Yıldıray Oğur, serbestiyet’te “Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde” iyi mi oldu? başlıklı bir yazı kaleme aldı. Pek yapmadığım bir şey yapıp Oğur’un yazısını birçok açıdan eleştirmek istiyorum.

Ama önce neden böyle bir şeye giriştiğimi anlatmak isterim. Öncelikle, Oğur’un yazısının ana ekseni olan “Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” sözünün benim için çok sembolik bir anlamı var. 9 Şubat 1981’de Devrimci Sol’a yönelik operasyonlar kapsamında gözaltına alındım ve 66 gün sonra sıkıyönetim savcılığına sevk edilip tutuklandım. Siyasi Şube’deki sorguların bir aşamasında benim “teorik düzeyimi ölçmek için” bir işkenceci “söyle bakalım ‘Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde’ ne demek?” diye sordu. Bilemedim. Bunun üzerine benimle dalga geçti. Daha sonra hücreye indiğimde diğer arkadaşlara sordum ve birisi bunun Mahir Çayan’ın bir sözü olduğunu söyledi. Çayan’ı satır satır okumuş birisi olmama rağmen bu cümle aklımda kalmamış ve meğer o sıralarda Devrimci Sol’un üst düzey isimleri arasında bu söz epey revaçtaymış.
Yıllar sonra Çayan’ın bu sözünü ufak bir değişiklikle başlığa çıkarıp (Ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde) 21 Şubat 2011’de bir yazı kaleme aldım. Bundan üç yıl sonra, 2 Mayıs 2014’de yine Vatan Gazetesi’nde “Aynılar ayrı yerde, ayrılar aynı yerde” başlıklı bir başka yazım çıktı.
Nihayet 1 Aralık 2017’de Medyascope’ta “Ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde: Hepimiz aynı gemide miyiz?” başlıklı bir yayın yaptım.
Aynı tarihlerde o sırada Twitter diye bilinen X’te bu sözü uzun bir süre sayfamda sabitledim.

Linççi linççiyi gözünden tanır
Nitekim siyasetbilimci Berk Esen, çarşamba günü grup toplantısı öncesi Erdoğan ile tokalaşmamı bir fırsat gibi görüp attığı tweet’e bu sözü koydu.
Zaten Oğur da girişinde söz konusu yazıyı, Esen’in de öncülerinden olduğu bana yönelik linç kampanyasından hareketle kaleme aldığını vurguluyor.
Bu arada hatırlatmamak ayıp olur: Ergenekon-Balyoz döneminde Oğur, Mehmet Baransu, Kurtuluş Tayiz, Fuat Uğur, Rasim Ozan Kütahyalı gibi yol arkadaşlarıyla birlikte -adlarını hatırlayamadığım diğerleri kusura bakmasın- benim de dâhil olduğum, kendileriyle birlikte Fethullahçıların kayığına binmemiş olan gazetecileri linç etme konusunda fazlasıyla şehvetliydiler. İlginç olan, bunlardan Baransu dışında hiçbirinin herhangi bir bedel ödememesi; “kullanışlı aptaldık” diyerek hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler. Bununla birlikte Oğur’un bugün gazeteci linçlerine karşı çıkışını samimi buluyorum ve kendisine teşekkür ediyorum.
Çayan mı, Perinçek ya da Berktay mı?
Bir diğer neden de Oğur’un “Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” sözünden hareketle Türkiye’deki sol hareketin tarihini kafasına estiği gibi deşmeye çalışması. Evet, “Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” sözü bir tarihte sol hareket içindeki ayrışma ve tasfiyeler döneminde ortaya çıktı. Ama onun “Aslında büyük heyecanla, ideolojik saflığa övgüyle söylenen ‘aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere’ cümlesi herkesi mutlak bir kimliğe hapseden, değişmezlik atfeden, hatta mutlak iyilik ve kötülük de atfeden ideolojik yobazlığın, aşiretçiliğin sloganıydı” tespitine katılmak mümkün değil.
Zaten o ayrışmanın -isterseniz tasfiye deyin- taraflarından hiçbiri belli bir süre sonra bundan rahatsız olmadı. Mahir Çayan ve arkadaşlarının Doğu Perinçek ve Mihri Belli’nin liderliğini yaptıkları gruplardan kopmaları doğal olandı.
Aradan neredeyse 60 yıl geçmiş. Bunlardan kim nasıl hatırlanıyor ya da anılıyor? Çocuklara konulan Mahir ve Ulaş isimleri bu sorunun tek başına cevabı olabilir. Ya da hayatta olan Perinçek’in hâli ortada. Konuyla pek alakası yok gibi görülebilir ama dün Kadıköy Meydanı’nda onun imzasıyla “Devlet ve millet düşmanı Süleymancılara Türkiye’de yer yok!” diye bir pankart gördüm: Nereden nereye!
Ya da Oğur’un yazısında uzun uzun şikâyet ettiği Pelikancılara mentorluk yaptığını bile gördüğümüz Serbestiyet’in “ağır topu” Halil Berktay’ın Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla yol yürümeye devam etmesi mümkün olabilir miydi? Öyle olsaydı Mahir ve arkadaşlarını sevebilir miydik?

Kutuplaşmayı kim savunuyor?
Oğur’un güncel bir sorundan hareketle sol ve devrimci harekete sataşma fırsatını yakaladığını sanmış olmasını bir kenara bırakıp mevzunun özüne gelelim. “Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” sözünün tekrar gündeme gelmesine neden olan kişilerden biri olarak buna tam da Oğur’un iddia ettiğine zıt bir anlam yüklüyorum.
Şöyle ki, bana göre Türkiye’deki kutuplaşmayı tercih ve teşvik edenler, sağ-sol, laik-İslamcı, Kürt-Türk vb. kavgası yapar gibi gözükseler de aslında birbirlerini besliyorlar. Diğer bir deyişle esas kamplaşma, sürgit kutuplaşma isteyenlerle normalleşme ve bir tür kardeşlik isteyenler arasında yaşanıyor. Yani nerede durduğunuz, daha doğrusu duruyor gibi yaptığınızdan, sarf ettiğiniz büyük sözlerden ziyade başta dışlanmış, ezilmiş kesimler olmak üzere toplumun tümüyle ayrım gözetmeksizin ne tür ilişki kurduğunuz veya kurmak istediğiniz önemli.
Nitekim sözünü ettiğim 2014’teki yazıda şöyle demiştim: “Son dönemde o kadar şey altüst ve ters yüz oldu, dost bilinenlerin yolları ayrılırken düşman sanılanların yolları birleşti ki yaşadığımız durumu ‘Aynılar ayrı yerde, ayrılar aynı yerde’ diye tasvir etmek abartılı olmayacaktır.
Galiba Türkiye’de aynıların aynı, ayrıların ise ayrı yerde durduğu son kritik an 12 Eylül 2010 referandumuydu. AKP hükümeti ile Fethullah Gülen cemaatinin ittifaklarının zirvesine denk gelen referandumda, bu iki güçlü odağın birlikte inşa ettiklerini söyledikleri ‘yeni Türkiye’de sağlam bir yer edinmek isteyen bazı solcular, Kürtler ve ülkücülerin ‘yetmez ama evet’ (YAE) gibi sığ bir sloganı kendilerine kalkan yaptıklarını gördü.”
Soner Yalçın ile aynı gemide miyim?
2011’deki yazımdaysa OdaTV davasından hareketle benzer şeyler söylemiştim. “Kutuplaşmanın her geçen gün daha da şiddetlendiği Türkiye’de, süregiden iktidar savaşlarının tarafı olmak istemeyenlerin başına gelenleri basit bir şekilde ‘Ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranamamak’ olarak tanımlayabiliriz. Savaşan taraflara yönelttiğiniz her eleştiri rakibi tarafından kullanılır, aynı anda her iki tarafla aranıza mesafe koyduğunuz zaman uç kutupların ayrı ayrı hücumuna uğrarsınız” diye başlayan yazımı şöyle bitirmiştim:
“Soner Yalçın’ın ve onunla birlikte hareket edenlerin demokrasiye fazla önem verdiklerini sanmıyorum. Fakat kendilerini birer ‘demokrasi kahramanı’ olarak görmüyorum diye Yalçın ve arkadaşlarının hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesine sessiz kalmam da asla söz konusu olamaz.”
Klasik kutuplaşma algısına göre “solcu” ve “muhalif” görünümlü Yalçın ile ben aynı kutupta yer alıyoruz. Ama ben 15 yıl önceki yazımda ısrar ediyor, onunla aynı yerde olmadığımı tekrarlıyorum.
Berk Esen kimlerle birlikte?
Bu tartışmayı Berk Esen’in tweet’inin başlattığını hatırlatıp birkaç not düşmek istiyorum. Esen, Cüneyt Özdemir’in sandığı ve yazdığı gibi “Medyascope’tan kovulduğu için” saldırmadı:
- Medyascope’tan kovulmuş değil; kendi özel nedenleriyle yayınlara bir süre ara vermişti. Bundan sonra ne olur, bilmiyorum.
- Esen bana bir süredir zaten sürekli saldırıyor. Bunları sadece sosyal medyada değil, Medyascope yayınlarında da yapıyor. Görünüşteki neden, benim Mümtaz’er Türköne ile birlikte çözüm sürecini desteklememiz. Mümtaz’er’in yazı ve yayınlara ara vermesinde Esen’in bu saldırılarının etkisi olduğunu pek sanmıyorum. Benim de onun komplo teorisini andıran “eleştirileri” nedeniyle süreci desteklemekten vazgeçmeyeceğim ortada.
Acı ama hiç şaşırtıcı olmayan husus ise, en az 35 yıldır tanıdığım Erdoğan’ın elini sıktım diye beni çok sevdiğim Mahir’in sözleriyle vurduğunu sanan Esen’in kimlerle aynı yerde durduğunun ortaya çıkması: Gürsel Tekin, TGRT Ankara Temsilcisi Fatih Atik, Hüsnü Mahalli, Nedim Şener, Cengiz Er, Ragıp Soylu, Oktay Saral, TKP, Sebahattin Önkibar…

Bunlar sadece bana eş-dostun söyledikleri. Kim bilir daha kimler vardır! İşte tam da bu nedenle Mahir’i hayırla anıp “Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” demeye devam edeceğim. Ve tabii ki pireye kızıp yorgan yakmayacağım.
Son not: Yıldıray Oğur’un Pelikancılar tarafından tasfiye edilmiş olmayı hâlâ kabullenemediği sözünü ettiğim yazısından anlaşılıyor. Fakat 24 Ocak tarihli yazısından “devlet yetkilileri”nin son derece hassas konulardaki “bilgilendirme” toplantılarına artık onu da çağırmaya başladığını öğreniyoruz.
Oğur (ve çağrılan diğer isimler) verilen resmi bilgileri eleştirel bir süzgeçten geçirmeden yayınlarken çözüm süreci, Kürt sorunu ve Suriye konularında tüm taraflara karşı mesafeli ve eleştirel bir pozisyonda yazıp çizmeye çalışan gazetecilerin söz konusu toplantıya çağrılmamış olması Mahir’in sonuna kadar haklı olduğunun bir başka kanıtı: “Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde!”
Çünkü bu söz “mutlak kimlikçilik”i değil “ilkesel ayrışma”yı, “ne” söylendiğini değil esas olarak “nasıl” söylendiğini merkeze alıyor.














