Çerçeve yasayı ne DEM ne Öcalan gördü, sıradaki adımı Erdoğan belirleyecek. Off-the-record bir toplantıdan notlar — ve hâlâ bitmeyen bir umut.
Geçen hafta Ayşegül Doğan’ın ofisinden davet geldiğinde, “artık sorunu konuşacağız herhalde” diye düşünmüştüm. Kapalı bir grupla süreci ve gelinen noktayı konuşmak, karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak üzere bir toplantı düzenlenmişti. İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan, HDP Eş Genel Başkanı Sultan Özcan, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ve DEM Partili Milletvekili Saruhan Oluç oradaydı. Toplantı off-the-record yapıldığı için aşağıdaki alıntıları isim belirtmeden aktarıyorum.
Ben bir sorun olduğunu, bunun adının konulacağını ve sonrasında izlenecek yol haritasının paylaşılacağını düşünerek gitmiştim. Yanılmışım. Birer ikişer cümleyle açılış konuşmalarını yaptıklarında fark ettim ki karşımdaki siyasetçilerin kitleleriyle bağı ve sorunun derinliğine olan şahitlikleri, umutlarını yitirmelerine engel oluyor. Bana göre sorun olabilecek başlıkları, umutlarının büyüklüğü nedeniyle görmezden geliyorlar.

Taslağı kimse görmedi
En somut örneğim “çerçeve yasa”. Beklenti, yasanın Meclis kapanmadan bir iki hafta içinde çıkması. Barış sürecine önemli katkı sağlayacağı, dağdakilerin inmesinin zeminini hazırlayacağı, cezaevindeki bazı isimlerin tahliyesini sağlayacağı yönünde beklenti yüksek.
Ama sorduğumda ortaya çıkan tablo şu: Yasayı AK Parti kurmayları hazırlıyor. DEM’liler taslağı görmemiş. Israrla sordum, Abdullah Öcalan gördü mü diye — “bildiğimiz kadarıyla o da taslağı görmedi” yanıtını aldım.
İçeriğini biliyor musunuz diye soruldu: “Bizimle paylaşılmadı” dediler. Öncesinde bir müzakere var mı diye soruldu: “Doğrudan olmadı.” Sizin çalışmanız onlara gitti mi diye soruldu: “Biz bir çalışma hazırladık ama onlar vermeyince biz de vermedik. Çeşitli diyaloglarda içerik konuşuldu ama resmî değil.”
Yani şu an masada olan: bir tarafın hazırladığı, diğer tarafın görmediği bir taslak. Ve bu taslağın Sakarya’da toplanacak AK Parti istişare ve değerlendirme toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunulacağı söyleniyor. Ondan sonra taraflarla paylaşılacak. Önce Erdoğan görecek, sonra İmralı ve dolayısıyla DEM tarafı.
Bir not daha: Yasa taslağı İmralı’ya gidecek ve Abdullah Öcalan bir yol haritası belirleyecek. Bu yol haritasına göre dağdaki isimlerden kimin Türkiye’ye döneceği, kimin dönmeyeceği Öcalan tarafından belirlenecek.
Umut ya da inanç tam burada devreye giriyor. Erdoğan’ın süreçten vazgeçmiş olma ihtimali, önüne gelen taslağı elinin tersiyle itme ihtimali ya da İmralı ve DEM’in kabul etmeyeceği bir tasarının ortaya çıkma ihtimali — bunların hiçbiri masada konuşulmuyor.

Öcalan’ın malikanesi
Umarım bir bildikleri vardır ve ben yanılıyorumdur diye düşünmeden edemedim, ama sormadan da edemedim. Sorumu ve aldığım yanıtı olduğu gibi paylaşıyorum:
Sordum: Süreç çeşitli hassasiyetlerden dolayı şeffaf yürütülmedi. Buna bağlı olarak da toplumsallaşmadı. Bu da bugün en büyük sorun — yasa çıksa bile sonrasında karşılaşılabilecek bir sorun. İki yılda tek bir kişi ölmedi, ama toplumun, özellikle de Türklerin büyük bir bölümü ölümlerin durmasını değil, Öcalan’ın yeni malikanesinin kaç metrekare olacağını konuşuyor. Sessizlik beraberinde manipülasyonu ve dezenformasyonu getirdi. Erdoğan gibi toplumsal tepkilere ve anketlere çok önem veren, seçimi kazanmak için her şeyi yapmayı göze alan bir lider masayı devirirse, B planınız var mı?
Yanıt: Sürecin toplumsallaşmadığının farkındayız. Yasa çıktıktan sonra zorluk bu nedenle daha çok olacak. Habur örneği hep akıllarda. İktidarın ne yapacağını bilmek zor, ama B planımızın ne olduğunu biliyoruz. B planı silahsız çözüm için mücadeledir. Bunu Öcalan da örgüt de söyledi. Silah değil, siyaset eksenli bir çözüm için mücadele devam edecek.
Güvensizlik
Bir de şunu fark ettim: DEM iktidara güvenmiyor, iktidar örgüte güvenmiyor, örgüt kimseye güvenmiyor — ama herkes Öcalan’a ve Bahçeli’ye güveniyor.
Karşımda oturan siyasetçilerden en kıdemlisi, Devlet Bahçeli’nin sürece olan inancını anlatırken gözünde bir ışık belirdi. Aynı etkiyi Öcalan’la karşılaştıklarında da yaşadığından eminim.
Fazlasıyla karamsar girdiğim toplantıdan, umutla değilse de azimle çıktım. Bu sorunun çözümü için hâlâ birilerinin bu kadar umutlu olması, sorunları benden daha iyi bilip yine de ısrarcı olması önemli.
Kendilerine de söyledim, burada da yazayım: İki yıldır tek bir kişinin ölmemesi az buz bir şey değil. Belki de son 50 yıldır devam eden çatışmalarda bir ilk yaşıyoruz. Ama bunu konuşamadık, doğru anlatamadığımız için umudu yeşertemiyoruz belki de. O zaman bundan sonra bunu yapmak lazım diye toplantıdan ayrıldım.
Demirtaş sessizliği
Demirtaş’ın durumu da elbette konuşulanlar arasındaydı. “Yakında çıkacak” denildi. Ama bunu söylerken dil de ısırıldı, fark ettim. Zira daha önce de bu konu çok konuşuldu ama hâlâ içerde Demirtaş. Erdoğan ne diyor diye soruldu — yanıt sessizlik oldu: CHP’deki mesele, antidemokratik uygulamalar ve Demirtaş konuşulduğunda Erdoğan’ın yorum yapmadığı, sadece dinlediği aktarıldı. Altı çizilen bir şey daha var: “Tabanımız Demirtaş’ın çıkmasını şart koşuyor.”
Bir de özeleştiri olsun: Toplantıda karşımdaki isimlerden birinin eşi faili meçhul cinayetle öldürüldü, diğerinin babası TBMM’den yaka paça gözaltına alındı. Türkiye’de antidemokratik uygulamalara ve Kürt sorununa sembol olmuş iki örneğin bizzat yaşayanları umutluysa, bizlere onların umutlarını eleştirmek düşmez diye düşünüyorum.
İşimiz gereği söylem ve pratiklerini eleştirir, analiz ederiz. Ama umutları olsun — iyi ki var.














