmiş gibi, oy kaybedecekmiş gibi durmuyor. Peki niye kapatıyorlar? Çünkü devlet aklı denen bir şey var, devlet aklı böyle çalışıyor. Yenemediğini, bükemediği bir bileği kırmak… Devletin böyle bir gücü var ve devletin yargısı var, yüksek mahkemeleri var ve siyaseten yenemediği, belli bir hizaya getiremediği, dizayn edemediği hareketleri, partileri bu şekilde yasa yoluyla, baskı yöntemleriyle durdurmaya çalışıyor. Bunların hepsi denendi, defalarca denendi, her denenişte de aynı şeyler söylendi, bunun bir çözüm olmayacağı söylendi; ama her seferinde denediler, yanıldılar, denediler, yanıldılar. Şimdi de aynı olay 2020 yılı bitmek üzereyken çok normal bir şeymiş gibi tekrar önümüze konulmak isteniyor. Bu yapılmak istenen şey hiçbir şekilde sonuç alıcı değil, belki kısa vadede sonuç alır. Birileri yine milletvekilliklerini kaybeder, hapse atılırlar, Meclis’te olmazlar — ki Meclis’in ne kadar fonksiyonel olduğu zaten ortada, daha doğrusu olmadığı ortada. Fakat yeni parti kurulur, yeni parti yine belki yeni kadrolarla –ki her seferinde böyle oldu–, büyük bir ihtimalle çok daha güçlü bir şekilde gelir; çünkü bu devlet aklı Türkiye’de Kürt sorununun çözümünden uzaklaştığı ölçüde bu partileri kapatma yoluna gidiyor ve bu partileri kapattığı ölçüde de Kürt sorununu derinleştiriyor, özellikle de Kürt vatandaşların o devlete yakın gözüken, devlet adına konuşan partilerden uzaklaşmasına ve bu partilere, adları değişen bu partilere, daha fazla sahip çıkmasına yol açıyor. 80’li yıllar ama esas olarak 90’lı yıllar böyle geçti, bugünün genç kuşakları bunları bilmezler; ama her seferinde bunlar tekrarlandı ve her seferinde de Kürtler’in siyasî bilincinin daha da artmasına vesile oldu devletin bu tür müdahaleleri. Şimdi, bir yanda bu var, diğer yanda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun en son Meclis’te yaptığı konuşmada da gördüğümüz gibi bir şahinlik perspektifi var. Süleyman Soylu “Oh olsun” vs. diyerek kayyumları, şunları bunları olumladı. Biz bunları geçmişte çok gördük, genç kuşaklar bilmeyebilir. Bugün size isimleri saysam, çoğunuz duymamışsınızdır ya da unutmuşsunuzdur. Ünal Erkan, Hayri Kozakçıoğlu… bunlar olağanüstü bölge valileriydi, OHAL uygulamalarında. Her seferinde, nasıl terörün belini kırdıklarını söylüyorlardı, bir dizi İçişleri Bakanı geldi geçti, Genelkurmay Başkanı geldi geçti, Başbakan geldi geçti. Hep başarı sözü edildi, artık terörün yok edilmek üzere olduğunu söylediler, hep söylediler; ama bir türlü o söyledikleri hedefe varamadılar. Zaten bu nedenle de merkezde yer alan partiler, belli bir tarihten itibaren bunun askerî yolla çözülemeyeceğini bildikleri için dillerini değiştirdiler. 91 seçimlerinde Süleyman Demirel’in “Kürt realitesini tanımak”, “şeffaf karakol” vaatleri de bunun ürünüydü — ki bunu en iyi bilenlerden birisi Süleyman Soylu’dur; çünkü o hareketten gelme, Demirel ekolünden gelme bir siyasetçidir. O dönemde de Tansu Çiller, Demirel’in yerini alan, Demirel Cumhurbaşkanı olunca Başbakan olan Tansu Çiller de ilk başta aynı “reformcu dil”i kullanırken, kısa bir süre sonra güvercinlikten şahinliğe terfi etti ve devleti tam anlamıyla güvenlikçi politikalara teslim etti. O dönemin en parlak ismi Mehmet Ağar mesela ve yapılanlar edilenler, büyük bir kısmı yasadışı infazlar, şunlar bunlar, “Devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de bizdendir” demeler… Fakat sonuçta ne oldu? Sıfıra sıfır, elde var sıfır ve Türkiye vaktini kaybetti, enerjisini kaybetti, insanlarını kaybetti ve hâlâ kaybetmeye devam ediyor. Arada çok büyük bir parantez var, o parantez de AKP iktidarıyla beraber başlayan değişik çözüm süreçleri –adları değişikti–, Kürt açılımı, Türkiye atılımı vs., milli birlik ve beraberlik projesi, en son barış süreci olarak tanımlandı; belli bir yere geldikten sonra o da rafa kaldırıldı. O tarihte bu açılımları başlatılımasının nedeni, o tarihte edilen lâflara bakıldığı zaman, AKP’nin programına bakıldığı zaman, AKP sözcülerinin o tarihte söylediklerine baktığınız zaman tam da şikâyet ettikleri politikalar bugün göklere çıkartılıyor. Ne dendi hep? “Ret ve inkâr ile bu iş olmaz, baskıyla bu iş olmaz, bunu kalıcı bir şekilde çözmenin yollarını aramamız lâzım” dedi AKP; denedi, belli bir aşamaya geldikten sonra şu ya da bu nedenle ve şu ya da bu şekilde bundan vazgeçti ve şimdi tekrar o eski politikalara dönmüş ve bundan da sonuç alacağını iddia eden, ama kendi söylediklerine kendisi inanmayan bir iktidar söz konusu. Devlet Bahçeli’nin HDP’nin kapatılmasını istemesi, o hareket için, o parti için ve Devlet Bahçeli perspektifi için anlaşılır bir şey; doğru değil ama anlaşılır bir şey, çünkü bu hareket zaten öteden beri bu perspektife sahip. Fakat yine de biliyoruz değişik dönemlerde HDP’liler, eski adlarıyla DEP zamanı ya da başka partiler adıyla pekâlâ Devlet Bahçeli’yle Meclis’te, Meclis Genel Kurulu’nda el sıkışmışlıkları da vardır. Bunların dönem dönem yaşandığını da gördük; ama en sonuçta MHP’nin bugünkü çizgisiyle HDP’yi kapatmak istemesi bir yere kadar anlaşılabilir bir şey; zaten MHP’nin güneydoğuda bir oyu da yok, kaybedeceği çok fazla bir şey de yok karşısına alması durumunda. Fakat, aynı şey AKP için geçerli değil, Erdoğan için geçerli değil. Erdoğan’ın bu çizgiye geliyor olması, bu tamamen güvenlikçi çizgiye geliyor olması, kendi sürekliliğinden kopuşu, olumsuz anlamda bir kopuşu beraberinde getiriyor ve kendi zeminini aslında daraltmaktan ibaret bir şey. Bu noktada, demin bahsettim, Süleyman Soylu bugün Türkiye’de, siyasi iktidarın içerisinde olup da siyaseti eski tip bildiğimiz gerçek anlamda siyaset olarak yapan ender isimlerden birisi olan Süleyman Soylu’nun da şu anda yaptığının, yapmaya çalıştığının aslında yanlış olduğunu kendisinin de bildiğini tahmin ediyorum. Bildiğim kadarıyla Süleyman Soylu, bazıları biliyorsunuz eski zamanda söylediklerini çıkartıyorlar, ediyorlar karşısına. Bunun çok fazla bir anlamı yok. Ama Demirel ekolünden gelen birisinin 91 yılında Süleyman Demirel’in varmış olduğu noktayı çok iyi anlamış olması gerektiği kanısındayım. Dolayısıyla, şu anda yapılan aslında basit ve ucuz bir popülizm ve bu “Şahin çıkışlar” sonuçta bu kişilere de çok yarayabilecek şeyler değil. MHP’ye sonuçta bir şey olmaz, MHP zaten istikrarlı bir şekilde bildiği yolda gidiyor olur; ama bu kişilerin karşısına, yarın öbür gün siyaseti başka türlü yapmak istedikleri zaman, ki mecbur kalacaklar eğer siyaset yapmayı sürdürmek istiyorlarsa, sürdüreceklerse, ki sürdüreceklerini varsayıyoruz. Bu çıkmazın çıkmaz olduğunu görüp, başka yollara tevessül edecekler, yönelecekler; bu kaçınılmaz bir şey. O zaman, bugün söyledikleri, bugün yaptıkları, söyledikleri ve söylemedikleri, sessiz kaldıkları anlar da karşılarına çıkacaktır. Bugün Türkiye’de dönüp dolaşıp, Kürt sorununa geliyoruz. Türkiye’nin yaşadığı tıkanmaların hemen hemen hepsinin altında esas olarak bu sorun yatıyor ve bu sorunu akılcı bir şekilde, kalıcı bir şekilde, barışçıl bir şekilde çözme perspektifine sahip olanların siyaseten güçlendiğini görüyoruz. Şu anda siyaseten zayıflamış olan, krizde olan hareketlerin, iktidarın, bu realiteye rağmen, yani Kürt realitesini tanımadan siyasette etkili olunamayacağı gerçeğine rağmen, bu şahin çıkışları yapıyor olması bir anlamda MHP için olmasa bile Erdoğan için ve bir anlamda adını geçirdiğim için tekrar söyleyeyim Süleyman Soylu için de bile bile yapılmış hatalar. “Nasıl olsa Türkiye’de insanların hafızası pek yoktur, yarın öbür gün tekrar eski kaldığımız yerden devam ederiz” diye düşünebilirler. Belki de öyle olur, belki de onlar haklı çıkarlar, ama bu arada Türkiye kaybettikleriyle kalır. HDP’nin kapatılması ihtimalini konuşuyor olmamız bile ayıp, akla zarar bir şey; ama maalesef bunu konuşmak durumunda kalıyoruz. Şu ana kadarki yaşananlardan bu dersi çıkaramayanlara, çıkarmayanlara, çıkarmak istemeyenlere söylenecek çok fazla bir şey yok; ama özellikle genç kuşaklara, HDP’nin kapatılmasını isteyen genç kuşaklara, bu Türkiye’nin yakın siyasî tarihine hızlıca Google’layarak ya da Vikipedi’ye girerek ya da her neyse hızlıca bakmalarını öneririm. Bu kaç kere denenmiş ve sonuç alınamamış bir şey. Hani bir şiir mi bir söz var: “Yine dene, yine yenil” diye. Bu bireysel bir şey değil, devletin –devleti kontrol edenlerin– bu yanılgılarının faturası topluma çıkıyor; halka, millete çıkıyor, nasıl tanımlarsanız, tanımlayın. Dolayısıyla, devletin gerçekten akla yönelmesi gerekiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus