Gürkan Çakıroğlu yazdı: Cumhur değil Cumhuriyet İttifakı

Hikâyeyi bütünü içinde görmek, siyaseti telif ve terkip üzerine yapmak gerek. Dönemsel bakarsak veya kişiselleştirirsek yanılırız, yanlış yaparız. Milletin Tayyip Erdoğan’a olan teveccühünün ve bu teveccühün giderek yükselmesinin sebebi, milli iradenin askeri vesayet aracılığı ile tazyik altına alınması, tacize uğraması ve tarumar edilmesiydi. Erdoğan uzun bir süre, milletin bu mücadelesine hakkını vererek liderlik etti. O hakkını verdikçe, millet de ona hakkını verdi. Bu, ona verilen birinci destekti. Lakin, askeri vesayetin çökertilmesine odaklanan kimi kesimler sorumsuzca, kimi kesimler ise şımarıkça hareket edince, vesayetin çöküşüyle beraber büyük bir güç boşluğu doğdu, kaos oluştu. Akabinde ise gerek hendek olayları, gerekse de darbe teşebbüsü millet ahvalini ve devlet ricalini teyakkuza geçirdi; erkler aylığı değil, erklerin tek elde toplanması yönünde tercih yapıldı. Bu, ona verilen ikinci destekti. Nihayetinde askeri vesayet giderildi, darbe teşebbüsü püskürtüldü, terör dönemi kapandı. Ve böylece, matematiksel bir kesinlikle ifade etmek isterim ki, olağanüstü şartların olağanüstü koltuğuna da artık gerek kalmadı. Erdoğan ise üçüncü ve son bir destek daha alabilir, tabii gereğini yapabilirse.

Kemal Can ile söyleşi: Bahçeli'nin "Cumhur İttifakı'nda çatlak yok" sözüne inanmalı mıyız? 
Gürkan Çakıroğlu yazdı: Cumhur değil, Cumhuriyet İttifakı

2016 yılının bir ekim günü Devlet Bahçeli’nin TBMM kürsüsünden yaptığı konuşma ile girilen ara rejimden, 2024 yılının bir ekim günü yine Devlet Bahçeli’nin TBMM kürsüsünden yaptığı konuşma ile çıkılıyor. Nasıl ki inşası biraz zaman aldıysa, yapı sökümü de yine biraz zaman alıyor, alacak. Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim çıkışı hem 2016’da başlayan ara rejime, hem de 1925’den bu yana süre gelen ana rejime son veriyor. İttihat ve terakki anlamında yüz yılın en büyük çıkışlarından birisini yaptı Bahçeli.  Bu çıkış ve Abdullah Öcalan’ın onu tahkim eden 27 Şubat çıkışı, hangi amaçlarla yapılırsa yapılsın, neticesi bu; Kemalist rejim yıkılıyor. Bu nedenle Cumhur İttifakı, çok yakın bir zamanda Cumhuriyet İttifakı’na inkılap etmek zorunda. Önce siyasi bir genel af, sonrasında mevcut TBMM aritmetiğinde AK Parti, MHP, DEM Parti, İYİ Parti, YENİ Parti ve CHP’nin tam desteği ile parlamenter sisteme geçiş, ve son olarak da Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya uğurlanması; bu üç hamle ile Terörsüz Türkiye süreci tamamlanacak ve Türkiye yüzyılına doğru ilk büyük adım atılmış olacak.

Cromwell’den veya Napolyon’dan sonra parlamentonun güçlendirilmesi İngiltere’yi ya da Fransa’yı zayıflattı denebilir mi? Bir takım başıbozuk başdanışmanların hezeyanlar içerisinde yaptıkları açıklamalara aldanmayın. Hukuksuzluklara kılıf uydurmaktan sorumlu pişkin bir başdanışman, seçimleri bir hafta öne çekmekten veya parlamenter sistemi memleket için bir geri adım olarak lanse etmekten bahsederek, kendi ve kendisi gibilerin koltuğunu korumaya çalışıyor, hepsi bu. Meselenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koltuğu ile alakası yok. Zira Türkiye parlamenter sisteme dönecek; Cumhurbaşkanı Erdoğan da koltuğunu koruyacak. Kimi testiler, geçen günlerden gördüğümüz üzere yolda kırılacak, kimi testiler de yol bittiğinde. Olan olaylar münferit değil, müstakil değil; her ne oluyorsa ayaklardan başa kadar müşterek, her ne yapılıyorsa müteselsil. Bu başıbozukları her bir köşeye başdanışman yapan baş kim? Cefakâr millet mütemadiyen soyuluyor, şahsi menfaatler milli menfaatlerin üstünde tutuluyor. Milletin cebine el atan, canını hiçe sayan bu tahkir ve zulüm döneminin sonuna geldik artık, bitti. Eyyamcılık ile buraya kadar. Hangi göz, menfaatin perdelediği göz kadar kör olabilir? Vaziyette ısrarın sonu, felakettir.

Bu kadar basit mi diye soranlarınız vardır; evet, gerçekten bu kadar basit. Ama basit olması kolay olacağı anlamına gelmiyor, aksine hiç kolay olmayacak. Birileri istedi ki Bahçeli ittifakı bozsun; birileri istedi ki Öcalan masayı devirsin. Bunca zaman onca desiseye başvurdular, onca mayın döşediler, onca sabotaj girişiminde bulundular. Lakin olmadı; Bahçeli-Öcalan ikilisi bu oyunlara gelmedi, bu tuzaklara düşmedi, bu sabotajların amacına ulaşmasına müsaade etmedi. Azami sabır, asgari zayiat ile yola devam edildi. Birileri ricattan bahsedip duruyor. Bilakis, huruç vakti giderek yaklaşıyor. Zira muharebe bitti, mütareke vakti. Ve muhasara ile mütareke olmaz. Kimse boyun eğmeyecek, kimse diz çökmeyecek; belki birileri olabilir, ama Öcalan Cumhur İttifakı’na vagon olmayacak. Eyyamcılık ile barış gelmez. Barışa doğru dört nala yol almak gerekirken tırısa bıraktı atları Erdoğan; söylemleri ile eylemleri arasında uyum yok, ne yönetebiliyor ne yürütebiliyor, siyaseten felç. Lakin Erdoğan’sız da olmayacak. Peki nasıl olur? Onu devirmekle değil, onu hukuk içerisine almakla olur.

Dehşet dengesi ittifakının yapı sökümü gerçekleşiyor; bir kişi hariç herkes, Cumhuriyet İttifakı’na intibak etmeye hazırlanıyor. Bu ittifakın karşısındaki kaleler ise tek tek düşüyor. Kızıl Elma ile Mor Dağlar’ın ittifakı bu. Kızıl Elma’ya giden yolun Mor Dağlar’dan geçtiğini idrak edenlerin açtığı yol bu. Milliyetçi Hareket Partisi ile Demokratik Cumhuriyet Partisi’nin ülküdaşlığı, yoldaşlığı bu. Bu yolculuğa çıkılırken kefen dahi alınmadı yana; “alyansı” dahi olmayan iki lider önderlik ediyor bu yolculuğa. İl gider töre kalır dedik, el mi yaman bey mi yaman dedik, devlet-i ebed müddet dedik; bu üç büyük mefkure, bu üç büyük sac ayağı üzerine kurulu hikâye. Birisi kısa olursa tökezler, birisi eksik olursa devriliriz. Üçünün de hakkının verilmesi gerek. Biz işin sonunu getiremezsek eğer, iş bizim sonumuzu getirecek. Toprağı sürdük evet, tohumları atmadığımız sürece neye yarar; tohumları attık, suyu vermediğimiz sürece neye yarar? Taç taşıyan baş akıllanır derler Tayyip Bey, ne iyiyi icra edebiliyorsunuz ne de kötüyü men edebiliyorsunuz; birilerinin sakalını kesip dururken kendi parmaklarınızı kesiyorsunuz, görmüyor musunuz?

Yurttaşlık duygudaşlık demektir; dayatma ile değil dayanışma ile olur. Hukukumuz bir olmadığı sürece devlet bizi bir arada tutamaz; hukukumuz bir olduğu sürece ise hiçbir devlet bizi ayıramaz. Hiç Türk demediğimiz zaman Türkler olduk, Türkler dediler bize. Hep Türk dediğimiz zaman ise; Arnavut olduk, Rum olduk, Ermeni olduk, Kürt olduk, Gürcü olduk, Çerkes olduk. Türk’ü sevdiren, Türklüğü sevdiren tutumu unutturdular bize, hatırlamalıyız. Fethettiğimiz topraklara dahi hukuk götürürken, nasıl oldu da kendi topraklarımızdaki hukuku katleder hale geldik? Kürt meselesi teritoryal değil, hukuki bir sorundur. Akdi tazelemeli, hukukun gereğini yapmalıyız. Birileri, darbecilerin dayattığı ilk dört maddeye ayet muamelesi yapıyor. Siz kimsiniz kardeşim, kime hizmet ediyorsunuz? Roma döneminde Türkopoller vardı, şimdi de bunlar var. Kimsiniz de benim koca Türklüğümü bu dört maddeye sığdırma cüretini kendinizde buluyorsunuz. Türk olmak için anayasadan icazet alacak değilim. 1982 anayasasının çizdiği sınırlar içinde Türk olmayı da Türk kalmayı da reddediyorum. Gerekirse o dört maddeyi alırız, dörde böleriz, memleketin dört bir yanına da gömeriz; ama memleketi böldürmeyiz.

Bu devlet yüz yıla, bu millet dört maddeye sığmaz. Bu Türkopollerin kafasıyla bırakın Tuna’nın batısını, Seyhun’un dahi batısına geçemezdi bu devlet. Türk devletinin kuyusunu kazan, Türk devletinin ayağına sıkan bu Türkopollere bakarak hareket edecek değiliz. Kızıl Elma demiş ve bu ölümlü dünyanın ölümsüz meyvesinin peşine düşmüşken Türk; bu Türkopoller kalkmış meyve bahçelerinin peşine düşmüş. Kürt’e zulmetmek, Türk’ün atardamarını kesmek demek. Kürdistan; kardeşimizin adıyla nam salmış, ama dedelerimizin kanıyla da sulanmış, daha ne olsun! Ay yıldızlı al bayrağa Türk bayrağı diyoruz, bırakalım da aynı zamanda Kürt bayrağı da olsun. Biz Türklerin bayraktan aldığı hazzı Kürtlerin de almasını istiyorsak eğer, Türkiye’nin Kürtlerin de devleti olması gerek. Dağdakilere ve Avrupa’dakilere, vatanınıza hoş geldiniz diyebilmemiz gerek. Ne reddi miras ne de tevarüs; geçmişin muhasebesi, anın idraki ve geleceğin tahayyülü ile hareket etmek gerek. Tarihsel birikimimiz, jeopolitik konumumuz ve mevcut insan kaynağımız ile istikametimiz birdir, istikbalimiz ise Türkiye Yüzyılı’dır.

Mesele kişisel değil, kişiselleştirdiğimiz an kaybederiz. Zira politik değil ontolojik bir kırılma yaşıyoruz. Sessiz bir ihtilalin içerisindeyiz. Buradan ne çıkacak? Büyük Ortadoğu Projesi mi yoksa Türkiye Yüzyılı mı? Süreç tıkanmadı, sadece hamle sırası kaçınılmaz olarak Tayyip Bey’e geçti; lakin o hala emin değil, tereddüt içerisinde. Yapmak istiyormuş gibi görünüyor ama yapmıyor. Başından beri zamana oynadı; zamanın Bahçeli-Öcalan ittifakını boşa çıkaracağını düşündü, ama yanıldı. Bu sebeple de zaman aleyhine işledi; gereken hamleleri yapmadığı her geçen gün de aleyhine işleyecek ve masaya daha da zayıf oturmasına sebebiyet verecek. Oysa ki amaç onu devirmek değil, onu sınırlamak. Zira monarşiler dahi mevcut halimiz kadar sorumluluktan uzak bir yönetim göstermediler. Çankaya sessiz bir zafer, Beştepe ise gürültülü bir hezimet sunuyor ona.

Reis; ümmet terör yorgunu, kutuplaşma yorgunu, yolsuzluk yorgunu. Reis; iktidarınızın ruh hali ile milletin ruh hali aynı değil. Reis; lehinize görünen her şey aslında aleyhinize. CHP’yi yanıma alayım, DEM Parti’yi de vagon yapayım ve bir dönem daha devam edeyim derseniz, olmaz. Millet de devlet de buna razı gelmez. O yüzden Cumhur İttifakı değil, Cumhuriyet İttifakı diyoruz. Barışa bukağı vurmaya, barışı muhasara altında tutmaya devam ederseniz; huruç kaçınılmaz olur. Oysa ki Bahçeli de Öcalan da şerefi beye vermeyi bilirler, yeter ki maksat bir şey olmak değil de yapmak olsun. Eski ile yeniyi birleştirmeniz, barıştırmanız gerek. Reis; siyasi meziyetlerinizi yükselişinizde gördük, siyaseti meziyetlerinizin sınırını ise inişinizde göreceğiz. Reis; kreatif olamıyorsunuz ve olamayacaksınız, lakin dekoratif olarak bu millete son hizmetinizi yapabilirsiniz. Çankaya sizi bekliyor.

Coğrafyamız barışa muhtaç. Türkiye’de sağlanacak bir barış ise, bölgesel barış adına en büyük kaldıraç. Zalime de merhamet etmek gerek. Ama merhametin adalete halel getirmemesi gerek. Yazı kazasız belasız atlattık, önümüz kış. Hem de ne kış. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve en çetin kışı bizi bekliyor. Vazifenin en ağırını yüklenen Bahçeli-Öcalan ikilisi, üzerlerine düşeni bihakkın yerine getirdiler. Ya talihimiz yaver gidecek ya da bahtımız kara çıkacak. Lakin ne olursa olsun hakikat üzerine siyaset yapmaktan vazgeçmemek gerek. Ne kendimizin ne de bir başkasının menfaatini düşünmeliyiz; sadece ama sadece milletin menfaatine hizmet etmeliyiz. Ve kim derse ki millet ile devletin menfaati çatışıyor, bilin ki o yalan söylüyor.

Son olarak; Demokratik Cumhuriyet Partisi’nin (DCP) kuruluşunu geciktirmeye çalışmak, bu millete yapılacak en büyük kötülüklerden birisi. Ulusların da insanlar gibi kaderi vardır. Minnet etmeyenlerin, mihnetten çekinmeyenlerin partisi olacak DCP. Türk, Kürt ve Çerkes halkları başta olmak üzeri, kader ortaklığı yaptığımız diğer tüm halklardan müteşekkil ulusumuzun ete kemiğe bürünmüş hali olacak DCP. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının, Türkiye yüzyılının lokomotifi olacak DCP. Hak, hakikat ve halk diyecek DCP. Demokratik Cumhuriyet Partisi Türkiye’nin kaderi, Türkiye’nin geleceği; vesselam.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş