Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçünün 65. yılında, 1990’ların unutulan bir tartışmasına yeniden bakmak gerekiyor. Göçmenlerin Alman toplumuna uyumu konuşulurken, göçle değişen Almanya’nın demokrasisini nasıl dönüştüreceği sorusu neden geri planda kaldı?
Bu satırları Almanya’dan yazıyorum. Bir haftalığına, hayatımın 28 yılını geçirdiğim bu ülkeye yeniden geldim. Üstelik anlamlı bir yılda. Türkiye ile Almanya arasında 30 Ekim 1961’de imzalanan İşgücü Anlaşması’nın üzerinden tam 65 yıl geçti.
Ben Almanya’ya 1975’te, 15 yaşında geldim. O yıllarda Türkiye’den gelenler için yaygın olarak Gastarbeiter, yani “misafir işçi” deniliyordu. Oysa zaman gösterdi ki ne gelenler misafirdi ne de çocukları ve torunları geçici bir hayatın insanları olacaktı.
Bugün Almanya’da üçüncü ve dördüncü kuşaklardan söz ediyoruz. Almanca pek çoğunun anadili. Burada eğitim görüyor, çalışıyor, siyaset yapıyorlar. Buna rağmen eski bir tartışma bütünüyle geride kalmış değil: Bu insanlar Almanya’da yaşayan yabancılar mı, yoksa Almanya toplumunun eşit ve kurucu unsurları mı?

Göçmeni değil, demokrasiyi tartışmak
1990’larda Almanya’da heyecan verici bir tartışma vardı: “Multikulturelle Gesellschaft“, yani çok kültürlü toplum.
Aslında tartışma 1980’lerde başlamış, Almanya’nın birleşmesiyle yeni bir boyut kazanmıştı. Claus Leggewie’nin Vielvölkerrepublik (çok halklı cumhuriyet) yaklaşımında ifadesini bulan daha iddialı bir arayış söz konusuydu. Toplum farklı etnik, dinî ve kültürel kökenlerden insanlardan oluşuyorsa, cumhuriyet ve demokrasi bu toplumsal gerçekliğe nasıl cevap verecekti?
Bu soru önemliydi. Çünkü bakışı göçmenden demokrasiye çeviriyordu.
Geleneksel entegrasyon anlayışı göçmene, “Bu topluma nasıl uyum sağlayacaksın?” diye soruyordu. Çok kültürlü demokrasi fikri ise aynı sorumluluğu çoğunluk toplumuna ve devlete de yöneltiyordu.
Böyle bakıldığında mesele Türklerin döneri, İtalyanların pizzası, Müslümanların camisi veya insanların kendi kültürlerini yaşamasından ibaret değildi. Bunlar kültürel çeşitliliğin görünen yüzleriydi. Demokrasi açısından belirleyici olan siyasal katılım, temsil ve eşit haklardı.
Bir insan 30 yıldır Almanya’da yaşıyor, çalışıyor, vergi ödüyor, çocuklarını burada büyütüyor ama ülkenin siyasal geleceği üzerinde söz sahibi olamıyorsa, burada demokratik temsil bakımından bir eksiklik yok muydu?
Çok kültürlü demokrasi düşüncesinin yenilikçi tarafı bu soruda saklıydı.
Çünkü bir toplum çok kültürlü olabilir ama demokrasisi hâlâ tek kültürlü kalabilir.
Almanya’daki göç tarihini dört kelime üzerinden okumak mümkün: Gastarbeiter, Ausländer, Einwanderer, Bürger.
Misafir işçi, yabancı, göçmen, yurttaş.
Bu kelimeler herkesin aynı sırayla geçtiği hukuki aşamaları değil, göçmenlere yönelik toplumsal ve siyasal bakışın dönüşümünü anlatıyor.
Misafir geçicidir. Yabancı toplumda yaşasa bile dışarıya ait görülür. Göçmen kalıcılığı kabul edilmiş insandır. Yurttaş ise ülkenin geleceğinde söz ve karar sahibi olma hakkını ifade eder.
1990’larda Jürgen Habermas’ın Verfassungspatriotismus (anayasal yurtseverlik) yaklaşımı da bu tartışmaya önemli bir düşünsel zemin sunuyordu. Bir ülkeye aidiyet mutlaka ortak soy, din veya kültür üzerinden mi kurulmalıydı? Yoksa farklı kökenlerden insanlar özgürlük, hukuk devleti, insan hakları ve demokratik anayasa etrafında ortak bir siyasal aidiyet geliştirebilir miydi?
Bu yaklaşım, etnik kimlikle siyasal yurttaşlığı birbirinden ayırması bakımından önemliydi.
Çok kültürlü toplumdan başat kültüre
Fakat 1990’ların Almanya’sında yalnız demokratik iyimserlik yoktu.
Berlin Duvarı yıkılmış, iki Almanya birleşmişti. Aynı dönemde yabancı düşmanlığı ve aşırı sağ şiddet yükseliyordu. Rostock-Lichtenhagen, Mölln ve Solingen saldırıları toplumsal hafızada derin izler bıraktı.
Zaman içinde çok kültürlü toplum tartışmasının ağırlığı azalırken başka kavramlar öne çıktı: Entegrasyon, Leitkultur (başat kültür), paralel toplumlar, güvenlik ve göç kontrolü.
Bu değişim yalnızca kelimelerle ilgili değildi. Tartışmanın siyasal yönü de değişiyordu.
Çok kültürlü demokrasi anlayışı, farklı kimliklerin ortak demokratik düzenin oluşumuna katılmasını tartışırken, başat kültür yaklaşımının bazı yorumları göçmenlerden çoğunluğun kültürel değerlerine uyum göstermelerini bekliyordu.
Elbette ortak demokratik değerlere bağlılık ile kültürel farklılıkların korunması birbirine karşıt değildir. Hukuk devleti, kadın-erkek eşitliği, ifade ve inanç özgürlüğü herkes için geçerli olmalıdır. Hiçbir kültürel veya dinî gelenek, bireyin temel haklarını ihlal etmenin gerekçesi olamaz.
Ancak ortak demokratik değerlere bağlılık ile çoğunluğun kültürel kimliğine benzemek de aynı şey değildir.
Çok kültürlü demokrasinin temelinde bu ayrım bulunur: Farklı kültürler ortak hukuk düzeninde, farklı kimlikler eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayabilir.
Almanya bu doğrultuda önemli adımlar da attı. Vatandaşlık hukukunda yapılan reformlar, göçmen kökenli insanların siyasal hayata katılımı ve kamusal görünürlüğünün artması bunlardan bazılarıydı.
Buna rağmen tartışma sona ermedi. Bugün AfD’nin yükselişiyle göç, ulusal kimlik ve aidiyet yeniden Alman siyasetinin merkezinde.
65 yıl sonra Almanya
Türkiye’den Almanya’ya göçün 65. yılında ortaya çıkan toplumsal dönüşümü küçümsemek mümkün değil.
Bir zamanların misafir işçilerinin çocukları ve torunları bugün parlamentolarda, belediyelerde, üniversitelerde, medyada ve kamu yönetiminde görev alıyor. Türkiye kökenli siyasetçilerin Almanya’nın geleceğine ilişkin söz söylemesi artık olağan demokratik hayatın bir parçası.
Bu gelişme yalnız göçmenlerin başarısı değil, Alman demokrasisinin geçirdiği dönüşümün de göstergesi.
Ancak aynı ülkede göçmen kökenli insanların aidiyetinin yeniden sorgulanabilmesi, demokratik kazanımların kendiliğinden güvence altında olmadığını hatırlatıyor.
Üstelik mesele yalnız Almanya ile sınırlı değil. Türkiye de farklı etnik, dinî, mezhepsel ve kültürel kimliklerin birlikte yaşadığı bir ülke. Dolayısıyla çok kültürlü demokrasi tartışması, Türkiye’nin çoğulculuk ve eşit yurttaşlık arayışları açısından da anlam taşıyor.
Demokrasi, farklılıkların yalnızca varlığına tahammül eden bir yönetim biçimi olarak görülemez. Farklılıkların eşit haklarla ortak siyasal hayatı oluşturabilmesi de gerekir.
Benim kuşağım Almanya’ya geldiğinde bize ne zaman döneceğimiz soruluyordu. Sonraki kuşaklara ne kadar entegre oldukları soruldu.
Aradan 65 yıl geçti.
Artık yalnız göçmenlerin Almanya’ya ne ölçüde uyum sağladığını değil, Almanya’nın göçle değişen toplumsal gerçekliğine demokrasisini ne ölçüde uyarlayabildiğini de konuşmak gerekiyor.
Çünkü göçün başarısı yalnız insanların yeni bir ülkeye yerleşmesiyle değil, o ülkenin demokrasisinde eşit yurttaşlar olarak yer bulabilmeleriyle ölçülür.














