İSTANBUL (Medyascope) – Transatlantik’in bu haftaki yayınında Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Gönül Tol, Türkiye-İsrail geriliminin yanı sıra Netanyahu’nun iç siyasetteki sıkışmışlığını, İran savaşını, ABD’nin yaptırım politikasını ve S-400 tartışmasını değerlendirdi.
Transatlantik’in ana gündemini Türkiye ile İsrail arasındaki artan gerilim oluşturdu. Ruşen Çakır, İsrail’in Suriye’deki bir askeri üsse düzenlediği saldırının ardından Türk jetlerinin havalanma ihtimalini gündeme getirirken, iki ülkenin bir çatışmanın eşiğinden dönmüş olabileceğine dikkat çekti.
Gönül Tol, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’nin Suriye’deki bazı askeri üslere yaklaşmaya çalıştığını ve İsrail’in bu nedenle saldırı düzenlediğini savunduğunu aktardı. Ancak Türkiye’nin bu iddiayı yalanladığını belirten Tol, Büyükelçi Tom Barrack’ın da İsrail’in endişelerini önceden Washington ve Ankara ile paylaştığını, fakat Türkiye’ye ait bir askeri hareketlilik bulunmadığını söyledi. Tol’a göre Türkiye’nin soğukkanlı tutumu, Netanyahu’nun beklediği gerilimin tırmanmasını engelledi.
Netanyahu’nun yedi cephede sıkışmışlığı

Tol, Netanyahu’nun iç siyasette ciddi bir baskı altında olduğunu ve seçimler öncesinde bir başarı hikâyesine ihtiyaç duyduğunu söyledi. İran, Lübnan, Gazze, Yemen, Irak, Suriye ve Batı Şeria’yı Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu “yedi cephe” olarak sıralayan Tol, bu alanların hiçbirinde İsrail Başbakanı’nın istediği sonucu elde edemediğini söyledi.
Tol’a göre Gazze’de de Netanyahu’nun önünde önemli bir sorun bulunuyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail’in Gazze’den tamamen çekilmesi ve yeni bir Filistin yönetiminin bölgeyi yönetmesi yönündeki planı, Netanyahu ile koalisyon ortaklarının tutumuyla çelişiyor. Tol, Netanyahu’nun bir yandan Trump’la karşı karşıya gelmekten, diğer yandan koalisyonundaki radikal ortakları kızdırmaktan çekindiğini belirtti.
Tol, Netanyahu’nun seçimlere giderken bir başarı hikâyesine ihtiyaç duyduğunu ve bu nedenle Türkiye’yi provoke ederek Ankara’nın karşılık vermesini, böylece yeni bir savaş sarmalının oluşmasını umduğunu söyledi. Ancak Türkiye’nin aklıselim bir yanıt vermesiyle bu senaryonun gerçekleşmediğini ifade etti.
Türkiye ve İsrail’in bölgesel vizyonları çatışıyor
Türkiye-İsrail geriliminin yalnızca Netanyahu’nun iç siyasetiyle açıklanamayacağını belirten Tol, iki ülkenin Suriye’den Lübnan’a, Doğu Akdeniz’den Kuzey Afrika ve Afrika Boynuzu’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada farklı bölgesel vizyonlara sahip olduğunu söyledi.
Tol, 1990’larda iki ülke arasındaki askeri işbirliğini güçlendiren temel unsurlardan birinin ortak tehdit algısı olduğunu hatırlattı. Bugün ise koşulların değiştiğini belirten Tol, Türkiye’nin Suriye, Irak, Lübnan ve Somali gibi ülkelerde merkezi hükümetleri güçlendirmeye çalıştığını; İsrail’in ise bu ülkelerdeki merkezi yönetimlerin gücünün sınırlanmasını tercih ettiğini savundu.
İran savaşı, yaptırımlar ve S-400 tartışması
Programın ilerleyen bölümünde İran savaşı ve ABD’nin yaptırım politikası ele alındı. Tol, Trump yönetiminin İran’a yönelik ikinci yaptırımları genişletme kararını, askeri stratejinin sonuç vermediğinin kabulü olarak değerlendirdi. İran’ın dünyanın en fazla yaptırım uygulanan ülkelerinden biri olduğunu belirten Tol, yeni yaptırımların Tahran’ın davranışını değiştireceğine dair bir işaret bulunmadığını söyledi.
Tol, yaptırımların etkili olabilmesi için Çin’in de hedef alınması gerektiğini, ancak Trump yönetiminin Çin’le doğrudan bir ekonomik çatışmayı göze almasının kolay olmadığını ifade etti.
Çakır ve Tol son bölümde Türkiye’nin S-400’lerden kurtulması ve F-35 programına yeniden dahil olması ihtimalini değerlendirdi. Tol, S-400’lerin Birleşik Arap Emirlikleri’ne gönderilmesi yönündeki senaryonun gerçekçi görünmediğini söyledi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin ileride F-35 görüşmelerini yeniden başlatabileceğini belirten Tol, bunun S-400’lerin transferini de sorunlu hale getirebileceğini ifade etti.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Ömer Taşpınar yok. Gönül Tol’la, biraz İran Savaşı’nı ama esas olarak Türkiye-İsrail gerginliği ya da rekabeti, artık ne derseniz, bunu konuşacağız. Gönül, merhaba.
Gönül Tol: Merhaba.
Ruşen Çakır: Evet, gerginlik, rekabet, her şey olabilir ama çatışma yok. Büyükelçi Tom Barrack’ın söylediğine göre, Suriye’de yaşananlardan sonra sanki bir çatışmanın eşiğinden dönülmüş gibi. Tom Barack uzun uzun, İsrail’in Suriye’de bir askerî üsse saldırısının ardından, Türk jetlerinin havalanma ihtimalini ve bunun gerçekleşmediğini anlattı. Bu, çok değişik ama çok da şaşırtıcı değil sanki. Normalde Türkiye’ye yakın bir üsten bahsediyoruz. İsrail’e değil de ülkenin kuzeyinde ve buraya Türk Ordusu’nun yerleşeceği varsayımından hareketle, İsrail bir cezalandırma yoluna gidiyor. Tabii bu arada İsrail’le Suriye arasında doğrudan temaslar da çok önemli. Bu, saldırıdan sonra da oldu, saldırıdan önce de oldu. Tam olarak ne yaşadık biz Gönül?
Gönül Tol: Netanyahu “Türkiye, belli askerî üslere konuşlanmaya çalışıyor. Biz orada bir askeri hareketlilik gördük ve Amerikan istihbaratını uyardık. Bu konuda bir şey yapılmadı. Biz buna yanıt olarak böyle bir saldırıda bulunduk” diyor. Türkiye ise bunu yalanlıyor. Tom Barrack “Aslında İsrail bunu günler evvel bizimle paylaştı, ben de İsrail’in endişelerini kendi istihbarat birimlerimizle paylaştım. Fakat İsrail’in endişe ettiği gibi burada Türkiye’ye ait bir askerî hareketlenme söz konusu değil” diyor. Hatta Tom Barrack, “Netanyahu Türkiye’yi provoke etmeye çalışıyor. Türkiye de gayet yerinde bir tutum sergiledi, çok soğukkanlı davrandı ve Netanyahu’nun tuzağına düşmeyeceğini açıkladı’’ dedi.
Aslında olan şu: Ekim ayında İsrail’de seçimler var ve Netanyahu’nun eli iç politikada iyice sıkışmış durumda. Bugün yapılan kamuoyu yoklamalarına baktım, Netanyahu’ya destek %34’e düşmüş ve onun önündeki rakibi %44. Yani 10 puan var arasında ve partisi Likud’un da çok ciddi bir kan kaybettiğini görüyoruz. Her şeyden önce bunun bir iç siyaset boyutu var. İç siyasetteki rakipleri Netanyahu’ya “Yedi cepheli bir savaş başlattın, hiçbirini kazanamadın” diyor. Hakikaten de öyle. Hangi cephelerden bahsediyorlar? Birincisi, İran cephesi. 28 Şubat’tan itibaren 6 aydır devam eden bir savaş var ve baktığında, Netanyahu’nun stratejik öncelikleri, stratejik amaçlarından hiçbiri gerçekleştirilememiş. “Rejim devrilecek” diyordu, Netanyahu’nun Trump yönetimine söylediği şeylerden bir tanesi buydu, “İran rejimi çok zayıflamış durumda, bir askerî saldırıyla hemen devrilir” diyordu. Bu olmadı. İran’ın nükleer programını yerle bir etmekten bahsediyordu, bu da olmadı. Füze programını yerle bir etmekten bahsediyordu, bu da olmadı. Olan ne? İran, bugün geldiğimiz noktada, daha evvel savaştan önce elinde tutmadığı çok önemli bir koza sahip oldu, o da Hürmüz kozu. Yerine gelen İran rejimi, nükleer silah edinme konusunda çok daha kararlı, çok daha sert bir tutumu olan, çok daha radikal bir rejim. Dolayısıyla, Netanyahu açısından İran konusunda bir stratejik kayıp söz konusu. Bir de buna şunu ekleyelim: Trump İran’la müzakere etmeye çalışıyor, ama buna yanaşmayan taraf İran. Bu da Netanyahu açısından aslında utanç verici bir durum.
İkinci cephe Lübnan cephesi. Orada da işler Netanyahu’nun istediği gibi gitmiyor. Hizbullah’ın silahsızlandırılması söz konusuydu, bu olmadı. Hizbullah silahsızlanmadığı gibi hâlâ İsrail’e saldırılara devam ediyor. İsrail de askerî harekatlara devam ediyor. Ayrıca, İsrail Lübnan sınırındaki yerlerinden edilmiş (Güney Lübnan’da, Lübnan halkı da yerinden edildi ama Netanyahu açısından konuştuğumuz için bunu söylüyorum) ve çatışmalar nedeniyle evlerini boşaltmak zorunda kalmış pek çok İsrailli hâlâ yerlerine dönemiyor ve bu da iç siyasette Netanyahu için ciddi bir baskı unsuru.
Üçüncü cephe Gazze cephesi. Orada da Netanyahu açısından bir zafer söz konusu değil. Çünkü aslında Trump’ın Gazze’deki planı, Netanyahu’yu çok zor bir noktada bırakıyor. Çünkü Trump “Hamas silahsızlansın, İsrail tamamen çekilsin, yeni bir Filistin yönetimi Gazze’yi yönetsin” diyor. Oysa Netanyahu’nun o radikal koalisyon ortakları, “Kesinlikle taviz vermeyeceğiz Taviz vermediğimiz gibi Gazze’deki askeri varlığımızı genişleteceğiz” diyor. Dolayısıyla orada da Trump’la bir sürtüşme söz konusu. Dün birkaç İsrail televizyonunu izledim, “Netanyahu Gazze’de o kadar sıkışmış durumda ki, bir taraftan Trump’a ‘hayır’ demekten endişe ediyor, öbür taraftan, iç siyasette, koalisyonunun radikal ortaklarını öfkelendirmekten endişe duyuyor” diye yorum yapanlar var. İç siyasette “Tamam, biz Trump’ın planına kesinlikle uymuyoruz, hiç taviz vermeyeceğiz” diyor, ama Trump’ı öfkelendirmemek için Trump yönetiminin 15 maddelik planındaki minimum adımları atmaya çalışıyor.
Netanyahu muhaliflerinin bahsettiği yedi cepheden bir diğeri, Yemen. Yemen’de de Husiler dün bir Suudi gemisine saldırdılar. Yani Kızıldeniz’de de, Hürmüz’de olabilecek bir durum söz konusu. Aslında Husilerin askerî olarak bu kadar aktif olması, sadece Suudi Arabistan’ın ekonomisinin altını oyan bir şey değil, İsrail açısından da son derece tehlikeli ve orada Suudiler ve Husiler arasında yeniden bir savaşa doğru gidilen bir ortam var.
Irak da benzer şekilde. Irak Başbakanı’nın üstünde çok baskı var. ‘’İran’a yakın milisleri mümkün olduğunca marjinalize et, bütün silahlı gruplar ordunun içerisine entegre olsun’’ deniyor, ama bu olamıyor. Çok yakın bir zamanda, Irak içerisindeki İran’a yakın milisler Suudi Arabistan’a saldırdılar. Orada da aslında İran açısından büyük bir hezimet söz konusu değil.
Suriye sahasında da Türkiye ile bir şey söz konusu. Bugüne kadar Tom Barrack’ın söylediklerinden anladığımız kadarıyla ve daha önce de bundan bahsettiğimiz gibi Amerika’nın arabuluculuğunda, bir çatışmayı önleme mekanizması kurulmuştu. Orada da istediği gibi at oynatamıyordu. Dolayısıyla, Suriye’de de Netanyahu’nun iç siyasette kendini destekleyenlere dönüp “Biz de burada zafer kazandık.” diyebileceği bir durum yok.
Bir diğer cephe Batı Şeria. Batı Şeria, Netanyahu’nun Amerika’yı kaybediyor olması açısından önemli. Çünkü yakın bir zamanda Batı Şeria’daki yerleşimciler, Filistinli bir Amerikan vatandaşının evine saldırdılar ve bu olay Amerikan siyasetinde çok konuşuldu. Çok ilginç bir şekilde Amerika’nın İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee çok büyük bir tepki gösterdi; bu yerleşimcilere “İsrailli teröristler” dedi mesela. Orada da Netanyahu’nun eli sıkışmış durumda.
Bütün bunları niye anlatıyorum? Çünkü seçimlere gitmeden evvel Netanyahu’nun bir başarı hikâyesi anlatması gerekiyor ve bu nedenle de Türkiye’yi de provoke ederek… Aslında Netanyahu’nun isteği, Türkiye yanıt versin, yeniden bir savaş sarmalına girilsin ve o şekilde seçime girilsin istiyordu. Türkiye aklıselim bir yanıt verince bu istediği olmadı. Bütün bunlara şunu da eklemek lazım: Netanyahu’nun Amerikan halkını, Amerikan kamuoyunu kaybetmesi hakikaten çok uzun soluklu bir stratejik kayıp. Bundan bu programda çok bahsettik, uzunca bir süredir de bahsediyoruz. Özellikle İsrail lobisi AIPAC nezdinde bahsetmiştik. Bu arada ilginç bir şey oldu: Cumhuriyetçilerin Michigan’daki senato için adayı Mike Rogers, ki aslında çok İsrail yanlısı bir isim. Mike Rogers’ın danışmanlarının, kampanyasını desteklememesi için AIPAC’le konuştuğu söyleniyor. Bu çok önemli bir şey. Yani bir Cumhuriyetçi adayın, Michigan gibi bir yerde kendisiyle İsrail lobisi arasına mesafe koyması, aslında Netanyahu’nun Amerikan kamuoyunu ne kadar kaybettiğinin en önemli göstergelerinden bir tanesi. Onun dışında da uzunca bir süredir gösterge vardı. Bu ön seçimlerde Demokrat Parti’nin adaylarına baktığımızda, İsrail’i çok sert bir dille eleştiren pek çok aday bu seçimlerde başarı kazandı. İşte bütün bunlar Netanyahu’nun sıkışmışlığını anlatması açısından önemli ve bu nedenle de Türkiye ile bir savaşı provoke etmeye çalışıyor.
Bütün bunların ötesinde, İsrail seçimlerinden bağımsız olarak, bugün Türkiye ve İsrail’in bölgedeki vizyonlarına baktığımızda da burada çatışan bir vizyon görüyoruz. Yani, iki ülkenin, Suriye’den Lübnan’a, Doğu Akdeniz’den Kuzey Afrika’ya ve Afrika Boynuzu’na kadar çok geniş bir alanda, birbirinin altını oyan iki bölgesel vizyonu söz konusu. İsrail-Türkiye ilişkilerinin tarihine bakarsak, aslında 90’lar bu iki ülkenin ikili ilişkilerinin altın yılları, özellikle askeri işbirliğinin çok yakınlaştığı yıllar. Bu iki ülkeyi bir araya getiren ve bu ilişkiyi sağlam tutan şey, özellikle Suriye’de ortak tehdit algılamalarıydı. Suriye, gerçekten bir yapıştırıcı mahiyetindeydi ve iki ülkenin ilişkilerini bir arada tutan önemli bir sahaydı. Hem Türkiye hem İsrail Suriye’ye baktığında, kendisini ve çıkarlarını, ulusal güvenliğini tehdit eden unsurlar görüyordu. O açıdan, birlikte çalışmak, her iki ülkenin de çıkarına hizmet eden bir tutumdu.
Ama bugünkü bölgesel konjonktürde, birbiriyle tamamen çelişen tutumlar ve vizyonlar var. Bence bu iki vizyonun en önemli ayağı; Türkiye, Suriye’den Irak’a, Lübnan’dan Somali’ye, bu geniş coğrafyada merkezi hükümetleri destekleme yanlısıyken, İsrail, mümkün olduğu kadar bu ülkelerdeki merkezi hükümetlerin altını oymaya çalışıyor. Suriye de bunlardan bir tanesi; güçlü bir Suriye istemiyor, güçlü bir merkezi otorite olsun istemiyor. Keza Lübnan’da ya da Irak’ta da güçlü merkezi yönetimler olsun istemiyor, bunların altını oyuyor. Mesela Somali’de, Somaliland’le çalışıyor. İsrail, Somaliland’in bağımsızlığını tanıyan ilk ülke. Türkiye ise bölgede bambaşka bir vizyon sahibi. Merkezi hükümetlerle işbirliği yaparak bu hükümetleri güçlendirme çabası içerisinde ve bu konuda da yalnız değil. Amerika’nın da pek çok sahada tutumu Türkiye’ye yakın. Suudi Arabistan, Mısır gibi bölgesel ülkelerin de tutumu Türkiye’ninkine yakın. İsrail neredeyse yeni oluşan bölgesel konjonktürün altını oymaya çalışan bir tutum içerisinde.
Ruşen Çakır: SDG’den gelen açıklamalar da önemli, biliyorsun, entegrasyon büyük ölçüde tamamlanıyor. Bir de tabii ki Öcalan ya da Türkiye’deki süreç faktörü de çok önemli. Bu da İsrail’in çok arzuladığı bir şey değildi herhalde. Biraz da savaşı konuşalım diyeceğim ama, savaş hâlâ var mı yok mu bilmiyoruz. Ne oldu? Trump yine İran’ı cezalandırmaya mı karar verdi? En son “Anlaşmak istiyorlar” diyordu ama olay hâlâ askıda galiba.
Gönül Tol: Evet. Trump müzakere yanlısı, mümkün olduğunca bu savaşı sona erdirmeye çalışıyor. Fakat tabii hep söylediğimiz gibi İran’ın eli çok güçlü ve rejim içerisindeki önemli bir kesim de, “Bu Hürmüz fırsatı bizim için tarihi bir fırsat. Bunu uzun soluklu bir stratejik avantaja dönüştürelim” diyor. Dolayısıyla İran tarafı çok da müzakereye yanaşmıyor. Dün Trump’ın Hazine Bakanı önemli bir açıklama yaptı, “Washington artık İran’a yönelik ikincil yaptırımları genişletecek” dedi. Aslında bu bile kendi içerisinde askerî olarak Amerika’nın bu savaşı kaybettiğinin kabulü. Askerî olarak her şey denendi ve İran’ı masaya oturtamadılar. Şimdi yeniden yaptırımları bir araç olarak öncelemeye yönelik bir siyasete dönmüş durumdalar. Trump yönetimi içerisinde İran’la nasıl başa çıkılması gerektiğine dair farklı kamplar vardı. Amerika Başkan Yardımcısı JD Vance mesela, her zaman savaşa öncelikli bir araç olarak karşıydı, “Önce müzakereler ve diplomasi yolunu deneyelim, eğer oradan sonuç alamazsak savaşa tamam” diyordu. Savunma Bakanı Pete Hegseth hep savaş yanlısıydı ve nitekim 28 Şubat’ta savaşın başlatılması kararının alınmasında Pete Hegseth önemli bir rol oynamıştı. Buna Genelkurmay Başkanı Dan Caine’i de belki eklemek lazım. Aslında bu iki kamp Trump’ı ikna etmiş oldu savaşa.
Şimdi gelinen noktada, Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine’in, o karar alma mekanizması içerisinde marjinalize edilmeye çalışıldığını görüyoruz ve Hazine Bakanı daha ön plana çıkmış durumda. Bu da, dediğim gibi bugüne kadar uygulanan bu savaş stratejisinin, aslında Trump tarafından da bir işe yaramadığının kabulü anlamına geliyor. Bu ikincil yaptırımların genişletilmesi konusunun etkilerini düşünmek lazım. Hazine Bakanı “İran’la ticareti sona erdirmeleri için ülkelere belirli bir süre tanıyacağız. Ne kadar süre tanınacak, bunu bilmiyoruz, ama Tahran’ın bu kara para aklamasına veya yaptırımları delmesine yardımcı olan kuruluşların, ABD finans sisteminden tamamen çıkarılması söz konusu olacak, bu konuda çok netiz” dedi. Fakat Hazine Bakanı, İran’ın en büyük ticaret ortaklarına karşı, ki bunun içerisinde Çin var, Birleşik Arap Emirlikleri var, Türkiye var, Irak var, kapsamlı ve derhal uygulanabilecek yaptırımları açıklamadı. Bir gün önce, pazar günü, Financial Times dergisinde önemli bir yazı kaleme aldı. “Bugüne dek hiçbir hasmımıza karşı düzenlenmemiş ölçüde İran’a karşı ciddi bir finansal taarruz hazırlığı içerisindeyiz” dedi.
Şimdi burada sorulması gereken birkaç şey var. Yeniden yaptırımlar ana bir dış politika aracı olarak öne çıkıyor. Birincisi, bu yaptırımlar İran’ın davranışını değiştirecek mi? Trump yönetimi değiştireceğini düşünüyor, öyle ümit ediyor. Ama İran dediğimiz ülke dünyanın en fazla yaptırıma maruz kalmış ülkelerinden bir tanesi. Bu yeni dalganın İran’ın davranışını değiştireceğine dair hiçbir emare yok. İkincisi, zaten şu anda Amerika’nın uygulamakta olduğu abluka, İran ekonomisine bu olası yaptırımlardan çok daha fazla zarar veriyor. Bu ablukaya rağmen İran, Amerika’nın şartlarını kabul ederek masaya oturmadı. Dolayısıyla bu yaptırımların İran’ın davranışını değiştirmesini beklemek gerçekçi değil. Mesela 28 Şubat’ta savaş başlamadan önce, İran’ın ham petrol ihracatı günlük 1,75 milyon varildi, bugün 255 bin varile düşmüş durumda. Buna rağmen İran, hâlâ çok maksimalist taleplerle geliyor masaya. O nedenle, bu yaptırımlarla Trump yönetimi eğer İran’dan “Tamam biz teslim oluyoruz, masaya oturalım” demesini ümit ediyorsa, bunun gerçekleşmesi çok düşük bir ihtimal.
Burada sorulması gereken ikinci şey, Trump yönetimi Çin’le karşı karşıya gelmeye, Çin’i karşısına almayı almaya cesaret edebilecek mi? Trump’ın geçmişteki politikalarına baktığımızda, buna cesaret edemeyeceğini düşünüyorum. Mesela Çin yönetimi dün bir açıklama yaptı ve bu tür yaptırımlara karşılık vereceğini söyledi. Çin burada neden önemli? Çünkü İran’ın petrol ihracatının %90’ı Çin’e gidiyor, yani en önemli ticaret partneri. Eğer siz yeni yaptırımlar açıklıyorsanız, ikincil yaptırımlardan bahsediyorsanız, Çin’in finansal kuruluşlarını, Çin’in rafinerilerini, Çin’in denizcilik şirketlerine yaptırım uygulamazsanız, bu yaptırım paketinin hiçbir anlamı yok. Her şeyden önce, bu yaptırımlarla siz Çin’i hedef almalısınız. Dediğim gibi, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, İran’ın önemli ticaret partnerleri ama Çin’le boy ölçüşebilecek durumda değiller. O nedenle siz Çin’i hedef almazsanız bu yaptırımların hiçbir anlamı yok.
Peki, Trump Çin’i hedef alabilir mi? Buna cesaret edebilir mi? Onu da şu çerçevede düşünelim. Hatırlarsak, Trump Nisan ayında Çin’e karşı gümrük vergilerini artırmıştı ve Çin buna yanıt olarak 7 tane nadir toprak elementini ve bunlarla bağlantılı ürünlere ihracat kısıtlamaları getirdi ve ihracat durma noktasına geldi. Çünkü Çin, dünyadaki bu nadir toprak elementlerinin işlenmesinin yaklaşık %90’ını gerçekleştiriyor, bu konuda çok önemli bir ülke. Bu maddeler, otomotivden tutun, havacılık, uzay, savunma gibi çok kritik sanayiler için çok önemli. Çin bu şekilde misilleme yapınca Trump geri adım attı. Mesela ilk etapta Nisan ayında %145 tarife vardı, %130’a düşürdü; geri adım atmak zorunda kaldı. Bugün eğer benzer senaryoda Çin aynı şekilde yanıt verirse, Trump’ın bunu göze alabileceğini zannetmiyorum. O nedenle, bence Hazine Bakanı’nın bahsettiği şey önemli bir tehdit, fakat bunun hayata geçirilmesi çok kolay değil. Dolayısıyla, ben bu yaptırım açıklamasını, her şeyden evvel Trump yönetiminin savaşta yenildiğinin kabulü olarak okuyorum.
Ruşen Çakır: Evet, Gönül, bizim, olup olmadığı belli olmayan bir savaşımız daha var, değil mi? Ukrayna ile Rusya arasında. Bakalım bu postmodern savaşları daha ne kadar konuşacağız? Bu arada ‘Transatlantik’te yıllarca konuştuğumuz S-400’ler, F-35’ler vardı, aklıma geldi. Bir ara Trump söz vermişti, ne oldu? Senin dediğin çıktı değil mi? Olmadı yani.
Gönül Tol: Evet. Mesela S-400’lerle ilgili ilginç senaryolardan bahsediliyor. Bundan birkaç ay evvel de Wall Street Journal‘da “Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri’yle S-400 müzakereleri yürütüyor” diye bir yazı çıktı. O bana da hiç gerçekçi gelmemişti. Çünkü ‘’Türkiye S-400’leri Birleşik Arap Emirlikleri’ne gönderecek ve artık yaptırımlar kalkacak’’ tezi gerçekçi değil. Yıllardır hep söylediğimiz gibi, bu, Trump’ın söz verip yapabileceği bir şey değil. CAATSA yaptırımları konusunda yasa, gerçekten Amerikan başkanına bir hareket alanı sunuyor, ama Türkiye açısından ideal değil. Trump geçici olarak bunu kaldırabilir, fakat siz bir ülkeyle uzun soluklu bir savunma ilişkisi kurmak ya da o savunma ilişkisini derinleştirmek istiyorsanız, böyle geçici çözümler çok işinize yarayacak çözümler değil, bu bir.
İkincisi, S-400 meselesinin çözümünde, Trump NATO Zirvesi’nde F-35 konusunda da böyle biraz daha ikircikli bir tutum sergiledi, hatırlarsak. JD Vance de bu konuda “Yasalar çok net” diyordu. Bu bize neyi anlatıyordu? Eğer bir adım atılacaksa bu adım Türkiye’den gelmek zorunda ve Türkiye’den beklenen adım da yasalara göre çok net. Türkiye, S-400’den kurtulmak zorunda. Türkiye S-400’den kurtulmanın yollarını arıyordu ve bu yollardan biri olarak S-400’lerin Birleşik Arap Emirlikleri’ne transferi söz konusuydu. Bu, bana şu nedenle bu mantıklı gelmiyordu: Birleşik Arap Emirlikleri Amerika’nın çok yakın bir müttefiki, savunma konusunda da çok yakın bir müttefiki. O kadar ki, İran misilleme yaptığında, Birleşik Arap Emirlikleri’nin hava sahasını İsrail korudu. Üstelik Birleşik Arap Emirlikleri uzunca bir süre F-35’e talip oldu. Bir süre sonra müzakereler durduruldu, o ayrı. Bugün görünen o ki, Birleşik Arap Emirlikleri F-35’i istemiyor gibi, ama yine de savunma yapısı bu kadar Amerika’ya bağımlı bir ülke için S-400’leri almak, Türkiye kadar sorunlu.
Üçüncüsü de, Birleşik Arap Emirlikleri’nin F-35’i ilerleyen tarihlerde almak istemeyeceğine, o müzakereleri yeniden başlatmak istemeyeceğine dair hiçbir emare yok. Şunu da bence akılda tutmak gerekiyor; Birleşik Arap Emirlikleri savunma doktrinini dizayn ederken, bir gözü hep Suudi Arabistan’da. Suudi Arabistan’la Birleşik Arap Emirlikleri arasında bir gerginlik var ve bu gerginliğin dozu gittikçe artıyor. O yüzden Suudi Arabistan’ın, savunma alanında Birleşik Arap Emirlikleri’nin ne yapacağını belirleme potansiyeli var. Mesela Suudi Arabistan Savunma Bakanı yakın bir zamanda Washington’daydı ve F-35 meselesi yeniden gündeme geldi. Yani Suudiler F-35’le ilgileniyor. Bu kolay bir şey değil, bu konuda Kongre’de çok direnç var, ama yine de Suudiler ilgileniyor F-35’le. Dolayısıyla, ben Birleşik Arap Emirlikleri’nin de bir noktada yeniden F-35 müzakerelerini başlatacağına inanıyorum. Bu da S-400’ü Birleşik Arap Emirlikleri için önemli bir sorun haline getirecek. O nedenle, Türkiye’nin Birleşik Arap Emirlikleri’yle bu konuda müzakere etmesi bana gerçekçi gelmiyor. Hatta “Bir uzlaşıya çok yakın” gibi haberler çıktı, bu da bana çok gerçekçi gelmedi.
Ruşen Çakır: Evet, Gönül, çok teşekkürler, Ömer’e de çok selamlar. Bu hafta da böyle yoğun bir yayın oldu. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.”








