Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (89): Millet İttifakı’nın geleceği, gündemdeki HDP & dünyada Erdoğan algısı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la birlikte, haftanın öne çıkan olaylarını ele alacağız. Kemal, sen yine açık havada güzel güzel takılıyorsun. Ben de stüdyoda perişan oluyorum. 

Kemal Can: Pastırma yazının imkânlarını kullanarak hâlâ açık havadayım. Memleket havası almaya geldim. 

Ruşen Çakır: Senin gittiğin yerler yarı memleketim sayılır. Akrabalara selam söyle. 

Kemal Can: Sağol. 

Ruşen Çakır: Peki, başlayalım o zaman. Önce HDP’yi konuşalım. Bugün, şu anda galiba, HDP, hakkında açılan kapatma davasıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’ne ön savunmasını veriyor. Yarın da savunmanın esasları hakkında geniş bir açıklama yapacaklarmış. Bir de dün Selahattin Demirtaş ve diğer HDP’lilerin tutuklanmalarının 5. yılı. Dile kolay, tam 5 yıl oldu. HDP meselesi hâlâ gündemde ve hâlâ çok kilit noktada. Gücünden bir şey kaybetmiyor. Ama yöneticileri hâlâ içeride ve hâlâ parti kapatılmak isteniyor. En son, HDP’nin yayınladığı “Tutum Belgesi”ni “Adını Koyalım”da da uzun uzun konuşmuştuk. HDP, ayaklarını sağlam bir şekilde yere basmaya çalışıyor. Muhalefetin içerisinde, fakat Millet İttifakı’nın açık bir bileşeni olamıyor. Kolay kolay da olacağa benzemiyor. Meral Akşener’in bu konudaki son açıklamalarından hareketle birazdan konuşuruz bu meseleyi. Böyle yıllardır devam eden bir oyun var. HDP’ye “Var, ama yok” muamelesi çekiliyor. Ama her halükârda yüzde 10 barajı aşması garanti görünüyor. En zor zamanlarda bile barajı aştılar. 2015 Haziran seçimlerinde çok büyük bir patlama yapmış bir parti HDP. Tabanı partisine çok sâdık. Yöneticileri gidip geliyor, ama taban partiye sahip çıkıyor. Böyle bir durumda bile, gerek iktidar gerek muhalefet, HDP ile ne yapacağını hâlâ bilemiyor ya da biliyormuş gibi yapıyor; ama iktidarın ve muhalefetin yürüttüğü bu politikalar bana sürdürülebilir gibi gelmiyor. Sen ne dersin?

Kemal Can: İktidar ve muhalefet ne yapacaklarını bilmiyor değiller. Senin dediğin gibi, başka ne yapabilecekleri konusunda kafalarında bir şey olmadığından belki, ya da, yürüttükleri politikanın aslında ne işe yaradığı ve nasıl sonuç aldığıyla ilgili de biraz umutsuz bir mecburiyet içinde olmalarından dolayı bildikleri ezberle davranmayı seçiyorlar. Zaten uzunca bir süredir, HDP’ye dönük yürütülen kuşatma, yalnızlaştırma, ötekileştirme, kriminalize etme gibi resmî gayriresmî, sistematik bir siyasî operasyon var. Bu, çok da yeni bir strateji değil. Ama bu strateji, büyük ölçüde HDP’nin kendisine ne yapılacağı ya da HDP’nin bundan nasıl etkileneceği üzerine kurgulanmıyor. Senin de dediğin gibi, bütün bu sıkıştırmalara rağmen, iki tur kayyum darbesi yemiş olmasına rağmen oy desteği de değişmiyor. Yöneticilerinin ve aktif kadrolarının çok önemli bir kısmının hapse atılmasına veya devreden çıkarılmasına, alanda çalışmasına izin verilmemesine rağmen, oy desteği çok da gerilemiyor. Ama zaten bu politika, ona ne olacağı ya da onun seçmenini nasıl etkileyeceği üzerine değil, HDP üzerine yürütülen siyasî stratejiler, özellikle iktidarın muhalefetin diğer aktörlerine karşı yürüttüğü bir stratejinin parçası. Yani HDP’ye bir şey yapmaktan çok, HDP vesilesiyle muhalefetin diğer aktörlerine bir şey yapmak, yaptırmak ya da bir şey yapmalarını engellemek üzerine kurulu. 

Yerel seçimden bu yana, muhalefet blokunun bu konuda iktidar stratejisini zaman zaman boşa düşüren, etkisiz hâle getiren hamleleri oldu. Zaten yerel seçimde de bir sonuç aldı bundan. Daha sonra Gara Operasyonu sırasında bir örneğini gördük. Kılıçdaroğlu’nun meşrûiyet çıkışı sırasında da, iktidarın yürüttüğü HDP siyasetini boşa çıkartacak bir iyimser hava oluşmuştu. Birtakım başka nedenler ve yeni gelişmeler dolayısıyla, iktidarın yürüttüğü bu stratejinin bazı çevreler için hâlâ çalışmaya devam edebileceğini ya da onun çalışmaya devam etmesi konusunda da sadece iktidar mahfilinde değil, muhalefet tarafında da bazı beklentiler ve ihtiyaçlar oluştuğunu düşünüyoruz. Mesela, HDP’yi kullanarak özellikle CHP’yi sıkıştırma meselesinde, sadece iktidar blokunun değil, muhalefet içinde bazı odakların da bu konuyu gündeme almaya başladığını, kullandığını, hatta benzer bir dili kullandığını görüyoruz.

Diğer taraftan, iktidarın önemli ortağı olan MHP’nin çok sistematik bir talebi var. HDP’ye kapatma davası da zaten onun zorlamasıyla açılmış görünüyor. AKP içerisinden birtakım çevreler, “Aslında biz kapatmaya karşıyız. Erdoğan istemiyor, ama Bahçeli zorluyor” demiş olsalar ve bu görüntü belirleyici olsa bile, bence iktidarın genel tasarrufu. Dolayısıyla, o davanın, HDP’nin siyasetteki etkisini kontrol edebilmek, o etkiyi başka biçimlere çevirerek diğer aktörler açısından kullanışlı bir enstrümana çevirme konusunda kullanılacağı belliydi. Öyle de yürüyecek gibi görünüyor. Önümüzdeki günlerde iktidar blokunun bu stratejiden vazgeçeceğine ilişkin fazla işaret yok, ama tam tersine, muhalefet cephesinde bu stratejiyle ilişkilenmenin daha farklı örneklerini görme ihtimalimiz ortaya çıkmış görünüyor. 

Ruşen Çakır: Hemen buradan Akşener’in açıklamalarına geçelim.

Kemal Can: Evet. Zaten bu da doğrudan bu konuyla ilgili bir süreç. 

Ruşen Çakır: Akşener’e geçmeden önce bir not düşeyim: Senin söylediğin doğru, evet, iktidar ve muhalefet birbirleriyle olan ilişkilerini tanımlarken, birbirlerini bir şeye zorlamak isterken HDP’yi kullanıyorlar. Ama bir taraftan da HDP oylarının bir değeri var. Muhalefetin o oylara ihtiyacı var. İktidarın ise o oyların nötr kalmasına, en azından sandığa gitmemesine, muhalefetin yanında durmamasına ihtiyacı var. Yani, “HDP’nin başına ne gelirse gelsin” meselesi ayrı, ama sandık aşamasında o oylar altın değerinde. İktidarla muhalefetin sıkıştığı bir yerde, o oyların trafiği Türkiye’nin kaderini belirleyecek durumda — hâlâ öyle. Son yapılan kamuoyu araştırmalarında Cumhur İttifakı geriliyor, Millet ittifakı yükseliyor; ama hiçbirisi, yarıdan bir fazlayı bulabilecek gibi gözükmüyor. HDP’nin bu anlamda bir değeri var.

Kemal Can: Tabii. Zaten yapılan, HDP’yi etkisizleştirmek değil. Etkisini ve ağırlığını, herkes kendi avantajına ve bir başkasının dezavantajı için kullanmanın yolarını arıyor.

Ruşen Çakır: Ama öznenin HDP olmasını istemiyorlar.

Kemal Can: Evet. Ama onu etkisizleştirmenin bir işe yaramadığını herkes görmüş durumda. Zorlayarak onu etkisiz bir elemana çevirmek değil, tam tersine, etkili bir elemanın varlığını kullanmaya çalışıyor herkes. 

Ruşen Çakır: Ama bu yöntem şu âna kadar başarılı olmadı; bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Çünkü HDP olmadan önceki dönemlerde, değişik parti adları altında da bu yöntem işe yaramadı. Bir yığın parti kapatma, hapse atma uygulamaları yapıldı; ama bu hareket yoluna devam etti. Mesela onların içeri atılmasına vesile olan partilerin çoğu şu anda yok. ANAP yok, Doğruyol Partisi yok. Onlar yok oldu, ama HDP çizgisi varlığını hep sürdürüyor. 

Buradan Meral Akşener konusuna geçelim. Akşener, Siirt’in Kurtalan ilçesindeki esnaf ziyaretinde “Bulunduğunuz yer Kürdistan’dır” ifadesini kullanan kişiyi, HDP’li olarak tanımladı ve “HDP’yi PKK’nın yanında konumlandırıyorum” açıklamasını yaptı. Bu açıklamayla pozisyonunu güçlendirmiş oldu. Daha önce de, İYİ Parti, Irak ve Suriye tezkeresine “Evet” demişti. Hemen arkasından “Millet İttifakı dağılıyor mu?” spekülasyonları çıktı. İktidarın “HDP silâhı”nı kullanarak Millet İttifakı’nı dağıtmak istediğini biliyorduk. İYİ Parti’nin tezkeredeki tavrı ve Meral Akşener’in son konuşmasından sonra, birbirinden çok farklı kesimler, Millet İttifakı’nın bozulduğunu, aslında zaten hiç olmadığını konuşmaya başladılar. Ama ben böyle düşünmüyorum. Bu olanların arkasından, ne CHP’de bir panik havası ne de İYİ Parti’de sert bir duruş görüyorum. Ama yapılan her türlü çıkışın, ânında, “Millet İttifakı dağılıyor” görüşüne tahvil ediliyor olması da seçim zamanına kadar sürecektir diye düşünüyorum. İYİ Parti’nin bu çıkışlarının çok da şaşırtıcı olmadığı kanısındayım. Ne HDP için ne Kılıçdaroğlu için ne de İYİ Parti tabanı için şaşırtıcı değil. Zaten işin ilginç tarafı, bütün bu farklı pozisyonlara rağmen, o ittifakı oluşturabilmeleri. Açıkçası, ben bu ittifakın kolay kolay sarsılacağını, en azından şu son yaşadığımız olaylarla sarsıldığını sanmıyorum. Katılır mısın?

Kemal Can: Çok katılmıyorum. Sen şaşırtıcı olmadığını söylüyorsun, doğru. Ama zaten şu anda bir yenilik ve değişim iddiasının tersine, şaşırtıcı olmaya ihtiyacı var. Şaşırtıcı olmayan, bugüne kadar ortaya konmuş ve çerçevesini büyük ölçüde iktidarın çizdiği siyasî alanda oynanan oyunun şaşırtıcı bir tarafı yok. Oradaki roller de aşağı yukarı net. İktidar, sistematik olarak kendi oynadığı oyunun zaafları yüzünden bir oy kaybına uğruyor. Bunun ekonomiyle ve başka şeylerle de ilgisi var. Ama buna karşılık, muhalefet cephesinin karşı bir çıkış ve iddia ettiği bir “yenilik” iddiasında bulunabilmesi için, biraz daha şaşırtıcı olması gerekiyor. Zaten bu tür şaşırtıcı, yüksek, kuvvetli reaksiyonlar verdiklerinde gündem kuruyorlar. Bir süredir, “Muhalefet gündemi ele geçirdi” diye konuşuyoruz ya, neyle ele geçirdi gündemi? O bilinen, şaşırtıcı olmayan pozisyonların dışına çıktığında, başka bir şey söylemeye başladığında: Bürokratlara konuşan Kılıçdaroğlu, tezkereye “Hayır” diyen CHP, meşrûiyet tartışmasında “Ne var bunda?” diyebilen İYİ Parti sözcüleri gibi şeyler gördüğümüzde ya da Akşener’in çıkıp, “Beni Cumhur İttifakı’na çağırıyorlar, ama ben oraya gitsem bile, tabanım beni terlikle kovalar” demesi… Asıl bunlar şaşırtıcı. Şaşırtıcı olmayan, iktidar, HDP üzerinden muhalefeti sıkıştırıyor. Muhalefetin bu konulara hassas kesimi de tabii ki böyle reaksiyonlar verir. Tabii ki tezkereye “Hayır” oyu verir, HDP’ye reaksiyon verir. Bunu söyleyince tablo biraz bozuluyor. 

Akşener bu son çıkışını, acaba iktidar cephesinden ve özellikle Bahçeli’nin çıkışından bir endişeye kapıldığı için mi yapıyor, yoksa muhalefet cephesinde sürekli “En yükselen parti İYİ Parti ve onu destekleyen dinamik, büyük ölçüde iktidar blokundan gelen oylarla oluşuyor” iddiasının karşılığı olarak pozitif bir motivasyonla mı yapıyor? Yoksa, sağa liderlik pozisyonunu daha radikal söylemleri de kendine çekebilecek bir pozisyona doğru mu ilerliyor? Bu ikisinin hangisinin geçerli olduğunu bilmiyorum. Bunu daha önce başka vesilelerle de yazdım, seninle yaptığımız yayınlarda da konuştuk, muhalefet blokunun daha sağda oluşması konusunda bir hassasiyet var. Dün burada bahçede memleketimin misafirlerinden Tanıl Bora ile sohbet ediyorduk. Ondan aldığım ilhamla bir şey söylemek istiyorum. Tanıl Bora 90’lı yıllara atıf yaparak, Sosyal-Demokrat Halkçı Parti’nin (SHP), o dönem Halkların Emek Partisi’ni (HEP) kendi listelerinden milletvekili göstermesi ve ondan uğradığı kaybı, bunun karşısında, Doğruyol Partisi’nin (DYP) büyük bir atak yaparak, o zaman muhalefetin belirleyici aktörü SHP’yi sollayıp, merkez sağın patronluğuna ve ANAP sonrası iktidarının ana sürükleyicisi olmaya yükselmesine benzetti. Şimdi “Merkez sağı yeniden toparlıyoruz” aklının içerisinde, tıpkı iktidarın HDP’yi ya da Kürt siyasî hareketini kullanarak muhalefeti ve siyaseti biçimlendirmesinin, muhalefet cephesindeki bazı hesaplara da sirayet ettiğini de düşünebiliriz. Yani, CHP’nin muhalefetteki ana sürükleyici olmasını durduracak bir unsur olarak, HDP, muhalefet cephesinin içindeki ağırlıkları da belirlemek açısından önemli bir enstrümana dönüşmüş gibi görünüyor. Bu, işin pozitif yorumlama biçimi. 

Negatif yorumlama biçimi ise, kendisinin iktidar aktörleri tarafından bir tür ana hedef hâline getirileceği endişesiyle, kendi tabanındaki hassasiyetlere biraz daha özen gösterme ihtiyacı da söz konusu olabilir.

Ruşen Çakır: Sözünü kesiyorum Kemal. Tanıl Bora’dan aktardığın 90’lar benzetmesinden hareketle bir şey söylemek istiyorum. Dünkü yayınımda bir şey söyledim. Şu anda Millet İttifakı’nın sıkıntıda olduğunu düşünmüyorum. Ama kafamda her geçen gün daha da netleşen bir şey var: Akşener, önünün hayli açık olduğunu görüyor — ki öyle. Şu andaki verilerle, hele Erdoğan’ın son günlerde verdiği görüntüyü de düşünürsen, öyle görünüyor. Sağda bir lider ve merkez arayışı olacağını… “Merkez” derken merkez siyaseti anlamında söylemiyorum. Kastım: “Merkezî bir odak”. Bunun illa Batılı anlamda merkez siyaset yapan bir parti olması şart değil. Ama şu anda “sağ” denildiğinde akla gelen ilk parti şu anda AKP. Daha önce ANAP’tı. Sonra Doğruyol Partisi oldu. Hatta bir ara ANAP ve Doğruyol birlikte yarıştılar. Sonra bir şekilde AKP oldu. Şimdi hangisi hangisini belirliyor bilmiyorum, ama bir taraftan Erdoğan’ın performansı düşüyor, bir taraftan da halk desteği. 10 yıl önceki Erdoğan yok artık. Böyle bir ortamda Meral Akşener’de tam bir özgüven tırmanışı olduğunu, hatta pekâlâ yarın öbür gün cumhurbaşkanlığına adaylığını koyabileceğini bile düşünüyorum. Çok spekülatif olduğunun farkındayım. Erdoğan’sız bir cumhurbaşkanlığı seçiminde kim kazanır? Muhalefetin adayı tabii. Erdoğan’ın aday olduğu bir seçimde bile “Muhalefetin adayı kazanır” noktasına geldik büyük ölçüde. Ama diyelim ki Erdoğan aday olmuyor. Teorilere göre Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Hulusi Akar veya herhangi birisi aday oluyor. Böyle bir durumda Meral Akşener kendi adaylığını koyarsa, ikinci turda kazanmaz mı? Ben kazanacağını düşünüyorum. Spekülatif olduğunun farkındayım. Benim yaptığım bu hesabı herhalde onlar ellerindeki birtakım veriler ve ilişkilerle çok daha hızlı bir şekilde yapıyorlardır diye düşünüyorum.  

Kemal Can: Olabilir. Büyük ihtimalle, özellikle son dönemde anketlerde bir oy artışı görülmesi ve dediğin ihtimallerden dolayı önünü açık görmesi, bir ihtimal. Ama bu çok da sağlam bir siyasî hesap değil aslında. Dediğin olasılık tabii ki söz konusu. Ama böyle bir olasılığa hamle ettiğini şimdiden çok açık etmesi durumunda, çok da öyle çalışmayabilir. Çünkü bu ivmeyi Akşener’e sağlayan şey, bu iktidarı değiştirebilecek şeye katkısıyla ilgili. Kendi pozisyonunu muhalefet blokunda ve CHP ile yan yana yürüme konusunda çok net ifade etmeye başladıktan sonra önü açıldı. Dolayısıyla, önünün açılmasından, senin dediğin gibi bir tür özgüven ya da cesaret devşirerek bu mesafenin sorunlu olabileceğine dâir işaretler vermeye başlaması, meseleyi tersine çevirebilir. Çünkü o ivmede, şöyle bir destek potansiyeli var: Akşener’in, muhalefet ittifakının içerisinde olma kararlılığına verilmiş bir kredi var. Bu çok önemli. Hatırlarsan, daha önce özellikle iktidar tarafından hep belirsiz tutulmaya çalışılıp, davetler, çağrılar yapılıp, birtakım spekülasyonlar çıktığı için bir türlü o eşiği geçemiyordu; hep yüzde 10’lar seviyesinde dolaşıyordu. Onu tıkayan şey, tam da bu belirsizlik pozisyonuydu. Şu anda aldığı o ivmeden cesaret alarak tekrar o belirsizlik pozisyonuna dönerse, bu, doğru bir siyasî hesap olmaz, kısa vadeli bir yorumlama olur. 

Ruşen Çakır: Ama şöyle bir notu düşmek lâzım. Muhalefet blokunda olması ona ivme veriyor. Muhalefet blokunun da ana motivasyonu: Erdoğan’ı devirmek. Yoksa parlamenter sisteme dönelim diye muhalefet oluşturulmuyor; “Artık 20 yıllık Erdoğan iktidarı bitsin” diye bu bloku oluşturuyorlar. Benim spekülasyonumun ana önermelerinden birisi, zaten Erdoğan’ın devre dışı kalması hâli. “Türkiye’yi Erdoğan’dan kim kurtaracak?” sorusuna cevap olarak da, Akşener ve Kılıçdaroğlu yan yana durup birbirlerini güçlendiriyorlar. Özellikle de burada Akşener çok güçleniyor. Hatta Kılıçdaroğlu, “Yeter ki muhalefetin oyu artsın” diye CHP’nin oyunun azalmasına bile râzı. Zamanında İYİ Parti’ye milletvekili vermesi gibi bir durum. 

Kemal Can: Artık öyle mi emin değilim. Hem Kılıçdaroğlu için hem CHP için böyle olduğuna emin değilim. Zaten problem de aslında biraz buradan çıkıyor sanıyorum. Çünkü CHP içerisinde de başından beri, “İYİ Parti’yi fazla taşıyoruz” rahatsızlığı var. Milletvekili vermekten tut, şu anda yürütülen ittifak politikası dolayısıyla da, aslında Akşener’i hızlı biçimde taşıma rahatsızlığı var. Ama senin dediğin spekülatif formülasyonda şu mesele var: Erdoğan’sız bir formülde Akşener’in öne çıkmasını zorlayacak başka bir faktör var; zaten Erdoğan’sız formülde, Erdoğan’dan kurtulma argümanı artık asıl argüman olmaktan çıkıyor. O noktadan itibaren, “Yeni iktidar nasıl biçimlenecek?” tartışması asıl soru hâline geliyor. Şu anda, Erdoğan’ın varlığından kaynaklanan bütünleştirici bir taraf var muhalefette: Onu değiştirme iradesi, isteği, hevesi. O devreden çıkıp, “Erdoğan sonrası” diye bir şey konuşulmaya başlandığında, işte o zaman yeni iktidar kombinasyonu asıl konuşulacak mesele hâline geliyor. 

Ruşen Çakır: Öyle bir durumda, sağdan en popüler ismin şansının daha yüksek olacağını varsayıyorum. Erdoğan’ın devre dışı kaldığı bir durumda, sağa baktığımızda, ne Soylu’nun ismi var ne de adı geçen diğer isimlerin popüler bir gücü yok. Ama bu arada, adım adım, sıfırdan parti kurmuş bir Akşener var. O anlamda önünün açık olacağını söylüyorum.

Kemal Can: Doğru, böyle yorumlanmasında bir sorun yok. Akşener’in özel olarak böyle yapıp yapmadığını bilmiyorum, ama büyük ihtimalle böyle yorum yapanlar da var. En azından, İYİ Parti çevresinde meseleye böyle bakan insanlar var. Genel yorumcular içerisinde de, senin dediğin spekülasyonu değil ama, eğer hızlı bir çözülme ve yenilgi süreci başlarsa, Akşener’in, merkez sağın değil, neredeyse bütün sağın patronluğuna söyleyenler var. Ama böyle bir tabloda, anketlerden çıkan bugünkü rakamsal sonucun başka bir biçim alabileceğini düşünüyorum. Mesela, MHP’nin yüzde 7-8’lere kadar gerilediği çok konuşuluyor ya, ama çok önemli bir MHP oyunun, hâlâ AKP içinde gömülü olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, AKP’nin çözülme sürecinde, MHP de, sanıldığı kadar devre dışında kalacak, yok olacak bir parti görüntüsü vermiyor bana. AKP’nin çözülmesi, Erdoğan’ın aday olmayarak, AKP’nin veya iktidar blokunun yeni bir aday etrafında, yeni bir arayışa yönelmesi, zaten bütün aritmetik dengeleri yeniden tartışmaya açacaktır. Bu, yepyeni bir durum. 

Ama bence orada asıl önemli olan şey, birçok insan galiba artık buna göre düşünmeye başladı. Olur ya da olmaz, ayrı bir şey; ama buradaki temel mesele, yeni iktidar kombinasyonu konusundaki pozisyonlar şu anda herkesi daha çok ilgilendirmeye başladı gibi geliyor bana. Seçmen henüz “Şunlar bir gitsin, bu iktidar bir değişsin, ortam normalleşsin” motivasyonunda. Ama siyasî aktörler, artık, halkla ve seçmenle paylaşmadıkları ama kendi hesaplarının içerisinde birinci sıraya almış gibi görünüyorlar. Ben bu gerilimin biraz da buradan çıktığını düşünüyorum. Mesela, bazı İYİ Partili isimlerin, “İYİ Parti’nin yükselişinden sadece iktidar mı rahatsız?” diye îmâlı mesajlar attıklarını görüyorum. Aslında muhalefet cephesinde de bunun bir rahatsızlık yarattığını düşünüyorum. Tıpkı, biraz önce söylediğim, CHP’nin “Biz İYİ Parti’yi mi taşıyoruz?” rahatsızlığı gibi, İYİ Parti’de de, “Muhalefette bizim yükselişimizde rahatsız olanlar var” gibi düşünenler olduğunu görüyorum. Hatta Akşener’in bu son Kürdistan polemiğindeki sözleri, sanki kendisine karşı bir maksatlı komplo yapılmış, kendisini bir tür zor durumda bırakmak için, muhalefet cephesinin de dâhil olduğu bir şey yapılmış îmâsı da var.

Ruşen Çakır: Ama Siirt’e gidip esnaf ziyareti yapıyorsan… Türkiye’nin de bir realitesi var. Yanlış anlaşılmasın, ama Kılıçdaroğlu’nun saldırıya uğramasının ardından Bahçeli’nin söylediğine benzemiyor bu söylediğim. Kurtalan’da ya da o bölgede dolaşıyorsa, oradaki politize seçmenin vereceği tepkileri de herhalde hesaba katması lâzımdı. Bunun provokasyon olması gerekmiyor. 

Kemal Can: Ama Akşener bunu, “Bir HDP çalışanı gelmiş, hesaplı bir şey yapmış. Biz HDP’yi PKK ile yan yana konumlandırıyoruz” diye açıklıyor. Aslında burada vurguladığı şey, iktidar cephesinden kendisine dönük şeyin muhalefet tarafında da bir uzantısı olacağı fikri. Zaten, sosyal medyada bir süredir bu tema etrafında bir gerilimin piştiğini düşünüyorum. Senin söylediğin gibi, muhalefet ittifakının genel durumunu çok büyük bir risk içine sokmuş gibi görünmüyor şu anda. Ama böyle bir potansiyel var. Bu potansiyeli göstererek, aslında iktidara da bir şey anlatıyor. “O kadar da sonuç alamıyor” dediğimiz şeyin, dolaylı biçimde bazı sonuçlarının olabileceğini düşündüren bir tablo da yok değil. Bunu da hesaba katmak gerekir. 

Ruşen Çakır: İktidar demişken, son konumuzu ele alalım. Erdoğan Biden’la çok beklediği o görüşmeyi yaptı. 20 dakika demişlerdi, 1 saat 10 dakika kadar sürdü. Ama o görüşmeden bir şey çıkmadı, çıkacak gibi de değildi. F-16 meselesinde zaten Kongre engeli var. Erdoğan “Kongre’de bu işi halledersiniz değil mi?” diye soruyor. Ama oradaki Kongre’nin işleyişi bizdeki Meclis’ten çok farklı. Özetle, dünyanın gözünde çok zayıf bir Erdoğan var. Mesela bugün, Biden’ın ev sahipliğinde, ABD’de, Aralık ayında 100’den fazla ülkenin bir araya geleceği Demokrasi Zirvesi düzenleneceği açıklandı. Ama Türkiye bu zirveye davet edilmedi. Rusya, Macaristan, Çin, Afganistan da bu zirveye çağrılmadı. Erdoğan’lı Türkiye başka bir ligde yer alıyor; en azından Amerika’nın gözünde öyle. Mesela Akşener’in veya bir başkasının ve tabii seçmenin de iktidara bakışında bunlar çok önemli. Batı karşıtlığı, hele de Amerikan karşıtlığı bizde çok yaygın. Ama Türkiye’de insanlar, Batı’nın kime nasıl davrandığına bakıp, o kişilere güç veya güçsüzlük atfediyor. Şu anda Erdoğan, Batı nezdinde itibarlı birisi değil. Böyle bir liderle ittifak yapmak da, mesela yükselişte olduğunu düşündüğümüz ve kendisini de öyle gören Meral Akşener için de çok akıl kârı bir şey değil herhalde. Erdoğan artık ortaklığına yatırım yapılabilecek bir isim olmaktan çıktı. Zaten Akşener’in böyle bir mecburiyeti de yok. MHP belli bir yüzdenin üzerine çıkamıyordu ve kendine çok da genişlemiş bir iktidar alanı sunulduğunda, onun içerisinde yer alabiliyor. Ama Akşener, “O düşüyor, ben çıkıyorum. Niye onu kurtarayım?” diye düşünüyordur pekâlâ.  Gördüğüm kadarıyla, Batı da Akşener’i daha fazla ciddiye alıyor. 

Kemal Can: Muhtemelen öyle. Zaten demin söylediğim gibi, buradaki aktörlerin önemli bir kısmı, sanki bu sonranın işiymiş gibi, sonrayı seçmeniyle, kamuoyuyla konuşmuyor. Ama kendi aralarında bütün stratejik hamlelerini buna göre yaptıkları gibi, pek çok güç merkezleri de –sadece dış güç merkezleri değil, iktisat alanındaki güç merkezleri de– benzer bir hesap içerisinde. Mesela TÜSİAD’ın son tavrı, TOBB’un yaklaşımı ve benzeri süreçlerden görüyoruz ki, şu anda, pek çok güç merkezinin, daha sonra ne olacağını, bu sürecin evrileceği yer, varacağı nokta ve sonra biçimleneceği yeni bir denge olacaksa o dengenin nasıl olacağı hakkında kafa yormaya başladığını, hatta pozisyon aldığını ve bazı yatırımlar yaptığını düşünebiliriz. Bunda şaşırtıcı bir durum yok. Ama mesele, şu anda Erdoğan’ı kurtarma kurtarmama meselesi üzerinden kurgulanmış bir şey değil. Daha önce hep konuştuğumuz, “Sağın alternatifini sağdan çıkarmak” meselesinde, “12 Eylül’ün alternatifi Özal, Özal’ın alternatifi Demirel, Demirel’in alternatifi Erbakan, Erbakan’ın alternatifi Ecevit ve Bahçeli, Ecevit ve Bahçeli’nin alternatifi AKP” deniyordu. Bunlar döngüsel olarak, bir çıkış, bir özgürleşme, bir refah artışı iddiasıyla, eski ve zorlanan, krize giren iktidar formlarını yenileyerek, 28 Şubat gibi çok travmatik müdahalelerle, 90’larda yaşadığımız başka süreçler gibi, çok ciddi ekonomik krizlerle birlikte, her seferinde yeni alternatifi kurguladılar. 90’lar boyunca yaşadığımız en önemli sorun ve merkezin çöküşünü yaşatan şey, bu alternatifi doğru kurgulayamayıp, kısa vadeli çözümler üretmek ve mevcutların içerisinden bir seçenek bulmaya çalışmak şeklindeydi. 

Şimdiyse, 20 yıl süren ve ağır bir tahribat yaratmış bir iktidarın değişmesi eşiğinden bahsediyoruz. Burada herkes bu eşiğin geçilmesine odaklanmış durumda. Ama para sahibi, güç sahibi, pozisyon sahibi ve 20 yılda bu iktidarla çeşitli biçimlerde ilişkilenmiş herkes açısından, yeni oluşan bir şeyin içerisinde bir yer tutma ve pozisyonunu koruma derdi var.  Sorun sadece Erdoğan’ın kurtarılıp kurtarılmama sorunu değil. Bürokrasisinden yargısına, güvenlik bürokrasisinden diplomasisine, iş dünyasından dış ilişkilerine kadar, bu 20 yıllık iktidarın parçası olan bir sürü unsur var. Dolayısıyla bu ilişkiler bütününün yeni alacağı biçim ve onların bununla nasıl ilişkileneceği tartışması, biraz karmaşık bir halde. Sanıyorum, geçiş sürecinde, cumhurbaşkanlığı makamı sembolik, yetkileri kullanmayan bir geçiş makamı olarak tarif edildiği için, Akşener’in başbakan olma fikri ya da başbakan olmayı telaffuz etmesi, asıl olarak yönetim iradesinin biçimlendirilişinde yeni iktidar kombinasyonunun ana gövdesi olmak. Seçilememiş ve yenilmiş bir Erdoğan, ister Erdoğan’lı ister Erdoğan’sız yenilmiş bir AKP’nin çözüleceği yerde merkez sağı toparlayan kişi olmak. Ama merkez sağ derken, Akşener ya da onun etrafındaki bazı kişilerin kafasında, merkezi AKP gibi toparlamak, kendi çeperindeki diğer bütün unsurları da içine alacak biçimde genişletmek, şişmanlatmak ihtiyacı var. Bu arayış belirleyici. O yüzden de, sağ pozisyonu, biraz daha altını çizerek gösteriyor. 

Ama İYİ Parti ve Akşener, dış politikada, Suriye-Irak tezkeresindeki “Evet” oyuna rağmen bir pozisyon almış değil; pozisyonsuz tutumunu devam ettiriyor. İktidarın, özellikle de Erdoğan’ın yalnızlaşması sürecinde, bu aktörlerin ilgisini çeken ya da daha iyi çalışabileceklerini düşündükleri bir aktör olarak, henüz karar verip bir pozisyon aldıkları fikrinde değilim. Oradaki pek çok şey daha belirsiz duruyor. Ama senin dediğin gibi, zaman zaman görüşmeler yapılsa da, bazı krediler açılsa da, Batı açısından hatta belki Rusya açısından da, Erdoğan’a “Yatırım yapılabilir” bir aktör olarak bakmayı bıraktıklarını düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Kemal, çok teşekkürler, “Haftaya Bakış”ı burada noktalayalım. Önümüzdeki hafta İstanbul’a döneceğini umuyorum. Yoksa ben kıskanmaya devam edeceğim. 

Kemal Can: Merak etme, döneceğim. 

Ruşen Çakır: Oradaki herkese çok selamlar. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus