Onurcan Yılmaz yazdı – Tarihin denklemi: Türkiye için bir fırsat penceresi

2010 yılında Nature dergisi önde gelen bilim insanlarına bir soru sordu. Önümüzdeki 10 yılda ne olacak? Yanıtlar arasında iklim tahminleri ve ekonomik projeksiyonlar vardı. Bir tanesi diğerlerinden radikal biçimde ayrılıyordu. Teorik biyolog kökenli tarihçi Peter Turchin matematiksel modellerini çalıştırdı ve şu sonucu açıkladı. Amerika 2020 civarında ciddi bir siyasi kriz yaşayacak. Toplumsal çözülme hızlanacak, siyasi şiddet artacak, kutuplaşma derinleşecek. 2020 geldiğinde dünya pandemi, ABD Kongre Binası baskını ve kutuplaşma tsunamisiyle sarsıldı. Öngörü ürpertici biçimde doğru çıkmıştı. Turchin bir kahin değildi. Tarihi, tıpkı bir fizikçinin maddeyi incelediği gibi, ölçülebilir güçlerin etkisiyle hareket eden bir sistem olarak inceliyordu. Bu yazı o sistemin mantığıyla bugünün dünyasını ve Türkiye’nin önündeki kritik ödünleşimleri okumaya çalışıyor.

Kliodinamik: Tarihin hesaplamalı bilimi

Turchin’in kurduğu disiplinin adı kliodinamik (cliodynamics), tarih biliminin ilham perisi Clio ile dinamik sistemlerin birleşimi. Toplumlar ölçülebilir güçlerin etkisiyle belirli döngüler içinde hareket eder ve bu döngüler kaderci değil mekaniktir. “Şu koşullar bir araya geldiğinde şu sonuçlar yüksek olasılıkla ortaya çıkar” demektir. Tıpkı bir ormanın belirli koşullarda yanma olasılığının artması gibi. Ormanlık alan, kuraklık ve rüzgar bir arada olduğunda yangın çıkar ama yangının tam nerede başlayacağını bire bir tahmin edemezsiniz.

Modelin izlediği üç dinamik var. Birincisi halkın yoksullaşması. Ücretlerin yerinde sayması, borcun gündelik hayatı belirlemesi ve geleceğin öngörülemez hale gelmesi. İnsanlar daha az kazandıkları için değil, hayatlarının kontrolünü kaybettiklerini hissettikleri için huzursuz olur. İkincisi elit rekabetinin sertleşmesidir. Güç ve statü talebi mevcut pozisyonların çok ötesine geçtiğinde sisteme giremeyen aktörler düzeni sorgulayan karşı güçlere dönüşür. Popülist liderlerin yükselişi ve sistem karşıtı söylemlerin yayılması bu dinamiğin doğal sonucudur. Üçüncüsü devletin toplumsal düzeni sürdürme ve kaynakları etkin biçimde seferber etme gücünün aşınması. Kurumlar kağıt üzerinde yerinde durur ama işlevlerini kaybettiklerinde toplumsal gerilimi yönetemez hale gelir. Bu üç dinamik aynı anda yükseldiğinde toplumlar çözülme evresine girer. Kutuplaşma sertleşir, siyasal şiddet görünür hale gelir ve kurumlara duyulan güven hızla erir.

Tarih bu modeli defalarca doğruladı. Roma Cumhuriyeti’nin son yüzyılında servet senatör sınıfında yoğunlaştı, küçük çiftçiler topraklarını kaybetti ve güç için rekabet iç savaşa dönüştü. Fransız Devrimi aynı dinamiklerin 18. yüzyıl versiyonuydu. İki savaş arası dönemde eşitsizlik ve güç boşluğu faşizmin zeminini hazırladı. Fakat aynı çağda Amerika’da New Deal (Yeni Düzen) ortaya çıktı ve devlet kapasitesi genişletilerek sistem yeniden dengelendi. 19. yüzyıl İngiltere’si de Chartist dalga (1830-1840’larda işçi sınıfının siyasal temsil talepleri etrafında örgütlenen kitlesel reform hareketi) karşısında temsil alanını genişleterek devrimi önledi. Yani basınç her seferinde benzer olabilir ama sonuç, o basınca nasıl cevap verildiğine bağlı.

Peki toplumlar bu basınca neden farklı biçimlerde yanıt veriyor? Kliodinamiğin çizdiği yapısal tablo, bireylerin zihinlerinde çok belirli bir psikolojik iz bırakır. Yoksullaşma yalnızca maddi bir kayıp değildir. İnsanların hayatları üzerindeki kontrol algısını aşındırır. Kontrol algısı zayıfladığında zihin telafi arayışına girer. Özellikle kurumsal güvenin düşük olduğu toplumlarda, insanlar karmaşık açıklamalar yerine kimin suçlu olduğunu gösteren basit anlatılara, belirsizlik yerine kesinlik vaat eden seslere yönelir. Elit rekabetinin sertleşmesi bu eğilimi pekiştirir. Kurumlar güç mücadelesinin aracına dönüştüğünde toplumun kurumlara duyduğu güven çözülür ve komplo anlatıları ana akım söylemin parçası haline gelir. Devlet kapasitesinin aşınması ise güvenlik boşluğu yaratarak bu psikolojik zemini siyasi talebe dönüştürür. Belirsizliğin ve güvensizliğin üst üste bindiği bu ortamda güçlü otorite fikri cazip hale gelir ve otoriter siyaset hem güvenliği hem kaybın telafisini vaat ederek tam bu zemin üzerinde yükselir.

Küresel tablo ve Türkiye’nin konumu

Bugün bu dinamikler küresel ölçekte üst üste geliyor. ABD ile Çin arasındaki hegemonya rekabeti eski düzeni çözüyor, yenisi henüz kurulmuş değil. İran, Venezuela ve Panama hattındaki hamleler birbirinden kopuk görünse de birlikte okunduğunda net bir resim ortaya çıkıyor. ABD rakibinin enerjiye erişimini, alternatif ticaret yollarını ve finansal manevra alanını daraltmaya çalışıyor. Yine de küresel rüzgar artık tek yönlü değil. Dünyanın farklı yerlerinde otoriter liderlerin güç kaybetmeye başladığı anketlerden ve İtalya, Macaristan gibi ülkelerdeki seçimlerden görülüyor. Trump’ın kasım ara seçimlerinden sonra topal ördeğe döneceği neredeyse kesin. Otoriterlik baskısını küresel ölçekte sürdürmek giderek zorlaşıyor ve bu Türkiye için de bir pencere açıyor.

Türkiye için kliodinamik göstergeler kırmızıda. Enflasyon düşmüyor, seçim ekonomisine girilirken orta sınıfın hareket alanı daralıyor, gençler gelecek beklentisini kaybediyor. Yukarıda da sessiz bir yığılma var. Eğitimli, hırslı ama içeri alınmayan bir kalabalık büyüyor. Gerilim yalnızca iktidarla muhalefet arasında değil, her iki bloğun kendi içinde de birikiyor. Farklı fraksiyonlar arası mücadelede tasfiye süreçleri yaşanıyor.

Kurumlar kağıt üzerinde yerinde duruyor ama direksiyonu çevirdiğinizde araba tepki vermiyorsa sorun göründüğünden daha derindedir. Faiz artışlarının enflasyonu dizginleyememesi tam da bu kopuşun gündelik hayattaki yansımasıdır. Üstelik yeni bir değişken devrede. İran savaşı sonrası güvenlik gerekçeleriyle Dubai’nin bölgesel finans merkezi olma iddiasının zayıflamasıyla hareket eden sermaye yeni liman arıyor. Türkiye coğrafi konumu, genç nüfusu ve altyapısıyla bu sermayenin doğal adreslerinden biri olabilir. Ancak uzun vadeli sermaye keyfi bir düzene gelmez; hukuki öngörülebilirlik, kurumsal güven ve siyasi istikrar ister. Bu noktada Dubai gibi örnekler, yalnızca vergi avantajlarıyla değil, yatırımcıya sundukları kurumsal güvenlik mimarisiyle de öne çıkmaktadır. Özellikle Dubai Uluslararası Finans Merkezi bünyesinde, İngiliz hukukuna dayalı bir sistemin uygulanması ve tarafların talep etmesi halinde uluslararası yargıçların görev alabilmesi, yatırımcı açısından keyfiliğin sınırlandığına dair güçlü bir sinyal üretmektedir. Bu tür düzenlemeler, devletin gücünden ziyade kuralların öngörülebilirliğini garanti altına alarak uzun vadeli sermayeyi çeker. Kliodinamik açıdan bu durum hem riski hem fırsatı aynı anda işaret etmektedir. Bu güvenceyi sunamayan ülkelerden sermaye uzaklaşırken, sunabilenler için aynı akım ciddi bir fırsata dönüşür.

Önümüzdeki yılın ödünleşimleri

Gelecek bir yıl, Türkiye’deki siyasi aktörlerin yapısal baskıyı yönetme kapasitesinin gerçek bir sınavı olacak. Hem iktidar hem muhalefet ciddi ödünleşimlerle karşı karşıya ve her iki tarafın tercihleri ülkeyi kliodinamik açıdan çok farklı yerlere taşıyacak.

İktidar

İktidar için tablo şöyle okunabilir. Barış sürecini ilerletmek, demokratikleşme kanallarını rahatlatmak ve yeni sermayenin limanı olma konusunda bir atak yapmak, seçim ekonomisine girerken artan ekonomik rahatlamayla erken seçime giden yolu açar. Bu yol aynı zamanda Erdoğan sonrasını düzene sokar çünkü geçişi yönetilebilir kılar. Kliodinamik açıdan bu, çözülmeyi yavaşlatan reformcu yanıttır. Tarih bu yanıtın işe yaradığını defalarca gösterdi: Franco sonrası İspanya’da Suárez kontrollü bir demokratikleşmeyle hem eski rejimin aktörlerini sistem içinde tuttu hem de toplumsal patlamayı engelledi; Güney Kore’de Roh Tae-woo askeri rejimin içinden gelmesine rağmen demokratik açılım yaparak geçişi yönetti. Her üç vakada da rejim içinden gelen aktörler, artan toplumsal baskı ve meşruiyet krizini tamamen bastırmak yerine, sistemi koruyarak dönüştüren kontrollü geçiş stratejileri benimsedi ve iktidar reform kartını oynadığında hem kendi konumunu korudu hem de yapısal kırılmayı önledi. Ancak bu geçişler tek bir liderin iradesinden ziyade, elit uzlaşmaları ve toplumsal baskının etkileşimiyle mümkün oldu.

Alternatif ise statükoyu korumaktır: Kayyum atamalarının sıradanlaştığı, baskı aygıtının pekiştirildiği ve yüksek faiz politikasıyla çekilen spekülatif ve kısa vadeli sermayeye dayanan, seçime kadar idare edilebilir görünen ama yapısal olarak kırılgan bir dengenin devamı. Bu yol düzeni korur gibi görünür ama altındaki basıncı katlayarak büyütür. Osmanlı’nın son döneminde II. Abdülhamid’in istibdat rejimi muhalefeti susturmuş, ancak mali çöküntü, idari işlevsizlik ve etnik gerilimleri çözmek yerine ötelemiştir. Bu yaklaşım kısa vadede bir istikrar görüntüsü üretmiş, uzun vadede ise biriken yapısal sorunların çok daha kırılgan bir zemin üzerinde ve çok daha sarsıcı biçimde patlak vermesine yol açmıştır. Benzer bir dinamik Venezuela’da da gözlemlenebilir. Maduro döneminde yoğunlaşan siyasal baskı, ekonomik belirsizlikle birleşerek sermaye kaçışını hızlandırmıştır. Rejim biçimsel olarak ayakta kalmayı başarsa da ekonomi derin bir daralma sürecine girmiş ve bu durum dış müdahaleye zemin hazırlamıştır. Her iki örnek de aynı temel mekanizmaya işaret etmektedir: otoriter baskı her zaman doğrudan bir çöküşle sonuçlanmaz, ancak sistemin esnekliğini ve öngörülebilirliğini aşındırarak çözülme dinamiklerini içeriden hızlandırır.

Burada durup bir ayrımın altını çizmek gerekiyor. Baskı kısa vadede bir düzen üretir. Muhalefeti sınırlar, görünür kaosu azaltır, karar alma süreçlerini merkezileştirir. Ancak yatırımcılar, firmalar ve vatandaşlar için belirleyici olan devletin bugünkü gücü değil, yarının kurallarının ne ölçüde öngörülebilir olacağıdır. Kurumsal çerçevenin keyfi biçimde değiştirilebileceği algısı yerleştikçe uzun vadeli planlama güçleşir, risk primi yükselir ve sermaye sessizce daha öngörülebilir adreslere kayar. Siyasal rekabetin kurumsal kanallar dışında kısıtlanması ise yalnızca muhalefetin hareket alanını daraltmaz, aynı zamanda ekonomik işleyişin temelindeki güven algısını da aşındırır. Sonuçta kısa vadeli kontrol kazanımları, uzun vadede ekonomik kırılganlığı besleyen kendi kendini güçlendiren bir sarmala dönüşür.

Muhalefet

Ana muhalefet açısından ödünleşim farklı ama en az bunun kadar belirleyici. Seçimlerin sonucunu belirleyen faktörler kuşkusuz çok katmanlıdır: Kutuplaşmanın yapısı, medya erişimi, örgütsel kapasite ve ittifak mimarisi hep birlikte devreye girer. Ancak ekonomik krizin belirleyici olduğu seçimlerde bir değişken diğerlerinin önüne geçer. Muhalefetin ekonomiyi yönetebileceğine dair ürettiği güvenilirlik sinyali. Seçimler tarihi bu örüntüyü tekrar tekrar doğruladı. 1992’de Clinton ekonomik acıyı seçmenin dilinde anlatabilen bir figür olarak konumlandı ve “It’s the economy, stupid” bu konumlanmanın özeti haline geldi. 1997’de Blair, Gordon Brown’ı gölge maliye bakanı olarak öne çıkararak seçmene ekonominin kimin elinde olacağını somut biçimde gösterdi. 2022’de Lula, merkez sağdan Alckmin’i başkan yardımcısı yaparak piyasaya ve kararsız seçmene aynı mesajı iletti. Türkiye’de 2001 krizi sonrası Erdoğan benzer biçimde ekonomik acıyı doğru okuyan ekibin lideri olarak konumlandı ve 2002 seçimini bu algı üzerinden kazandı. Her vakada seçmen zaten iktidardan memnuniyetsizdi ancak onu harekete geçiren şey muhalefetin somut bir kontrol sinyali üretmesiydi.

Benzer bir dinamik son ABD seçiminde de kendini gösterdi. Trump, iş insanı kimliğini öne çıkararak ekonomiyi kontrol altına alabileceğine dair yalın ve doğrudan bir anlatı kurdu ve ekonomik kaygıları halkın diliyle ifade edebildiği için kararsız seçmeni arkasına almayı başardı. Harris ise hukukçu geçmişiyle güçlü bir kurumsal donanıma sahip olmasına rağmen kamuoyu nezdinde ekonomiyle özdeşleşen bir figür olarak konumlanamadı ve kampanyasının ağırlık merkezi, ekonomik sıkıntı yaşayan seçmende karşılık bulmayan sosyal gündemlere kaydı. Belirleyici olan teknik yeterlilik değildi, seçmenin zihninde hangi adayın hangi sorunla özdeşleştiğiydi.

Kurumsal güvenin zayıf olduğu Türkiye gibi ülkelerde bu dinamik çok daha belirgin biçimde işler. Seçmen, politika metinlerinden önce tek bir soruya yanıt arar: Bu gidişatı kim kontrol altına alabilir? Bu soruya inandırıcı bir yanıt verebilmek için teknik bir program gereklidir ama tek başına yeterli değildir. Program, onu temsil eden bir figür üzerinden sadeleşmedikçe seçmen zihninde karşılık bulmaz. Ekonomiyle doğrudan ilişkilendirilen bir geçmişe sahip, arkasında güçlü bir kadro olduğu hissini uyandıran ve bunu sade bir dille aktarabilen bir isim, iktidar memnuniyetsizliğini oya dönüştürecek eksik halkadır. Bu ikna sağlanmadıkça oy tavanının mevcut sınırları aşması son derece güçtür.

Parti içinde bu profili karşılayan bir isim yoksa rolün dışarıdan biriyle doldurulması güçlü bir seçenek haline gelir. Muhalefetin temel ödünleşimi de tam olarak budur: Siyasetin alışılageldik kurallarına uyup bu profile uymayan kendi kadrosunu ödüllendirerek mi ilerleyecek, yoksa bu profili parti dışında arayarak yetki devrine gidecek ve otoriterliğe karşı mücadeleyi kendi sınırlarının ötesine mi taşıyacak? Burada bir parantez daha açmak gerek: Yukarıdaki başarılı örneklerin hiçbirinde güvenilirlik kampanya sürecinde kazanılmadı, her birinde çok daha erken bir aşamada inşa edilmişti.

Tam da bu yüzden erken seçim çağrıları ve adaylık hesapları yüzeyde hareket yaratır ama derindeki soruna dokunmaz. Seçmen takvime bakarak karar vermez. Biri çıkıp yaşadığı düzensizliğin nedenini onun dilinde anlatsın ve sonra bunun nasıl değişeceğini göstersin ister. Kurulması gereken cümle basit ama güçlü olmalıdır: bu düzen sadece pahalı değil aynı zamanda keyfidir ve keyfilik sona ermeden pahalılık sona ermez. Partiye kayyum tehdidi bile bu stratejiyi geçersiz kılmaz. Seçmen sorunu çözebileceğinize inanıyorsa yeni bir parti kurulsa bile desteğini oraya taşır, tıpkı Macaristan’daki son seçimde olduğu gibi. Ama muhalefet bu ekonomik vakıflığı gösteremezse dağınık bir görüntüyle gidilecek erken seçim sandığa avantaj olarak yansımaz ve iktidarı demokratikleşmeye zorlayacak basınç da oluşmaz. İktidar mevcut finansal araçlarla seçime yetecek geçici rahatlamayı sağlayabildiği sürece baskıyı artırarak yoluna devam eder.

Fırsat penceresi

Oyun kuramı açısından mesele iki aktörün birbirine bağlı kararlar aldığı bir stratejik etkileşimdir. Her iki taraf da kendi çıkarını maksimize etmeye çalışırken karşı tarafın hamlesine göre pozisyon alır ve bu karşılıklı beklentiler belirli denge noktaları üretir. Oyun kuramsal açıdan bakıldığında burada herkesin kazançlı çıkabileceği bir denge mümkündür. İktidar demokratikleşmeyi başlatır, barış sürecini ilerletir ve bu sayede yeni sermayeyi çekerken, Rusya-Çin hattına kaymayı bir sonraki seçimde destek için şart koşan iktidar ortağını da barış süreci üzerinden yanında tutar. Muhalefet ise ekonomiye hakim bir figür üzerinden güven ürettiğinde denklem değişir. İnandırıcı bir ekonomi vizyonu seçmenin gözünde iktidar alternatifini somutlaştırır ve kararsız seçmen havuzunu muhalefete doğru genişletir. Bu genişleme iktidar için doğrudan bir seçim tehdidine dönüşür. İktidarın bu tehdide verebileceği iki yanıt vardır: baskıyı artırmak ya da demokratikleşme kartını oynayarak muhalefetin söylemini etkisizleştirmek. Ancak baskı artışı uzun vadeli sermayeyi kaçırır ve kliodinamik basıncı katlar. Demokratikleşme ise iktidarın hem yeni sermayeyi çekmesine hem de reform yapan taraf olarak inisiyatifi elinde tutmasına olanak tanır. Muhalefet bu denklemi ne kadar erken kurarsa iktidarın demokratikleşme yönündeki teşviki o kadar güçlenir çünkü seçim yaklaştıkça baskı refleksi rasyonel hesabın önüne geçme eğilimi taşır.

Böyle bir dengede her iki taraf da kendi konumunu güçlendirir ama asıl kazanan ülke olur. Kliodinamiğin gösterdiği şey tam olarak budur. Döngüler kader değildir. Yapısal gerilimler zamanında ve doğru araçlarla yönetilirse kırılmalar yumuşatılabilir. Ancak bu fırsat penceresi kalıcı değildir. Küresel rüzgar şu anda demokratikleşmeden yana esiyor. Trump, Orban ve Netanyahu gibi otoriter figürlerin güç kaybetmesi bu yönü pekiştiriyor. Sermaye yeni ve öngörülebilir limanlar arıyor. Toplum ise değişime hem açık hem de hazır görünüyor.

Tarih kendini tekrar etmek zorunda değildir. Ama bu fırsatı yalnızca günlük kavgalarla harcayan toplumlarda çoğu zaman tekrar eder. Fırsat penceresi henüz kapanmış değil. Ancak bunun açık kalması aktörlerin onu doğru okuyup okuyamamasına bağlıdır. İktidar da muhalefet de bu eşiği doğru teşhis edebildiği ölçüde bu döngü kırılabilir.


Kaynaklar

  • Alper, S. & Yılmaz, O. (2020). Sağcılığın ve solculuğun psikolojisi. Nobel Yayıncılık.
  • Alper, S. & Yılmaz, O. (2024). Komplo teorilerine neden inanırız? Doğan Kitap.
  • Goldstone, J.A. (1991). Revolution and Rebellion in the Early Modern World. UC Press.
  • Turchin, P. (2010). Political instability may be a contributor in the coming decade. Nature, 463(7281), 608.
  • Turchin, P. (2012). Dynamics of political instability in the United States, 1780-2010. Journal of Peace Research, 49(4), 577–591.
  • Turchin, P. & Nefedov, S.A. (2009). Secular Cycles. Princeton University Press.
  • Turchin, P. & Korotayev, A. (2020). The 2010 structural-demographic forecast for the 2010-2020 decade: A retrospective assessment. PLOS ONE, 15(8), e0237458.
  • Turchin, P. (2023). End Times. Elites, Counter-Elites, and the Path of Political Disintegration. Penguin Press.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.