Sedat Peker devri kapanıyor mu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sedat Peker ikinci kez bir pazar sabahı video yüklemedi. Bu ne anlama geliyor? Pes mi etti, geri mi çekildi? Şu ana kadar söyledikleri zaten yeterli mi?

Yayına hazırlayan: Zeynel Yıldırım

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Öncelikle, Babalar Günü’nü kutluyorum — tabii öncelikle babaların ve çocukların. Bu arada babaları olmayanları da tebrik ediyorum. Bu gördüğünüz gömlek de, oğlum Ali Deniz’in bana almış olduğu Babalar Günü hediyesi. Onunla bir Babalar Günü’nde yayın yapmak nasip oldu, iyi oldu diyelim. Şimdi bugün Sedat Peker’den konuşacağım. Sedat Peker de şu âna kadar yaptığı videolarda, genellikle meydan okuyuşunu babalığına bağladı. Özellikle de evine yapılan baskında, kız çocuklarına, bir ölçüde de eşine yönelik özellikle polisin muamelesini anlattı ve sürekli olarak bize 9 videoda kendisinin babalığını anlattı, özellikle de kız çocuğu babalığını anlattı. Ben kız çocuğu babası değilim. Bilmiyorum, herhalde çok daha farklı bir şeydir. Ama şimdi, iki haftadır Türkiye’de pazar sabahı ritüelimize dönüşen şey yok. Neydi? Ssabah saat 7:30’da –ki pazar günü sabah saat 7:30’da kalkmak çok akıl kârı bir şey değil– kalkıp, youtube başına geçip, Sedat Peker izlemek. Ama çok sayıda insan bunu yaptı — ben dâhil. Ben her şeyden önce mesleğimi yapıyorum; ama tabii vatandaş olarak merak yönü de var. Yüz binlerce milyonlarca kişi bunu yaptı, ama iki haftadır bu yok. Bu ritüelimizden mahrum bırakıldık. Sedat Peker en son mesajında –sosyal medyadan konuşuyor biliyorsunuz–, bunu şöyle açıkladı: Bulunduğu yer olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin yetkilileri geçen kendisini zaten sorgulamaya almıştı, biliyorsunuz. Hakkında çok ciddi suikast iddiaları olduğu, onun için de bir müddet video yapmaması gerektiğini söylemişler. Onun yapıp yapmayacağı belli değildi, böyle bir şeyin tebliğ edildiğini söylemişti; ama geçen hafta yapmadı ve bu hafta da yapmadı. Hatta öyle bir not düştü ki, sadece yaşıyor olduğunu, özgür olduğunu, yani tutuklu olmadığını göstermek için 5 dakikalık bir video yapmak için başvurmuş yetkililere ve onlardan cevap bekliyormuş. 

Şimdi bu olayın bütün detayları bir yana, bu son söyledikleri, yani alınıp “sohbet” diyor, ama belli ki sorgulanmış. Daha sonra kendisine suikast gerekçesiyle video yapmaması söyleniyor. O da yapmıyor. Beş dakikalık video için de başvuruda bulunuyor. Bütün bunlar bize artık bu olayın bir Türkiye meselesi olmaktan çıktığını gösteriyor. Artık bu uluslararası bir olay. O zamana kadar ne olmuştu? 2 Mayıs’tan itibaren Sedat Peker Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) değişik otellerde, kimi zaman kaldığı otellerin odalarından kimi zamansa kaldığı otellerin konferans salonlarından ya da özel odalarından bize videolarıyla seslenmişti. Ve burada da çok sayıda kişiyi hedef almıştı. Siyasetçi, iş insanı, gazeteci, aklınıza ne gelirse, bakanlar vs.. Uzun bir süre böyle tek başına bulunduğu yerin neresi olduğu önemli olmadan bunu yapıp durdu. Ama belli bir aşamadan itibaren, artık bulunduğu yer, BAE devreye girdi. Daha önceki bazı yayınlarda söylemiştim; BAE, kimilerinin gözüne küçük bir Körfez ülkesi olarak görünebilir, ama Körfez’in en stratejik ülkelerinden biri, hatta kimilerine göre Suudi Arabistan üzerinde bile çok ciddi etkisi olan bir ülke. Körfez ülkeleri arasında lider Suudi Arabistan olarak görülür –ki BAE bunu kabul ediyor–, ama esas birçok işi götüren olarak ise BAE gözüküyor. İsrail’le de diplomatik ilişki kurdular. Amerika Birleşik Devletleri’yle özellikle Trump döneminde çok iyi ilişkileri vardı. Ve de tekrar olacak ama, bu çok önemli bir ayrıntı, Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticileri ve destekçileri 15 Temmuz darbe girişimin ardında BAE’nin de olduğunu ısrarla söyleyip dururlar. Böyle bir ülkede o kadar çok video yaptı, bir şey olmadı; ama bir yerden sonra o ülkenin yetkilileri devreye girdiler. Kendisini sınırdışı etmediler, “Yaşayabilirsin, yaşamaya devam edeceksin; ister kal ister istediğin bir ülkeye git, ama hakkında suikast iddiaları var” demişler. Biz bunu nereden biliyoruz? Sedat Peker’in anlattıklarından biliyoruz. Ama şu aşamada baktığımız, şunu görüyoruz ki artık Sedat Peker ilk başlardaki gibi kendi başına hareket eden birisi değil. Onların verdiği talimatla hareket ediyor demiyorum; ama onların çizdiği sınır içerisinde hareket etmek zorunda. 

Biliyoruz ki orada tek başına değil; bir grup hâlinde yaşıyorlar. Aile üyeleri ve birtakım asistanları, yardımcıları, ekibi var. Onlarla beraber yaşıyor. Yani sadece kendisi de söz konusu değil. Ve bunların her türlü güvenliğini –can güvenliği, mal güvenliği ve tabii ki cezaevine girme ihtimalleri, gözaltına alınma, tutuklanma ihtimalleri–, bütün bunların hepsini gözeterek belirli bir sınır içerisinde hareket ediyor. Yani o artık uluslararası dengelerin içerisinde kaldı. İçerisine girmek zorunda kaldı. Bundan önceki süreçte, tabii ki uluslararası güçler, BAE dahil olmak üzere çok yakından takip ediyorlardı. Nereden nereye gittiğini, kimi hedef aldığını, nasıl hedef aldığını çok ciddi bir şekilde önemsediklerini düşünüyorum. Ama uzaktan bir kontrolden, şimdi daha yakın bir kontrole geçilmiş gözüküyor. Dolayısıyla bu yayının başlığında sorduğum soruya, yani “Sedat Peker devri sona erdi mi?” sorusuna aslında evet diyebiliriz. Ya da şöyle diyebiliriz, Sedat Peker artık eskisi gibi hareket etme şansına sahip değil. Bu anlamıyla Sedat Peker ve onu takip edenler için bir devir sonlanmışa benziyor. 

Bundan sonra ne olur? Mesela kendisi diyor ya: “Belki başka bir ülkeye giderim”. Orada yeni bir serüven başlar ve yine eskisi gibi aklına estiğinde haftada bir, iki, üç video da çekebilir — gideceği yer her neresi ise. Ya da BAE yetkililerini ikna edip tekrar video çekimine geri dönebilir. Her halükârda bir devrin bittiği kanısındayım. Artık bu olay uluslararası ilişkiler bağlamında çok daha karmaşık bir yere oturuyor. Biz bize bir mesele olmaktan iyice çıkıyor. Zaten değildi; fakat şimdi bunun adı konuluyor. Bakın en son örnek: Sezgin Baran Korkmaz. Bu kişiyi nereden biliyoruz? Aslında bilenler biliyordu: Bu çok karışık ilişkiler, para aklama ilişkileri, holdingler, yine o da hayırsever iş adamı oraya yatırım, buraya yatırım, vs.. Medya ile ilişkileri, otelinde herkesi ağırlamalar — savunma sanayii yetkilileri, şunlar bunlar… 

Böyle ilginç bir kişilik; genç yaşta hızla yol almış bir kişi. Ama bunu Türkiye kiminle öğrendi, Sedat Peker ile öğrendi. Süleyman Soylu üzerinden Sezgin Baran Korkmaz meselesini Türkiye’nin gündemine soktu. Ve o andan itibaren Türkiye’nin gündeminde Sezgin Baran Korkmaz epey bir konuşulur oldu. Bir iddia, 10 milyon avroluk teminat akçesi ve gazeteci Veyis Ateş’in burada arabulucu olduğu, parayı saklayacak olan kefil olduğu iddiası; Halk TV’de yapılan tartışma ve tartışmaya Sezgin Baran Korkmaz’ın iki ayrı kere bağlanması… Artık bu olay Türkiye’nin en çok konuşulan meselelerinden birisi hâline geldi. Ve ne oldu sonra? Sezgin Baran Korkmaz Avusturya’da yaşıyormuş ve Avusturya yetkilileri kendisini ABD’nin talebi üzerine tutuklamışlar ya da gözaltına almışlar. Sezgin Baran Korkmaz ısrarla kendisi hakkında ABD’de bir suçlama olmadığını, yargılama süreci olmadığını söylüyordu. Ama onun parasını akladığı kişilerin, Amerikan vatandaşlarının yargılandığını ve Amerikan yönetimiyle, adliyesiyle işbirliği yaptığını da biliyoruz. Süreç bir şekilde ona uzayacaktı. O şimdi ABD’de yarın öbür gün orada bir yerde karşımıza çıkacak ve tabii ki aklımıza ne geliyor? Reza Zarrab meselesi geliyor. Daha önce, başka bir şekilde Türkiye’nin gündemine oturan bir kişi, daha sonra ABD’ye gezmeye gitti, ABD’de alındı ve itirafçı oldu, işbirliği yapıyor. Onun Amerikan yönetimine ne tür bilgiler verdiğini açıkçası bilmiyoruz. Hepsi mahkemelere, Halk Bank davalarına yansımıyor anladığım kadarıyla. Şimdi de Sezgin Baran Korkmaz, hakkında delil getirilen onca meseleyi –herhalde ABD’de beraber iş yaptığı kişilerin de Amerikan yargısıyla işbirliği yaptığı düşünülürse–, muhtemelen o da bir şekilde onlar gibi davranacak ve birçok suçlamayı kabul edip –tabii bir şey bildiğimden demiyorum ama, normalde böyle seyrediyor işler– o da bildiklerini anlatacak. Sezgin Baran Korkmaz meselesi tek başına Sedat Peker’in nasıl bir arı kovanına çomak soktuğunu bize gösteriyor. Bu olay sadece Türkiye’de yeraltı dünyasından birtakım isimlerin siyaset ve bürokrasideki birtakım işbirlikçileriyle birlikte Türkiye’de halkın imkânlarını tüketmeleri, onlardan kendilerine fayda sağlamaları olayı değil. Yani bunlar, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde cereyan eden ve sadece bizi ilgilendiren olaylar değil. Sezgin Baran Korkmaz olayı bunu gösteriyor. 

Dile getirdiği birçok olay, mesela Kuzey Kıbrıs’taki Kutlu Adalı cinayeti ya da –çok büyük iddia, nedense üzerine gidilmiyor– Venezuela’dan Mersin’e gelen kokainler ve onun iddiasına göre bu işin içerisinde Binali Yıldırım’ın oğlunun bulunması gibi birçok iddia var. Özellikle uyuşturucu kaçakçılığı meselesi ve para aklama meselesi… Suriye bağlamında söyledikleri tabii ki. Suriye’ye yapılan yardımlar ve yollanan silahlar vs.. Bütün bunlar uluslararası düzeyde, özellikle küresel güçleri yakından ilgilendiren olaylar. Dolayısıyla Sedat Peker meselesi artık bir şekilde uluslararasılaştı. Söylemesi zor, ama böyle oldu. Ve bundan sonra, önümüzdeki süreçte Sedat Peker yoluna devam edecekse, yeni açılmalar yapacaksa, olayın uluslararası boyutuyla daha fazla karşı karşıya kalacağımızı düşünüyorum. Yabancı medyanın, özellikle Batı medyasının olaya olan ilgisinin çok daha fazla olacağı kanısındayım. Böyle yeni bir dönem ya başlayacak, ya da Sedat Peker kendini unutturma yoluna gidecek diye tahmin ediyorum. Şimdi, bize sesleniyor –bana seslenmiyor; çünkü ben 40’ı çoktan aşmışım–, kendi tâbiriyle 40 yaşın altındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına sesleniyor. Doğrudan hitap ettiği bunlar; ama bundan böyle tüm dünyaya yönelik, özellikle de dünyada bu konularla ilgilenen birimlere yönelik mesajlar vermesi söz konusu olacak. Onlara bilerek seslenmiyor olabilir, ama oralar bu mesajları daha fazla alacaklar. Şimdi olayın bir boyutu bu. Açıkçası, sürdürüp sürdürmeyeceğinden çok emin değilim. 

Tabii ki burada kritik bir nokta da şu: Daha önceki bir yayında söylemiştim, ne zaman ki “Tayyip Abi, seninle helalleşeceğiz” dedi, o zamandan beri Sedat Peker’in gidişatı değişti, videoları değişti, hatta sonra video yapmaz oldu. Bu çok kritik bir eşikti ve o eşik hâlâ geçilebilmiş değil. Ve ısrarla diyor: “Yapacağım, sözümün eriyim” diyor, ama hâlâ o noktaya gelebilmiş değiliz. Onu özel olarak, önemli bir dipnot olarak kenara koymak lâzım. Bir diğer husus, dünkü yayında dile getirdiğim: Sedat Peker sadece bize birtakım kirli ilişkileri, dönen paraları, gayrimeşrû ilişkileri, iktidar savaşlarını anlatmakla kalmadı; aynı zamanda bütün bu gayrimeşrû kişilerle ülkeyi yönetme iddiasındaki kişilerin al gülüm ver gülüm ilişkilerinin üzerinde yükseldiği ideolojik-politik zemini târumar etti. Çok açık bir şekilde şunu vurguladı: “Bize bayrak dediler, şunu dediler bunu dediler; ama bunların hepsi aldatıcı. Aslında bütün mesele bu. Mesela Kutlu Adalı vatanı satan birisi değildi, tam tersine çok saygıdeğer birisiymiş; ama benim kardeşim onu, ‘Bu adam Kıbrıs’a ihanet ediyor’ diye vuracaktı,” dedi. “Ama sonra öğrendik” dedi. Israrla, İzmir’deki HDP saldırısından önce de, özellikle kimseye sokağa çıkmamalarını, Aleviler’e ve Kürtler’e yönelik provokasyonların olabileceğini söyledi — Aleviler’i özellikle vurguladı, ki bunu iyice not etmek lâzım. Kendisini dinleyen ve dinleme potansiyeli olan, milliyetçi-muhafazakâr duyguları güçlü olup onu bir “reis” olarak gören kitlelere, aslında olayın gerçeğinin bu anlatılan büyük anlatı olmadığını, yani “vatan-millet meselesi” olmadığını çok net bir şekilde söyledi. Bizler, ben kendi adıma, yıllardır bunu söylemeye çalışıyorum; ama insanlar diyor ki: “Sen zaten solcusun, zaten milliyetçi değilsin” vs.. Belli bir yere kadar dinliyorlar ve büyük ölçüde de benim gibi insanların duruşunu bir siyasî muhalefet olarak görme eğilimindeler. Ama içeriden birisi çok ciddi bir şekilde bu kaleleri yıktı — ya da yıkmakta, tam anlamıyla yıkması kolay değil. Örneğin, İzmir’deki saldırıyı yapan Onur Gencer denen kişi, belli ki Sedat Peker’in kıta sahanlığındaki insanlardan birisi — bu bir örnek. Bunun gibi Türkiye’nin dört bir tarafına dağılmış yüzlerce binlerce insan var, gençler var. Ve bu gençlerin büyük bir kısmı da “vatan için ölmek” gibi bir şeyi ve de öldürmeyi –tek başına ölmek olsa bir yere kadar, dersiniz ki herkes kendinden mes’uldür, ama öldürmeyi de– pekâlâ normal gören insanlar. Ve o ölme-öldürme süreçlerine girdikleri zaman da, İzmir’deki şahısta da aynı şey olduğu görülüyor: Birtakım karışık ilişkilere de giriyorlar ve bu karışık ilişkileri de bu işin normali olarak görüyorlar. Bütün o kurulan gayrimeşrû ilişkileri, mesela birtakım devlet memurlarının kendi vazifeleri ve sorumlulukları dışında birtakım işler yapıyor olmasını –mesela diyelim ki Ogün Samast Hrant Dink’i katletti, ama sonra polisler kendisiyle fotoğraf çektirdi; orada nasıl bir âidiyet duygusu hissediyor? İşte, “Ben iyi bir şey yaptım, polisler de benim gibi, onlar bana sahip çıkıyor”; halbuki normalde polisin yaptığı suç, bunu algılamıyorlar– bütün bu olanları normal olarak algılayan bir atmosfer var. İşte Sedat Peker bu atmosferi çok ciddi bir şekilde târumar etti.

Ne dedi Barış Akademisyenleri için? “O tarihte bir korku iklimi yaratmak gerekiyordu, onun için yaptım.” Halbuki, o onu söylediği zaman, birçok insan, “Helâl olsun! Sedat Reis’e bak, işte ne güzel verdi ağızlarının payını!” diye coşkuyla karşılamışlardı. Ama şimdi bakıyorlar ki Sedat Peker bunu inanmayarak yapmış, ya da en azından aradan birkaç yıl geçtikten sonra bunu böyle gerektiği için yaptığını ve buna inanmadığını söyleyebiliyor. Dolayısıyla birçok kişinin kafasındaki o faşizan Türkiye ve dünya algısını da yerle bir etti. Bunun bir değeri var; fakat bu tek başına Sedat Peker’in yapabileceği bir şey değil. Sedat Peker’in açtığı bir yarık var ve gerçekten toplumun iyiliğini isteyen insanların buradan yürüyebilmesi lâzım. Oradan, Türkiye’de bir arada barış içerisinde yaşayabilmenin imkânlarını sorgulayabilmesi lâzım. Sedat Peker ısrarla, bir temiz toplum, Türkiye’yi düzeltmek gibi bir iddiası olmadığını söyledi. Bu anlamda dürüst davrandı Allah için. O böyle olmayabilir, ama biz pekâlâ böyle olabiliriz, olmalıyız. Onun kişisel birtakım nedenlerden açtığı yoldan, yarattığı etkilerden, toplumun hayrını düşünen kurumlar ve kişiler pekâlâ yararlanabilir. 

Şimdi şu âna kadar sunduğu malzemeler, imkânlar zaten başlı başına çok zengin. Çok malzeme verdi. Ama bunların pek çoğu –hemen hemen hiçbiri– değerlendirilemedi. İşte, birkaç tane, en tâli kişilerin başına bir şey geldiyse geldi. Dün Levent Gültekin bunlara “çantacı” dedi. Evet, çantacılara bir şey oluyor, ama esas kişilere hâlâ gelinemiyor. Hâlâ gelinemiyor değil, gelinmiyor aslında. Sezgin Baran Korkmaz’ın Veyis Ateş’le yaptığı o konuşmada, 10 milyon avroyu Veyis Ateş’e vermeyeceği belli, başkalarına vereceği belli. Onlar kim?  Şimdi bize kaydedilmiş konuşmanın belli bir bölümünü dinletiyorlar. Ama bunun çok daha uzun olduğunu söylüyorlar ve çok çarpıcı isimlerin geçtiği söyleniyor. Ama bu isimler açıklanmıyor. Duyup da açıklamayanlar var, başkalarından duyup da açıklamayanlar var. Böyle bir yerde kilitlendik. Ama Veyis Ateş konuşuluyor, Hadi Özışık veya Süleyman Özışık konuşuluyor. Onların kimler için aracılık yaptığı doğru dürüst konuşulmuyor. Ya da Süleyman Soylu meselesinin üzerine çok ciddi bir şekilde gidilemiyor. İktidar bunu istemiyor, dokunmak istemiyor, bunu anlıyoruz. Burada daha fazla yer almak istemiyor. Ama iktidar dışındaki kişiler, kurumlar ve partiler –şu hâliyle baktığımızda neredeyse 1 buçuk ay oldu–, çok iyi bir performans sergileyebilmiş değiller. O zaman tekrar başa dönüyoruz, yeni bir dönem, yeni bir devir başlıyor; bu olay uluslararası bir hal aldı, daha da fazla bu yönde ilerleyecek. Ve muhtemelen şu anda Sedat Peker’in videolarında dile getirdiği bilgilerden Türkiye’nin hayrına istifade edememiş olan bizler bir tarafta dururken, birtakım uluslararası güç odakları buradan kendi işlerine yarayacak malzemeleri çok güzel ayıklayacaklar. Ve belki yarına saklayıp bunları adım adım kullanacaklar. Genellikle böyle oldu. Mesela Reza Zarrab birtakım şeyler verdi ve şimdiye kadar onların bir yansımasını görmedik. Doğrudan bir yansımasını görmedik, ama görmeyeceğimiz anlamına gelmiyor bu. Belki de onun verdiği bilgiler Türk-Amerikan ilişkilerinde Ankara’nın elini iyice zayıflatıyordur. Bunları şu anda bilmemiz mümkün değil. Ama pekâlâ bu bilgiler birilerinin elinde kullanışlı olabilir. İşleri bu olan birtakım kurumlar, mesela uyuşturucuyla mücadele için oluşmuş kurumlar, kara para aklamak için oluşturulan kurumlar vs. bunları çok yakından takip ediyorlardır. Ve buradan kendilerine göre istifade ediyor ya da edeceklerdir. 

Peki, biz ne yapacağız? Elimizde bu kadar bilgi var, ulaşabileceğimiz kişiler var vs.; ama biz şöyle bir noktadayız: İşte, bu iktidar nasıl olsa gidecek; iktidar gittikten sonra bütün bunların üzerinden geçilir. Geçilecek de değil, geçilir. O kadar çok şey birikti ki, hangisiyle, hangi sırayla üzerinden geçilecek? Diyelim ki Erdoğan iktidarı gitti, Millet İttifakı bir koalisyonla geldi. Ülkenin ekonomisini mi düzeltecek, şunu mu yapacak bunu mu yapacak? Bir yığın husus var — yargısı vs.’si. Ve burada bütün bu hesapları da görecek. Eyvallah, başka söylenebilecek bir şey yok galiba. Bu da bizim aslında talihsizliğimiz. Normal şartlarda, yeraltı dünyasının 30 sene içinde olmuş ve her zaman da iktidarların eteğinde yer almış, iktidar ilişkilerini yakında gözlemiş birisinin şu ya da bu nedenle dile getirdiklerinden –ki daha henüz Hanefi Avcı’nın dediğine göre yüzde 3’ü, 5’i bile değil bildiklerinin–, bunlardan çok ciddi bir şekilde istifade edebilmiş değiliz. 

Tekrar Sezgin Baran Korkmaz olayına gelecek olursak; “Bunlar aslında çok da önemli değil” diyenlere verilen cevap da odur. Dile getirdiği olaylardan birisine doğrudan ABD müdâhil olup, söz konusu kişiyi Avusturya’da yakalatıp kendisine teslimini istiyor. Demek ki burada dile getirilen birçok olay, biraz daha somutlaşırsa birçok kişinin kıta sahanlığına pekâlâ girecek. Örneğin, uyuşturucu kaçakçılığı iddiası… Eğer daha somut bir şey olursa, Türkiye dışındaki diğer güçlerin bu olaya bir şekilde müdahil olduğunu görebiliriz. Ama nedense Türkiye Cumhuriyeti devleti bu konuyu vatandaşlar nasıl izliyorsa öyle izliyor. Vatandaş sürmesini bekliyor, ülkeyi yönetenler ise bir an önce bu olayın kapanmasını bekliyor. Şu hâliyle bakıldığında, iki pazar gününü Peker videosu olmadan geçirdik. Bundan sonra ne olur bilmiyorum. Ama bir devrin kapandığını, Sedat Peker’in bir devri açıp açamayacağını bilemediğimizi, ama muhtemelen kişisel kanım şu ki, açacağını tahmin ediyorum. Bir şekilde eskisi gibi olmasa da yola devam edecektir diye tahmin ediyorum. 

Şunu da özellikle vurgulamak lâzım: “Adam hâlâ konuşuyor” diyebilirsiniz; sosyal medyadan, özellikle Twitter üzerinden sürekli mesajlar veriyor, ama şurası bir gerçek ki o videolarında yarattığı etkinin çok çok azını oralarda yaratıyor. Yine belli bir ilgi var, ama eskisi kadar popüler değil. Milyonlarca izlenen, 12 15 milyon izlenen videoların yanında, bu Twitter paylaşımlarının etkisi çok sınırlı. Bir de şunu kabul etmek lâzım: İnsanlar o videoların bütününe, o şekilde onun cezbesine kapılıyorlardı. O bir tür âyin gibi olmuştu. Bunları bir olumluluk olarak sunmuyorum. Ama geçenlerde bir olay olmuştu hatta: Yeni Şafak gazetesinin manşetini görmüşsünüzdür; Kemal Kılıçdaroğlu’nun akşam evden yaptığı videolar var biliyorsunuz, özellikle gençlere ithaf ediyor. İşte, şöyle manşet yaptılar: “Sedat Peker’i taklit ediyor” diye manşet yaptılar. Bir tarafa Sedat Peker’in bir diğer tarafa Kemal Kılıçdaroğlu’nun görüntüsünü koydular. Orada da gördük ki, o âna kadar pek görmedikleri bir olayı Kılıçdaroğlu’na vurmak için kullandılar. Ama onu yaparken Sedat Peker videolarının bir stil yarattığını kabul etmiş oldular. Böyle bir algı oluştu. 

Dünya da bir başka örneği var mı açıkçası bilmiyorum. Mesela Mısır’da bir iş adamı bunu yapıyor Sisi yönetimine karşı; ama o yeraltı dünyasından birisi değil, o da Avrupa’da, yanılmıyorsam en son İspanya’da idi. İspanya’dan filan Sisi ile ilgili birtakım suçlamalarda bulunuyor, sosyal medyada. O biraz benzetilebilir. Ama Sedat Peker’in yaptığı çok daha farklı bir şey tabii ki. Onu ilginç kılan özelliği de bu: “Beraber, hep birlikte suç işledik” diyerek yapıyor, yani “Onlar suç işledi, ben mâsumum” diye değil. “Hepimiz suçluyuz ve ben bu suçları deşifre diyorum, edeceğim” dediği için bir anlamı var. İkinci olarak: Kendinin bir üslûbu var, hareketleri var, o masasını dizayn etmesinden mekânları seçmesine kadar, kıyafetlerine kadar her bir yönüyle birtakım kitapları ve sembolleriyle filan her seferinde bir tür film seti kuruyor. Ve bu anlamda baktığımız zaman da tamamen bu yeni dünyaya, 21’inci yüzyılın yeni teknoloji dünyasına çok hızlı adapte olmuş — bu konuda ekibindeki genç insanlardan, özellikle oğullarından yardım alıyor anlaşıldığı kadarıyla. Böyle bir öykü var önümüzde. Ve bu öyküye karşı, aslında onun suçladıklarının aynı yöntemde cevap verme imkânları yok. Şu âna kadar gördüğüm kadarıyla, diyelim ki Süleyman Soylu’yla, Mehmet Ağar’la, başka bir dizi isimle yürüttüğü kavgada daha ilk baştan kazanan taraf o oldu. Ama kazancının tescillenmesi mümkün olamadı — kolay kolay da olacağa benzemiyor. Evet, çok uzattım, kafanızı şişirdim. Tekrar Babalar Günü’nü kutluyorum, iyi pazarlar diliyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus