Sevilay Çelenk yazdı: HDP’nin kuyruğuna takılma(ma) sendromu

Gülşen’i tutukladılar. Sedef Kabaş’ı tutuklatan savcı Gülşen’i de 25 Ağustos Perşembe günü tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk etti ve sanatçı tutuklandı. Çünkü Gülşen, nisan ayındaki bir konser esnasında arkadaşlarıyla konuşurken, biri hakkında “İmam Hatip’te okumuş daha önce kendisi, sapıklığı oradan geliyor” diye söz etmiş. Bu şahıs nezdinde “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” gerekçesiyle dört ay sonra tutuklanmasına ihtiyaç duyulmuş. Biliyorsunuz “halk” olarak anılan toplum kesimleri kolaylıkla kin ve düşmanlığa sevk edilebilir. Arkadaşlar arasındaki bir şakalaşma sonucunda bile galeyana gelebilir. Bu tür linç ve galeyan olaylarını engelleme ve önlem alma konusunda da sağ popülist iktidarların tebrik edilmeyi hak eden muazzam bir sicilleri var zaten…

Gülşen tutuklanacaktı tabii ki… Fakat yine de mesele Gülşen’in yaptığı konuşmanın hoş olmayışı değil aslında. AKPMHP hukuksuzluk imparatorluğundan korkmayan ve ipince bedeniyle sahnede özgürce salınarak şarkılarını söyleyen tüller içindeki Gülşen resmen ödlerini koparıyor. Kimse kusura bakmasın, bu tutuklama karşısında, “Gülşen’in sözlerinden ben de incindim” diye söze başlayanlara da pek sempati duymuyorum. Toplumun en az yüzde 10’unun oyunu alan bir partinin üyelerine ve seçmenine akşam sabah her tür makamdan ve mecradan en ağır hakaretler yağdırılıyor. Onlarla birlikte inciniyor musunuz, bunu söyleyin. Gülşen’in söylediğini ciddiye almazsın, ne bileyim densiz filan dersin olur biter. Bunca kutuplaştırılmış, şaşkına döndürülmüş bir toplumda arkadaşlar arasında konuşurken farklı konularda “densiz” laflar etmeyen kaç kişi var? Sadece etrafta bunu kaydeden bir kamera bulunmuyor, hepsi bu.

Yazık bu ülkeye. Vallahi… Başka türlü bir başlangıç yapamadım. Başlığı HDP’den attım ama yazıyı Gülşen olayıyla yarıladım. Gerçi siyaset sahnesinde hiçbir şey bir diğeriyle ilişkisiz değil… Memlekette başka neler olmuş diye sosyal medyaya bir bakayım dedim. Karşıma bir iki gün evvelki Sosyalist Güç Birliği İttifakı’nın kurulduğu haberi çıktı. Seçimlere on ay kala kurulmuş ve toplum genelinde yüzde 1’lik bir desteğe ulaşması ihtimali bile çok düşük olan bir ittifak. Haydi diyelim meseleleri yaklaşan seçim değil, daha uzun erimli ve demokratik dönüşüm filan gibi daha yüce bir amaç söz konusu. O zaman yapılan ortak açıklamadaki birinci başlığın anlamı ne? “Ülkenin ve halkın geleceği hakkında tüm kararların, yerli ve yabancı sermaye ile gericiliğin ve emperyalizmin çıkarlarını temsil eden, siyasi iktidarın tek bir kişide toplandığı bu ucube rejim ortadan kaldırılmalıdır…” Eyvallah, fakat bu başlık da her şeyden evvel on ay sonraki seçimi işaret etmiyor mu? Öyleyse seçim yaklaşırken sol muhalefeti genişletmek yerine niçin ayrışarak daraltmak seçiliyor. Haberle ilgili yorumların birçoğu bu ittifakın HDP’den uzak durma ittifakı olduğunu söylüyor ki linkten de hatırlayacağınız üzere haksız da değiller. Bizim oralarda dendiği gibi, “Heyran heyran ne kadar istiyorsan o kadar uzağa git.” Vatan Partisi de beraberlerinde gitse dört başı mamur bir ittifak olacak bence.

Yeniden anlaşıldığı üzere, “HDP’nin kuyruğuna takılmama” sendromu her şeyin önüne geçiyor. Sorun şu ki HDP’nin bir kuyruğu yok. Ama adı üstünde bir “sendrom”dan söz ediyoruz. Bilebildiğim kadarıyla psikolojik düzeyde tecrübe edilen sendromların birçoğunda takıntılı davranış ve düşünceler söz konusu oluyor. Yani takıntı ve obsesyon gerçekliği iptal ediyor.

HDP’nin olmayan kuyruğu da tıpkı “Kuyruklu Kürt” sanrısı gibi gerçekliğin yerini almış durumda. Olmayan kuyruğun göz çıkarması, gerçeklikle bağın kopması söz konusu. Emekten, halktan yana olduğunu söyleyen siyasetlerin seçmen tabanının bunca yıldır varla yok arasında gidip gelmesi başka türlü mümkün mü? Bir türlü tabandan yükselen ve kendi tanımlarıyla “gericiliği,” “ucube rejimleri” sona erdirecek bir dinamik yaratılamıyor. Bu dinamiğin kurulabilme anlarında derhal sahne alan “ayrı duruşlu” bir taife var. Bu kez de bu ayrışma HDP, TİP ve diğer sol partilerin oluşturduğu ve kayda değer bir seçmen tabanına sahip, yaklaşan seçimler karşısında gerçek bir heyecan ve dinamizm yaratma ihtimali olan ittifakın ortak açıklamasının hemen öncesine denk geldi. Ne diyelim, kötü tesadüf mü diyelim? 

HDP’ye yöneltilen pek çok eleştirinin cevabını parti yetkilileri her gün vermeye çalışıyor. En çok da bunca zulme ve hak gasbına rağmen güç kaybetmeyen taban desteği ile cevap veriliyor. Selahattin Demirtaş’ın Diken’deki son yazısı “HDP’nin Türkiye partisi olmadığı” yönündeki takıntılı ithamı da izan sahibi olanlar bakımından yerle yeksan edecek kabiliyetteydi. Yüksek bir entelektüel ve duygusal zeka ürünü bir yazı olduğunu düşündüm naçizane. Çok iyiydi gerçekten. Sağ olsun. Var olsun. 

“Yazık bu ülkeye” derken gözümün önünde başka bir tablo var esasen. Duygusal zeka meselesini o tabloya maruz kaldığım saatler boyunca uzun uzun düşündüm. BaBaLa TV’de Oğuzhan Uğur’un sunduğu Mevzular Açık Mikrofon programından söz ediyorum. Programın ikinci bölümünün konuğu HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’ydu. Tabii kimse Gergerlioğlu’nun “fiziken” de gözünü oymaya çalışmadığı ve katılımcılar sorularını sorup moderasyonun koyduğu kurallara uyduğu için muhtemelen epeyce takdir de toplayan bir program oldu. Fakat maalesef programa katılan gençlerin empati kurma, söyleneni anlama ve sezme gibi duygusal zekadan beslenen bir “müzakere yetisi” göstermeleri bakımından sonsuz umut kırıcı bir programdı. Sloganlardan, kırk yıllık klişeler ve hamasetten hiç vazgeçilemedi. HDP’nin kuyruğuna takılmama sendromuyla da ifade etmeye çalıştığım, takıntılı Kürt sorunu kavrayışının bir milim olsun uzağına gidilemedi. Sonsuz sabır, sonsuz kabul ve anlayışla soruları dinleyen ve tam dört saate yakın bir nefret bombardımanı altında meseleyi sosyolojik olarak kavrama gerekliliğine işaret etmekten vazgeçmeyen, barıştan söz eden, çatışmayla daha fazla gidilecek bir yer olmadığını anlatmaya çalışan Ömer Faruk Gergerlioğlu’na dön dolaş sordukları sorular, Kürt siyasetçilere televizyon programlarında kırk yıl evvel sorulan sorularla tıpatıp aynıydı. 

Ömer Faruk Gergerlioğlu’na Kürt sorunu diye bir şey olmadığını, Kürtler’in hiçbir ayrımcılığa uğramadığını, cumhurbaşkanı bile olabildiklerini sonsuz ve temelsiz bir özgüven ve aymazlıkla anlatıp durdular. Oysa Barack Obama başkan olabildi diye ABD’de artık ırkçılık ve siyahlara yönelik ayrımcılık olmadığını söyleyebiliyor muyuz? Üstelik kendisi susuyorken bile konuşan bir “siyahlıkla” geldi o makama. Siyahlığı ortada, gizlenemez, sessiz bırakılamaz bir gerçekti. Buna rağmen elbette Obama’yı başkan yaptılar diye ABD’de ırkçı ve ayrımcı tutum ve politikalar otomatik olarak son bulmadı. Oysa Türkiye’de Kürtlüğü’nü gözlerden silmeden, değil cumhurbaşkanı, hiçbir şey olamazsın. “Kürtler milletvekili oldu” deyip durdular. HDP’li vekillerin ve belediye başkanlarının seçilmelerinin hemen ardından suçlar icat edilerek cezaevlerine doldurulmuş olduklarını akıllarına bile getirmediler.

Ayrımcılığın öznesi olmayanların çıkıp da bir toplum kesimine, bir etnik, dilsel ya da dinsel topluluğa ya da cinsel yönelime karşı “Hiçbir ayrımcılık yoktur” diyebilmesi gerçekten düz anlamıyla ayıptır ya… Birisi bütün ömrünü bir ayrımcılığın göbeğinde yaşıyor ve sen çıkıp diyorsun ki “Hayır, ayrımcılık gördüğünüze katılmıyorum, hiçbir ayrımcılık söz konusu değil”. Ama ayıp mayıp bilmiyorlar. Bir katılımcı ürkütücü bir özgüvenle, Abdullah Çatlı’ya referans vererek çözüm sürecini destekleyen aktörlerin kafasına sıkılması gerektiğini söylüyor ve alkışlanıyor. Biri Ömer Faruk Gergerlioğlu’na İstiklal Marşı okutmaya çalışıyor… Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. Ardı ardına şöyle sorular sıralanıyor:

 –Neden HDP’den aday oldunuz. Barış savunmak HDP’ye mi kaldı?

Taktığınız at gözlükleri size bunu söyletiyor.

-Türkiye devletinden nefret ediyorsunuz (belli ki) o zaman neden hukukundan yararlanıyorsunuz… Neden vekilsiniz… Neden elinize silah alıp dağa çıkmıyorsunuz?

Programın sunucusu Oğuzhan Uğur anadilde eğitim konusu konuşulurken, bu konunun güçlüğünü ve hatta imkansızlığını işaret etmek üzere, “Bir köyün Kürtçesi’yle başka bir köyün Kürtçesi bile aynı olmuyor” diyor. Sanki bir köyün Türkçesi’yle diğer köyün Türkçesi aynıymış gibi… 

Konuşanların birçoğu adeta birer sömürge valisi gibi. Üstelik Ömer Faruk Gergerlioğlu Kürt bile değil… Bu ülkede ayrımcılık yok diyenlerin bu programı izlemesi lazım diyeceğim ama orada olan bitenin mahiyetinin kavranacağından da emin değilim… 

Gergerlioğlu’nun ne istediği, neyi savunduğu, ne yapmaya çalıştığı katılımcıların umrunda bile değil. Cepteki soruları arka arkaya sıralayıp cevap üzerine üç saniye bile düşünmemeyi, hatta dinlememeyi marifet sayıyorlar. Açıkçası şunu düşündüm. Kürtler’e olan olmuş zaten, bundan fazla da bir şey olmaz. Fakat bu empati ve bu izan yoksunluğu böyle kuşaktan kuşağa aktarılıp durursa, olan ülkenin geri kalanına olur. Nitekim son yirmi yıldır yaşananlar da bunu gösteriyor. 

Sadece bu program değil tabii. Memleket sathında genel tablo bu. Tutturmuşlar “Kürtler AKP’yi destekliyor, Kürtler laikliği sahiplenmiyor” diye. O kadar temelsiz, o kadar sosyolojik bir okumadan nasiplenmemiş ithamlar ki insan nereden başlayacağını şaşırıyor. Kürtler’in en zayıf ihtimalle yüzde 50’si HDP’ye oy veriyor. Tabii ki ayrımcı ve ırkçı reflekslerle Kürtler’e bakanlar, orada tornadan çıkmış gibi bir “kitle” görmeye çok meyyal olsa da Kürt toplumu da bütün diğer toplumlar gibi politik görüşleri bakımından belirli bir heterojenlik içeriyor. Sadece AKP’ye değil, yüksek oranda CHP’ye ve belirli oranda İYİ Parti’ye meyledenler de olabiliyor. Bu çok normal. Fakat bir arkadaşımın dediği gibi başkent Ankara’yı neredeyse otuz yıl Melih Gökçek ve AKP’li belediyelere, İstanbul’u yine yirmi beş yıl Erdoğan ve AKP yönetimine bırakmış ve toplumsal meselelerde sonsuz sekterlikleri olan bir toplumda, hâlâ Kürtler ve laiklik hakkında ileri geri konuşulabiliyor. Bütün zor ve zorbalığa rağmen son seçimlerde belediyelerinin 65’ini AKP’ye vermemiş Kürtler’e diyorlar bunu. Laikliği sadece başını açmakla, giyim kuşamla, yiyip içmekle ilişkili bir şey sanıyorlar. Mevzular Açık Mikrofon programında söz alanların hiçbiri AKP’li değildi sanırım. CHP’li ya da İYİP’li filan muhalif gençlerdi çoğu. Fakat “laik” düşüncenin esamisi okunmuyordu orada. 

Devleti -sanki icraatları karşısında yirmi yıldır hop oturup hop kalkılan AKP de “devlet” değilmiş gibi- yurttaşların, hakların ve özgürlüklerin önüne tıpkı “din” gibi koyan, kırmızı çizgi ilan eden, eleştirmeyen, eleştireni hainlikle suçlayan zihin yapısıyla laikliğin ne alakası var? Hepsi aynı dogmanın suyu… Programın katılımcıları arasındaki gazeteci Özlem Gürses de bu tablodan milim sapan bir anlayış ortaya koymadığı gibi Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Kürt sorunu ile bir Türk olarak ilişkilenme ve empati geliştirme deneyimini sonsuz sabırla ve hekimliğinden örneklerle açıklama çabasını, “romantiklik” olarak küçümsedi ve alenen hiçbir şey anlamadı…

Sanki Gergerlioğlu’nun o klişe soruları ve sloganları karşılamak için deneyimden, hekimlikten, insan hakları mücadelesinden söz ederek duygusal zekaya seslenen bir konuşma yapmaktan başka bir seçeneği varmış gibi. Özlem Gürses sık sık terör, uyuşturucu kaçakçılığı, silah kaçakçılığı ilişkisinden söz edip durdu. Buradan sorular sordu. Sanki devlet şiddeti, devletlerin bu “terör, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı” denkleminin neresinde durdukları konuşulmadan bu konular konuşulabilirmiş gibi… Sanki sorulan sorulara özgürce, rasyonel ve çekincesiz bir müzakere içinden cevap verilebilirmiş gibi. Sanki bir televizyon programında konuşmak Tahir Elçi’nin hayatına mal olmamış gibi…

Böyle gelmiş böyle gider de diyemiyoruz. Artık gitmiyor çünkü. Gerçekten de yazık bu ülkeye…

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus