Aydın Selcen yazdı: Kamaşma, yağma, çullanma, yılışma

Başlığa aldıklarım bana göre içinde çeyrek yüzyıla yakın bir süredir debelendiğimiz kara düzenin dört temel unsuru.  

Canetti’nin ünlü kitabından ödünç aldığımız “körleşme” (belki “kamaşma” terimi daha doğru betimliyor olanı, “göz kamaşması” anlamında), kitlelerin yığınlaşmasını, toplumun önemli bir bölümünün güruhlaşmasını, belki (bir zamanlar Kadri Gürsel’in yerinde tanımlamasıyla) “toplam” durumuna dönüşmesini anlatıyor: Çoğunluğun çoğulluğa sırtını dönmesi; umursamaz, vurdumduymaz tutum benimsemesi. Güdülmekten neredeyse haz alır hale gelmesi. 

Bizim AKP boyunduruğunda yaşadıklarımız alelusul bu iki dünya savaşı arasında Avrupa’nın atlattığı badirenin şark versiyonu. Kamaşma var işin içinde ama daha çok devlet eliyle sersemletme; bunun yanı sıra yağma, çullanma, çöktürme ve bence daha çarpıcı olanı yılışma boyutlarını da içeriyor. Hani şu TBMM’deki oylamada kahkahalar atarak topluca oy kullanan iktidar milletvekillerinin verdiği resim bu yılışma durumunun pek güzel bir dışavurumu.

Ama bu kadar değil: Çiğdem Toker’in, o kendine özgü ve benim gibi “hırtlığa hırtlıkla karşı çıkma” eğiliminde olanların düzeyine inmeyen zarafetiyle, “asgari mahcubiyet” başlığıyla öne çıkardığı da bunun bir parçası. Toker, maliye bakanı Şimşek’in yolsuzlukta düşülen sekizinci liglere hiç değinmeden, asgari ücrette tutunulan liglerle karşılaştırma yapmasını teşhir ediyor yazısında.

İşte “yılışma” dediğime bir örnek Şimşek’in tutumu. Propaganda müdürü Fahri’yi saymaya gerek yok. Kibri dağları zirvelerinden binlerce avroluk trink galata takım elbiseleriyle ders veren sözcü Çelik de var resimde. Arabadan inişi, uluslararası toplantılardaki anlamlı sessizlikleri, bakışı, duruşu nice doktora tezlerine konu olmuş hariciye vekili Fidan’ın dağıttığı yargılar yine bu kalemde. Neden?

Çünkü Açık Radyo’nun yayın lisansını RTÜK “zart” diye iptal edebiliyor. Radyo açık, devlet kapalı. Başkentin göbeğinde işlenen Sinan Ateş cinayeti davasında, başta tutanak değiştirme, mahkemede yaşananlar ortada. Osman Kavala’nın yeniden yargılanma kararının reddinin mürekkebi kurumadı. LGBTI yürüyüşünü engelleme telaşıyla (“hepimizi ibne yapacak bunlar!”) metro duraklarını kapatmak, Taksim Meydanı’nı ablukaya almak meydanda. Hakkâri’ye kayyum atanmasını pek de güzel “yedirmek” de var. Ankara-Kayseri hattında Tapu Kadastro’nun uçağına dolmuş seferi yaptırmasıyla tanıdığımız Özhaseki’nin “boğazından haram lokma geçmemesi” gerekçesiyle istifa etmeyi becermesi de.     

Kamaşma, çullanma, yağma, çöktürme, yılışma derken aslında düzenin yozlaşarak göçmesini anlatıyoruz. Aron’un rejimin çözünmesi (“décomposition du régime”) olarak tanımladığı durum bu. Öyleyse kendiliğinden yıkılacak, yıkılmakta olan ve yıkılışı giderek ivmelenen bu çatıya payanda olmaya gerek var mı? Böyle davranmak, “hepimizin aynı çatının altında, aynı yapının içinde” olduğumuz, dolayısıyla sorumluluk paylaşmak ve devlet insanı ciddiyeti gerekçesiyle doğrulanabilir mi?

Daha önce şimdiki normalleşmeye benzer iki ayrı istişare süreci yaşanmıştı. 7 Haziran sonrasında istikşafi görüşmeler adı altında Bay Kemal uyutulup, tekme tokat 1 Kasım’a vardırılmıştık kan revan içinde. Barış Süreci, Demirtaş’ın “Seni Başkan Yaptırmayacağız” çıkışıyla toprağa gömülmüş ve Demirtaş da zindana tıkılmıştı. Bu defaki de yine reisin normalleşme adı altında CHP’yi yumuşatma, evcilleştirme, uysallaştırma çabası. 

Bu, işine öyle geldiği için, yola getirme. Hangi yoldan gidileceğini reis belirleyecek. O yola girilip tıpış tıpış yürüme, “ilerleme” kabul edildiğinde yine reis muhalefete bazı “şeyler” bahşedecek lütfedecek, bazı ödüller verecek. “Yol yoksa bulunur, bulunamıyorsa yeni yol açılır” diyerek yola çıkan CHP de kısa yoldan yola getirilmiş olacak. Kıvama geldiğinde koalisyon ortağı olarak MHP’nin yerini almaya hak kazanacak.  

Diyeceksiniz ki sen bunları bırak, bize Suriye (filan) anlat. E kaç ay önceydi, çok da zaman geçmedi, hep birlikte Irak’a yeni harekât diye ıspasmozlu histeri nöbetleri geçirilirken aciz amadeniz sorulara cevaben “bir şey olmaz, oyuna devam” dediğinde dudak büktüydünüz. Şimdi Erdoğan kendi ağzından Astana dönüşü uçakta “Gelişmeler olgunlaşmadan, belli bir noktaya gelmeden şu anda böyle bir adımı atacağız demek yanlış olur.” diyor.

Yani ne demek? Yani şu demek: Bu ölümcül laubalilik girdabında ortada anayasa, hukuk, devlet kalmamıştır. Yönetim tümüyle keyfidir. Tek mantığı da yönetimin sürmesidir, ömrünü uzatmaktır. İletişimden anlaşılan da yılışmadır. Dolayısıyla bu koşullarda, bu ortamda herhangi bir konuda ciddi bir değerlendirme yapmak mümkün değildir. Hatta “ciddiyetle değerlendirme yapıyor” pozları takınmak da bu başıbozuk yönetimin değirmenine su taşımak olur. Öyleyse beyhudedir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.