Transatlantik: Erdoğan yine kazanır mı? Savaşta son durum & Biden’ın Ortadoğu ziyareti

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları 133. gündür devam ediyor. Sahada ve diplomaside son durum ne? Rusya’nın Kiev’i alamaması başarısızlık mı? Ukrayna Rus birliklerinin saldırılarına ne kadar daha dayanabilir?

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden, 13 ila 16 Temmuz arasında Ortadoğu turuna çıkacak. Biden’ın söz konusu ziyaret çerçevesinde Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile de görüşmesi bekleniyor. Peki Biden seçim vaadinden vazgeçerek neden Selman ile görüşecek? Görüşmedeki en önemli gündem maddesi petrol mü olacak?

Türkiye seçim atmosferine giriyor. Batı medyasında AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında çıkan “sinir bozucu fakat vazgeçilmez bir ortak” nitelendirmeleri ne anlama geliyor? Erdoğan 2023 yılında düzenlenecek cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanabilir mi?

Ruşen Çakır ve Ömer Taşpınar, Transatlantik‘te değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün “Transatlantik”i değişik bir şekilde stüdyodan yapıyoruz. Ömer Taşpınar yanımda. Gönül Tol uzaktan bağlanacaktı, ama son anda bir aksilik oldu, maalesef katılamıyor; artık onu haftaya telâfî ederiz. Ömer, hoşgeldin.

Ömer Taşpınar: Hoşbulduk Ruşen.

Ruşen Çakır: Türkiye’den ayrılıyorsun bugün. Seni eski stüdyoda bir kere ağırlamıştık. Buraya ilk defa geliyorsun.

Ömer Taşpınar: Çok güzel, hayırlı olsun.

Ruşen Çakır: Sağol. Şimdi, Türkiye gözlemlerini sona saklayalım; önce dış politika konuşalım ve tabii ki Ukrayna Savaşı… Dünyanın artık çok umurunda değil, ama Rusya bayağı ilerliyor, değil mi? Yani bir ara, “Rusya girdiğine pişman mı olacak?” diye “Transatlantik”te de çok konuştuk, ama sonra teker teker almaya başladı ve adım adım ilerliyor. Bu nereye kadar gidecek? Ukrayna’nın geri alma ihtimâli var mı bu yerleri, yoksa Rusya daha devam edecek mi? Ne görüyorsun?

Ömer Taşpınar: Şimdi, Rusya açısında büyük bir başarı hikâyesi yok. Fakat ciddî bir hezimet de yok gördüğümüz kadarıyla. Yani İngilizce’de stalemate (çıkmaz) denen, deadlock (kilitlenme) denen bir kavram var; bir şekilde tıkandı artık. Yani geleceği yere geldi savaş. Yani Rusya açısından baktığımızda, Rusya’nın amacı Ukrayna’yı almaktı bütünüyle; Kiev’i de almaktı ve bir şekilde kontrol etmekti, oraya bir kukla rejim yerleştirmekti. O açıdan baktığımızda stratejik hedeflerine ulaşamadı. Ve bütün dünya, Rusya Ukrayna’yı çok kolay bir şekilde yutar zâten derken, Rusya Ukrayna’yı yutar zannederken, Ukrayna Batı’dan inanılmaz bir destekle direndi. Önce Kiev’i kurtardı, sonra bir sürü ana büyük şehri kurtardı; fakat Mariupol’un düşmesiyle berâber, Kırım ile Donbass bölgesi arasında bir köprü oluşturuldu ve Donbass bölgesi, bu doğudaki iki bölge artık Rusya’nın elinde gibi. O bölgelerin içinde Rusya tam istediği yerleri alamamıştı 2014’te. Bu sefer almaya başladı, sâhada ciddî kazanımlar elde etti; fakat Donbass sonrası Ukrayna’nın ortasına geri gelme veya Kiev’i tekrar bir deneme durumuna geleceğini zannetmiyorum. Şu aşamada artık savaş yavaş yavaş bir dar frozen conflict, “donmuş savaş”, “donmuş çatışma” aşamasına geliyor. Bu tür durumlarda, iki tarafın artık sâhada daha kazanım elde edemeyeceğini hissettikleri anlarda, diplomatik çözüm süreçleri başlar. Bana göre artık şöyle bir duruma geldik: Kırım ile Donbass arasındaki Mariupol bölgesi Rusya’nın eline geçti. Bir Rusya’nın elinde olan Doğu Ukrayna gerçeği var, bir de Batı Ukrayna gerçeği. O Batı Ukrayna NATO’ya üye olmayacak, o kesin. Yani NATO artık Ukrayna’yı üye yapma gibi bir politikadan vazgeçti, gördü. Eğer NATO üyesi olmuş olsaydı, bu savaş Rusya ile NATO arasında bir savaş olup Üçüncü Dünya Savaşı’na kadar gidebilirdi. Onun olmaması Amerika açısından bir kazanım. Yani Amerika Ukrayna’yı NATO’nun içine almayarak hatâlı davranmadı. Fakat bundan sonra Batı Ukrayna’nın da geleceği bir bakıma NATO ile kuracağı organik, stratejik ilişkilere bağlı.

Ruşen Çakır: Bir de bu arada Avrupa Birliği üyeliği gibi bir olay var. Sanki olacak gibi…

Ömer Taşpınar: Olacak gibi. Bu Türkiye’yi çok ilgilendiriyor. Çünkü normal şartlarda sınır sorunu yaşayan, bu tür siyâseten sorunlu ülkelerin Avrupa Birliği’ne alınmaması gerekiyor. Ama sınır sorunu olan ve bölünmüş bir ülke var Avrupa Birliği’nde, bizim çok iyi tanıdığımız, o da Kıbrıs. Yani Kıbrıs bir emsal teşkil ederek bana göre Ukrayna’nın hızlandırılmış bir şekilde, önümüzdeki beş on yıl içinde diyelim… yani bu Türkiye’ninki gibi uzamaz, Avrupa Birliği’ne daha çok siyâsî nedenlerle, Kıbrıs Meselesi de uluslararası hukuk açısından bir emsal teşkil ettiği için üye olacağı bir döneme girebiliriz. Buna Türkiye ne der? Yani Türkiye’nin üye olamadığı bir Avrupa Birliği’ne Ukrayna’nın üye olması Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini, Avrupa Birliği ile ilişkilerini nasıl etkiler? Bu çok ilginç olacak. Türkiye Avrupa Birliği üyesi olsaydı, bana göre kesin veto ederdi Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne girmesini. Tabii NATO’da yaptığı gibi Finlandiya ve İsveç konusunda… Ama Batı Ukrayna dediğimiz gerçek, Doğu Ukrayna’dan kopuk olarak hareket edecek ve bunların artık birleşmesi çok zor. Kissinger zâten böyle bir şey söylemişti.

Ruşen Çakır: Tam onu diyecektim.

Ömer Taşpınar: Kissinger demişti Davos’ta: “Gerçekçi olalım, Ukrayna’nın toprak vermesi gerekecek”. Yani Kırım’ın tekrar Ukrayna’ya dönmesi imkânsız. Zâten Kırım’ın % 80’i, 90’ı demografik olarak Rus, Rus donanması orada. Donbass bölgesinde de Rusya’ya daha sempatizan, Rusça konuşan Ukraynalılar var. Orada bir Rus nüfus var, oraları koptu gibi geliyor bana Ukrayna’dan. Ama koskoca Rusya’nın, nükleer gücü olan bir Rusya’nın Kiev’i alamamış olması bana göre çok büyük bir stratejik başarısızlık. Yani herkes hep, “Batı çok destekledi, Batı çok destekledi” diyor. Tamam, Batı destekledi; ama ilk bir haftasında, iki haftasında, üç haftasında o kadar büyük bir lojistik destek de gelmedi. Demek ki bizim gözümüzde canlandırdığımız Sovyet sonrası Rusya, o kadar güçlü bir orduyla burada aslında lojistik bir hatâ yaptı. Zannetti ki düşecek Kiev. Yani ben bunu şuna benzetiyorum: Meselâ Türkiye büyük bir ülke, Azerbaycan ile çok ciddî bir sorun yaşasa, Azerbaycan’ı işgal etmeye karar verse, yani Türkiye hemen Azerbaycan’ı alır diye düşünüyorsun değil mi? Ama Azeriler direnirse, demek ki savaşabiliyorlarmış. Burada da onu gördü Rusya; yani Ukrayna bir şekilde savaşmayı kafasına taktı, kendi toprağını korumayı başardı ve arkasından Amerika’dan, NATO’dan gelen destekle Kiev’deki büyük baskıyı püskürttü. Sonrasında da ciddî bir NATO desteğiyle, NATO’yu konsolide eden bir durumla Ukrayna bir bakıma bu transatlantik ittifakı bir beyin ölümünden, Macron’un bahsettiği beyin ölümünden kurtardı.

Ruşen Çakır: Şimdi Madrid’de saptanan konseptte çok ciddî bir şekilde Rusya meselesi var önünde ve Cengiz Çandar geçen yazdığı yazıda bunun Türkiye’yi çok zorlayacağını söylüyor. Ne dersin?

Ömer Taşpınar: Doğru, yani Türkiye açısından baktığımızda yeni bir soğuk savaş var artık. Yani bir ara, Rusya’nın tekrar Batı’yla ilişkilerinde düzelme yaşayacağı, Putin sonrası bir Rusya’nın demokratik bir Rusya olacağı, Rusya-Amerika ilişkilerinin, Rusya-NATO ilişkilerinin düzelebileceği yönünde tahminler yapılıyordu. Fakat Ukrayna gerçekten bir yeni paradigma oluşturdu. Yani Ukrayna işgal eden bir Rusya ve Rus ekonomisinin, Rus diplomasisinin, Rus stratejisinin artık Batı tarafından bu kadar düşman olarak îlân edilmesi, Rus ekonomisine ve enerji sektörüne getirilmeye çalışılan yaptırımlar, Rusya’yı bir bakıma bir pariah state, böyle bir “haydut devlet” hâline getirmeye çalışan bir NATO var. Ama yani sonuçta Rusya bir gerçek ve dünyaya baktığımızda Birleşmiş Milletler’deki ülkelerin çoğu da Amerika tarafında değil. Tamam, bir Batı ittifakı var, ama koskoca Hindistan nerede? Yani Ortadoğu nerede? Birazdan konuşacağız: Latin Amerika nerede? İnsanlar şunu da anlamıyorlar, Amerika zannediyor ki “Bütün dünya Rusya Ukrayna’ya girdi diye Rusya’yı işgalci îlân edecek ve Rusya’yı kınayacak; çünkü bu kabul edilemez bir şey”. Şunu unutuyorlar: 2003’te Amerika Irak’ı Birleşmiş Milletler’in tavsiyesi ve onayıyla mı işgal etti? Irak işgal edildiğinde yaşanan o hezîmet, yani sonrasında bütün Ortadoğu’ya yayılan bir iç savaş… Bu nasıl yaşandı? Yani Amerika kendi çıkarları açısından bir ülkeyi işgal etti, NATO “Hayır” dedi, Birleşmiş Milletler “Hayır” dedi, Almanya “Hayır” dedi, Türkiye “Hayır” dedi. Tek başına İngiltere ve birkaç tane Doğu Avrupa ülkesi de “Gir” dedi Irak’a. Bugün Amerika’nın anlamadığı, dünya kendi yanında değil. Dünya Rusya’ya da bakıyor. Rusya enerjisine muhtaç bir sürü ülke var. Bunların arasında Hindistan ve Çin de var ve Rusya açısından baktığımızda, tamam bir ekonomik olarak çöküş var, yani ekonomide %10-15 arası bir daralma yaşayacak Rusya. G7 ülkeleri ellerinde geldiğince Rus petrolüne, Rus doğal gazına yaptırımlar uygulamaya çalışıyorlar, ama Rus ekonomisi çökmedi, ruble çökmedi. Bütün bu finansal yaptırımlara rağmen çökmedi. Çöken bir ekonomi var; o Ukrayna ekonomisi aslında, % 45 çöktü. Beş milyon, altı milyon Ukraynalı ülkeden çıkmak zorunda kaldı. Burada yeni bir soğuk savaş dönemindeyiz. Cengiz Çandar’ın yazısına gelelim: Türkiye ne yapacak? Bir önceki soğuk savaşta Türkiye’nin konumu çok netti. Yani Türkiye NATO bölgesinde sâdık bir müttefikiydi Amerika’nın. Bugün baktığımızda, Türkiye NATO’nun “sorunlu çocuğu” olarak tanımlanıyor. Yani bir ara bir heyecan vardı, “Türkiye Ukrayna’ya bu SİHA’ları satıyor, Karadeniz’de çok ciddî adımlar atıyor, acaba ekonomik olarak yaptırımlara destek verecek mi? İşte, diplomasi açısından arabuluculuk yapıyor, Türkiye’yi tekrar kazanıyor muyuz” diye soran bir Batı vardı. Amerikan Kongresi’nde de hava biraz değişiyor gibiydi. Fakat Finlandiya ve İsveç’e getirilen veto, onun arkasından da kullanılan muğlak dil, yani hâlâ sopa göstermek, “O bizim istediğimiz teröristleri vermezlerse…” sözleri, Türkiye’nin imajını tekrar NATO’daki sorunlu ülke, sorunlu çocuk konumuna getirdi. Ve birinci Soğuk Savaş ile ikinci Soğuk Savaş diye tanımlarsak bunları; bu İkinci Soğuk Savaş’ta en büyük fark, Türkiye Rusya’ya ekonomik olarak çok bağımlı. Yani niye bağımlı? Doğalgazda bağımlı, turizmde bağımlı, ticârette bağımlı. Ve stratejik olarak da hani askerî bir ittifak yok ortada, ama Türkiye sonuçta bir savunma sistemi aldı onlardan. Kullanamadığı bir savunma sistemi. Amerika’dan askerî yaptırımlar geldi. Yani Soğuk Savaş döneminde bu neye benzetilebilir? Kıbrıs’a Barış Operasyonu’yla girdiğinde, Türkiye dört yıl ambargo yedi Ecevit döneminde. O dört yıllık ambargonun uzadığını düşün. Yani şu anda ciddî bir askerî ambargo altında Türkiye, F-16’ları alabilecek mi, alamayacak mı meçhul. O askerî yaptırımlar devam ediyor. Rusya ile ekonomik, askerî ilişkiler kurmuş bir Türkiye… yani kendini Batı ile, Batı ittifakı ve NATO ittifakı ile Rusya arasında sıkışmış bir konumda buluyor. Bu Türkiye açısından çok zor bir şey. NATO içinde benim gördüğüm kadarıyla Macaristan dışında böyle bir ülke yok. Aslında Macaristan’ın bile Rusya’yla bu kadar ciddî ilişkileri yok. Tamam, bağımlılık var, ama yani ortada bana göre. Orban sonrası farklı bir şey çıkabilir. Ben Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin çok kolay değişmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de hep konuştuğumuz Avrasyacı, ulusalcı damar Rusya’ya çok sempatiyle bakıyor ve ben her yıl Türkiye’ye geldiğimde, Türkiye’deki ciddî anti-Amerikanizmi, yani insanlardaki ciddî Amerikan düşmanlığını, Amerika’yı en büyük sorun olarak gördüklerine tanık oluyorum — yani bu, Tayyip Erdoğan’ı da aşan bir şey. Bu Türkiye’de bana göre devlet kültürünün, siyâsî kültürün, eğitimin, Kürt meselesine bakış açısının, Fethullah Gülen’e bakış açısının, yani dünyaya bakış açısının çok ciddî bir parçası. Dolayısıyla bu yeni Soğuk Savaş döneminde Batı ittifakının böyle sâdık bir üyesi olacak bir Türkiye yok. Kendi başına hareket etmek isteyen, bağlantısız olma niyetinde, bakışında olan bir ülke var. Yani bir bakıma Soğuk Savaş dönemindeki Nasır, Nehru gibi… Yani Türkiye’nin gidişâtı, “Biz ne onlarla olalım, ne de bunlarla, biz kendi yolumuzu bulalım…”

Ruşen Çakır: Ama NATO üyesi olmanın orada getirdiği bir şey var yani…

Ömer Taşpınar: Ama tehdit algılaması var mı? Yani Türkiye gerçekten Rusya’ya baktığında ciddî bir tehdit olarak görüyor mu? Yani bir sürü yerde çatışıyor Rusya’yla. Ama Türk halkına sorsan, “Rusya mı büyük bir tehdit Amerika mı?” diye, halkın çoğu “Amerika” der. 

Ruşen Çakır: Peki, Amerika’ya geçelim. Daha doğrusu Biden ile berâber Ortadoğu’ya girelim. O da Veliaht-Prens’e sonunda kavuşacak, değil mi?

Ömer Taşpınar: …veya tükürdüğünü yalayacak. Yani Veliaht-Prens’e neler neler dedi, değil mi? Yani “Katil” dedi neredeyse. Gerçi Biden ilginç bir politikacı; Putin’e de “Katil” demişti, ama gitti Putin’le el sıkıştı, konuştular. Erdoğan’a da neler söyledi seçimden önce. Siyâset böyle bir şey yani. Demirel’in dediği gibi: “Dün dündür, bugün bugündür”. 

Ruşen Çakır: Erdoğan onu da söyledi biliyorsun. Sordular “Biden size böyle söylemişti” diye. O da, “Siyâsette dün dündür, bugün bugündür” dedi.

Ömer Taşpınar: Evet, yani işte bilge Demirel’i hatırlıyoruz burada. Şimdi şöyle bir durum var Amerika açısından. Yani normal şartlarda Amerika, Çin’e odaklı bir dış politika izlemek istiyor. Yani Amerika’ya baktığımızda ,dış politikadaki en büyük mesele hep Çin. Yani Çin dışında diğer konular, günü meşgul eden küçük krizler. Ama uzun dönemde stratejik hedefler hep Çin üzerinde. Fakat bir türlü Amerika şu günlük krizlerden kurtulup, Çin üzerine oturup bir siyâset belirleyemiyor tam olarak. NATO zirvesinde bile Çin ile ilgili bir şeyler eklediler. Amerika şu anda Rusya ile boğuşurken, “Unutmayalım ki bizim asıl düşünmemiz gereken, 21. yüzyılda bize rakip ülke Çin’dir. Rusya bizim sıklette oynayacak bir ülke değildir, Rusya demografik olarak çökmüş, ekonomik olarak çökmüş bir ülkedir” deniyor. Ama burada bir de Ortadoğu gerçeği var. Amerika Ortadoğu’dan çıkmak istese bile, bir sürü nedenle Ortadoğu Amerika’nın gündeminden çıkmıyor. Temelde üç mesele var yani Amerika’yı Ortadoğu’ya bağlayan. Bir tânesi, belki de en âcil olanı, İran’ın nükleer yöne gitmesi. Yani İran’ın nükleer silâh elde etmesi, İsrail’in İran’ı bombalaması anlamına gelir ve bu Ortadoğu genelindeki bütün dengeleri alt üst eder. Orada her ne kadar İsrail, şimdi Suudi Arabistan’la, Birleşik Arap Emirlikleri’yle, Körfez’le, Mısır’la, Ürdün’le iyi bir konumda olsa da, bence İran ile İsrail arasında çıkacak bir savaş Ortadoğu’daki dengeleri çok zorlar. O nedenle Amerika bir türlü uzaklaşamıyor. Yani İran çok fazla mesâî gerektiriyor. İkinci mesele tabii ki petrol, yani petrol fiyatları. Şu anda Amerika’da enflasyon % 10’a doğru gidiyor ve Amerika’nın Avrupa’dan bir farkı, benzin fiyatları Amerika’da petrol fiyatlarına endeksli olarak çok çabuk inip çıkıyor. Yani sen de yaşadın, gerçi sen araba kullanmıyorsun ama, yani bir depoyu 20 dolara doldurmakla 60 dolara doldurmak arasında ciddî bir fark var Amerikan vatandaşları açısından. Biz alıştık böyle büyük enflasyon rakamlarına, ama eğer benzindeki fiyat % 100 artmışsa –ki öyle oldu–, çünkü Amerika’da benzinden çok fazla vergi alınmıyor. Pompa fiyatları gerçekten çok dalgalanıyor. Amerikan halkı bu enflasyon nedeniyle yani Biden’dan yaka silkeliyor durumda. Biz dış politika konuşuyoruz ama, Amerikan halkının umurunda olan tek konu var, o da geçim sıkıntısı, ekonomik konular. Ve şu anda siyâsî olarak baktığımızda Biden’a güven oranı % 37’lere düşmüş durumda. Demokratlar ve bağımsızlar da artık Biden’dan uzaklaşıyor. Niye? Enflasyon nedeniyle. Ne yapması gerek âcil olarak? Bir şekilde bu petrol meselesinde, özellikle her şeyi belirleyen petrol fiyatları üzerinde hamle yapması gerek. Bu da Suudi Arabistan demek. Yani döndü dolaştı, bu kadar lâf etti, Yemen nedeniyle kızdı onlara, Cemal Kaşıkçı nedeniyle kızdı, etmediği sert lâf bırakmadı. Ne oldu? Sonuçta Suudi Arabistan, “Gel bakalım, konuşalım” diyecek ve belirli şartları olacak bunun. Ne olacak? İşte, “İran ile masadan kalk” diyebilir; “Yemen konusunda bize daha ciddî destek ver” diyebilir; “Silâh satışını arttır” diyebilir. Yani Suudi Arabistan’ın belirli talepleri olacak. Amerika’nın talebi ne? Benim görebildiğim kadarıyla bir tâne temel talebi var: OPEC’te üretimi arttırın, petrol fiyatları düşsün. Yani bunu Suudi Arabistan yapar mı? Yapabilir, ama geçici olur. Yani OPEC’teki üretim artışı birdenbire kalıcı bir durum yaratmaz; çünkü enflasyonun tek nedeni de petrol fiyatları değil, ama Biden’ın yapacağı bu gezinin ana odağı Veliaht-Prens Muhammed bin Salman ile yapacağı konuşma ve bir şekilde bu talebi dile getirecek olması: “OPEC’te bize yardımcı olun, şu anda yapmanız gereken, dünya ekonomisi için petrol üretimini artırmak. Rusya OPEC+ bir mekanizma var. Rusya ile bir şekilde aranızda mesâfe koyun”.  O çok zor tabii; çünkü Rusya da büyük bir petrol üreticisi. Bu arada Biden’ın yapmaya çalıştığı başka bir şey: Rus petrolünün fiyatlandırılmasını değiştirmek. Yani: “Rus petrolüne farklı bir fiyat koyalım, diğer petrollere farklı bir fiyat koyalım”. Bunu G7’de konuştular; ama tam mekanizma üzerine anlaşamıyorlar, bana göre ekonomik olarak da çok feasible (gerçekleştirilebilir) bir şey değil bu. Ama Amerika bir şekilde Rusya’yı izole etmeye çalışıyor OPEC içinde. Çünkü OPEC+ dediğimiz mekanizmanın içerisinde bir de İsrail’e gidecek. Bir Amerikan başkanının İsrail’e gitmemesi mümkün değil. Suudi Arabistan ile İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ile İsrail’in yaptığı gibi o İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde normalizasyonu bir başlatabilselerdi, bu Biden açısından çok daha face saving (durumu kurtarmak) olurdu. Yani bir şekilde, “Bakın, gittim, İsrail ile Suudi Arabistan’ı bir araya getiriyorum” diyerek târihî bir gün fırsatı olurdu. Buna uğraştılar, yapamadılar; ama yaklaşıyor yani Suudi Arabistan-İsrail ilişkileri…

Ruşen Çakır: Bu arada İsrail’de hükûmet…

Ömer Taşpınar: Evet, İsrail son beş yılda dördüncü kez seçime gidecek gibi gözüküyor. Naftali Bennett değil, şimdi Yair Lapid oldu galiba başbakan. Orada Netanyahu geri gelecek mi gelmeyecek mi tartışması var. Netanyahu da onların Erdoğan’ı ya da Trump’ı diyelim. Bir türlü uzaklaşmıyor. Yani sürekli kaybetse bile geri geliyor hemen. Ve İsrail siyâseti zor bir dönemden geçiyor; istikrarsızlık, ekonomik kriz var. Bir türlü, Suriye, Hizbullah meselelerini halledemiyorlar. İran konusu çok gündemlerinde. Ve Amerika açısından baktığımızda, Amerika’yı Ortadoğu’ya bağlayan ne dedik en başında? İşte, İran dedik, sonra petrol dedik; üçüncü mesele de bitmeyen İsrail konusu. Yani Filistin meselesi, İsrail meselesi… Her ne kadar İsrailliler Körfez ile anlaşıyor olsalar da, sorun Körfez değil ki, sorun hiçbir zaman Körfez değildi, sorun Filistin meselesi. Ve bugün Filistin meselesini hiç konuşmuyoruz artık. Yani İsrail gidiyor Filistinli gazeteciyi öldürüyor, Amerika ağzını açmıyor. Amerika’nın İsrail’le ilişkileri dünya açısından sorunlu bir ilişki. Amerika açısından konuşulmayan, tabu bir mesele. Yani bütün dünya anlamıyor niye Amerika’nın kendi gücünü İsrail üzerinde biraz kullanmadığını. İsrail Amerika üzerindeki gücünü çok güzel kullanıyor lobileriyle. Ama Amerika manevra alanını kullanmıyor İsrail üzerinde ve Biden gene İsrail’den başlayacak geziye. Ve o beylik lâflar edilecek: “İsrail’in güvenliği bizim için çok önemli” filan diye. Zor bir döneme giriyor İsrail’le ilişkiler; çünkü İran’la nükleer anlaşma olmayacak gibi görünüyor bana. Yani İran ile bir yere gelmiyor, tıkandı ve İran sürekli uranyum oranını artırarak nükleere doğru gidiyor. İsrail’deki bütün o güvenlik teşkilâtı ve istihbârat, yani elinden geldiğinde siber ataklarla, elinden geldiğince yasadışı şeylerle, adam öldürmelerle, işte bu nükleerdeki anahtar bilim adamlarını öldürerek bir yerlere gelmeye çalışıyor; ama geciktirebileceği kadar geciktirdi İran’ın nükleere gidişini. Ve nükleeri elde etmiş bir İran, Amerika açısından İsrail’in saldırması anlamına geliyor. Yani İsrail’le ilişkileri bir şekilde kontrol etmek zorunda; çünkü İsrail İran konusunda Amerika’dan bağımsız olarak tek başına hareket etmeye kalkarsa,, “Ben bunların bir-iki nükleer tesisini vuracağım” derse, bu sefer Hizbullah üzerinden ve Hamas üzerinden savaş çıkar. Yani İsrail, Hizbullah’ın roketleri ve Hamas’ın saldırıları altında kalır ve Ortadoğu, tam Amerika Çin’le konuşayım derken, gene Amerika’nın gündeminde en büyük mesele olarak gelir. Amerikan başkanları hep böyle başlıyorlar: İşte, Çin, büyük stratejiler… sonra ne oluyor? Ortadoğu’da bir kriz bütün gündemi belirliyor. 

Ruşen Çakır: Ömer, son olarak Türkiye’den konuşalım. Sen geçen hafta “Erdoğan kazanır” gibi bir lâf ettin. İzleyiciler merak ettiler, kimileri kızmış sana. Şimdi geçen seneden bu seneye Türkiye’de gördüklerin, yaşadıkların, insanlar vs.. Bir kere önce şunu söyleyeyim: Sen şimdi Amerika’da para kazanan birisi olarak Türkiye’ye geldiğinde krallar gibi yaşıyor musun?

Ömer Taşpınar: Geçen yıl nasıl yaşıyorsam öyle yaşıyorum. Ben zannediyordum ki “Türk lirası çok değer kaybetti, bizim alım gücümüz çok daha fazla olacak”. Tabii enflasyon o kadar artmış ki, geçen sene dolarla ne yapabiliyorsak bu yıl da o kadarını yapabiliyoruz. Yani bu birdenbire Türkiye’nin çok ucuzladığı anlamına gelmiyor. Niye? Çünkü % 100’lük bir enflasyon gerçeğiyle karşı karşıya… Böyle bir ülkede Tayyip Erdoğan neden kazansın? Kısa cevap: Muhâlefetin başarısızlığı nedeniyle. Yani ben konuştuğumda, insanlar ekonomik durumdan yaka silkeliyorlar. AK Parti’ye oy vermiş kişiler, “Ben bir daha vermeyeceğim” diyorlar. Genel hava AK Parti’nin gideceği yönünde. Ama birazcık deşildiğinde, yani “Ne olur? Nereye gider? Yani heyecan veren bir lider var mı? Heyecan veren bir politika var mı?” Yok. Ve benim korkum: Tayyip Erdoğan şu anda kamuoyu yoklamalarında düşük gözüküyor olabilir, ama sâhaya çıktığında karşısında olan lidere bağlı olarak performansı çok güçlü bir adam. Belki şu anda eski Tayyip Erdoğan olmayabilir, yani eskiden getirdiği heyecânı getirmeyebilir; ama ben şu hâliyle bile Tayyip Erdoğan’ın sâhaya indiğinde, Türkiye tam ful seçim gündemine geldiğinde, şu anki kamuoyu yoklamalarına göre % 10 artırabileceğini düşünüyorum. Öyle de oldu genelde. Yani kamuoyu yoklamaları genelde biraz geride gösterdi, sonra artırdı. Bir de şu var: Hâlâ Tayyip Erdoğan’ın elinde para pompalayacak mâlî politikalar var. Ne yapar? İşte, artırdı şimdi asgarî ücreti. Daha da artırır. Yani bir şekilde para pompalar daha fazla. Enflasyon %150’ye çıkar. 

Ruşen Çakır: Ama pompalayacak parayı nerden bulacak?

Ömer Taşpınar: Enflasyon %150 olur. Yani %100 olmuş, %60 olmuş, 70 olmuş, 150 olmuş çok önemli değil. Seçim öncesi büyük bir para basar. Para basma… yani oraya gidiyor zâten. Türkiye deli gibi borçlanıyor, para basıyor. Dışarıdan para almaya çalışıyor. Yani bir şekilde, bana göre üç dört ayda yaratacağı bir ivmeyle karşısındaki rakibe göre öne geçebilir. Bir de yapısal bir konu var Türkiye’de. Muhâlefetin seçimi kazanması için Kürtler’le daha ciddî bir ortaklık içinde olması gerekiyor. HDP ile ciddî bir ortaklık içinde olması gerekiyor. Ben CHP’de bunu göremiyorum, İYİ Parti’de hiç göremiyorum; ama böyle konsolide olmuş, güçlü bir muhâlefet bloku, HDP’yi alan yok. Herkes zannediyor ki Kürtler mecbûren gelecek buraya. Yani bunlar olmadığı için gelmeyebilir Kürtler. Orada da bir şeyler çıkarabilir. Abdullah Öcalan ile konuşmaya çalışabilir. Yani bana göre çok ciddî olacak bir şey değil ama, yani gördüğüm kadarıyla, şu bir ay içinde konuştuğum Kürtler’in hayal kırıklığını da görmek lâzım. Yani onları çantada keklik görme, “Nasıl olsa bir şekilde gelecekler bize” diyerek CHP’nin mesâfe koyması… Kürtler CHP’yle ilgileniyorlar, istiyorlar, ama CHP yeterince ilgilenemiyor. Niye? Milliyetçilik nedeniyle, hâlâ bir ulusalcılık nedeniyle. Bütün bunlar benim de muhâlefete olan heyecânımı azaltıyor. Bir kere bir lider yok ortada yani.

Ruşen Çakır: Adayı kastediyorsun, cumhurbaşkanı adayını mı söylüyorsun?

Ömer Taşpınar: Evet. Ve bir liderden bahsediyorum. Yani tamam, Kılıçdaroğlu bir lider olabilir; ama bir şekilde aday olup bir projeyle çıkması gerekiyor: “İlk 100 gün şunu yapacağız, yani ekonomide şu adımları atacağız”. İnsanlara heyecan getirecek bir muhâlefet yok. Millet yaka silkiyor, AK Parti’den bunalmış durumda; ama yani “Şu da gelsin ve toparlasın” diyeceği bir insan yok. Bu ortamda Tayyip Erdoğan tekrar bir, “Yani yaparsa gene o yapar, düzeltirse gene o düzeltir” durumu yakalayabilir önsezisi içindeyim. O nedenle ben hâlâ kazanabilir diyorum. Kazanma ihtimâli azalıyor, orası kesin. Fakat bana göre, “Tayyip Erdoğan bu seçimleri kaybetti ve Türkiye artık post-Erdoğan döneme girdi” demek için çok erken. Hâlâ kazanabilir. Kürt meselesinde muhâlefetin gösterdiği performans, Selahattin Demirtaş’ın bir şekilde hâlâ içerde olması, onunla yeterince entegre olmuş bir muhâlefetin çıkmaması, onların çantada keklik gözükmesi… %10-15’lik bir bloktan bahsediyoruz. Bunu görmeme lüksü yok. Yani birinci turda herkes kendi adayını belirleyecek. İkinci turda birdenbire herkes bir araya gelip Tayyip’in karşısına çıkacak. Ya, İstanbul’u nasıl kazandı muhalefet? İstanbul’da böyle birinci tur, ikinci tur falan olmadı. Birinci seçimde yakındı, ikincisinde büyük bir farkla geldi; ama arada çok ciddî bir zaman dönemi vardı. Şimdi iki haftada birdenbire Türkiye… ilk kez bu seçimle geliyor değil mi? Yani birinci turda kazanamazsa Erdoğan, ikinci turda bütün Kürtler’in, bütün muhâlefetin entegre olması lâzım. Eh, ortada böyle bir durum yok henüz; yani çıkmış, entegre olmuş, konsolide olmuş bir muhâlefet yok. Bir aday yok. Kılıçdaroğlu kendisi aday olacak diyor. O konuda biraz ben şaşkınlık içindeyim. Tabii ki hak ediyor aday olmayı. Ama kamuoyu yoklamalarına baktığımızda da ondan daha ileride olabilecek bir sürü insan var. Parti içinde de var, muhâlefette de var. Yani bütün bunlara baktığımızda, sanki hâlâ Tayyip Erdoğan bir şey yapıp kazanabilir gibi geliyor. Bundan, o nedenle geçen hafta öyle dedim.

Ruşen Çakır: Eyvallah. Ömer çok sağol. Stüdyoda da nasipmiş yapmak. Sana iyi yolculuklar, ama haftaya Washington’dan bağlanacaksınız değil mi?

Ömer Taşpınar: Bağlanırız, evet.

Ruşen Çakır: Devam edeceğiz, evet, Gönül Tol bu hafta olamadı. Haftaya her birlikte yeni bir “Transatlantik”te karşınızda olacağız diye umuyorum. Ömer Taşpınar’a teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus