Fareed Zakaria: Amerikan demokrasisi de artık liberal değil

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yaklaşık 20 yıl önce “liberal olmayan demokrasi” kavramını siyasi literatüre sokmuş olan Fareed Zakaria, bugün benzer bir durumun kendi ülkesi ABD’de de yaşanmakta olduğunu düşünüyor ve bundan üzüntü duyuyor. Zakaria’nın 29 Aralık 2016’da Washington Post’ta çıkan yazısını İlker Kocael Türkçe’ye çevirdi:

 

Yirmi yıl kadar önce Foreign Affairs dergisine yazdığım bir yazıda olağandışı ve endişe verici bir yönelimden bahsetmiştim: liberal olmayan demokrasinin yükselişi. Tüm dünyada diktatörler düşüyor ve seçimler büyük bir hızla yaygınlaşıyordu. Ne var ki sandıkların kurulduğu birçok yerde; hukuk devleti prensibi, azınlıklara saygı, basın özgürlüğü ya da diğer gelenekler büsbütün ya da kısmen ihmal ediliyordu. Bugün, korkarım ki aynı yönelimin ABD’yi de esir aldığını gözlemliyoruz. Bu durum Cumhuriyetçi ya da Demokrat, Trump destekçisi ya da karşıtı; herkesi endişelendirmeli.

Modern dünyada demokrasi diye adlandırdığımız şey, aslında iki farklı geleneğin alaşımından ibaret. Biri, doğal olarak, liderlerin seçiminde halkın söz sahibi olması. Ancak Batı siyaset geleneğinin -1215’te imzalanan Magna Carta’dan bugüne- daha da köklü geleneği kişi haklarıdır: keyfi tutuklamaya, dini baskılara ya da sansüre karşı. Söz konusu kişisel özgürlükler (ifade ve inanç özgürlüğü, mülkiyet hakkı, muhalefet etme özgürlüğü) yalnızca görevini kötüye kullanan tiranlardan değil, aynı zamanda demokratik çoğunluklardan da korundu. Haklar Bildirisi (Bill of Rights), son tahlilde, çoğunluğun ne yapamayacağına dair bir listedir.

Batı’da, bu iki gelenek –bir tarafta özgürlük ve yasa, diğer tarafta halk katılımı- iç içe geçti ve liberal demokrasi dediğimiz sistemi meydana getirdi. Bahsettiğim yazıyı yazdığımda bu iki geleneğin ayrışması gözle görülür hale gelmişti; şimdi ayrışmayı Macaristan, Rusya, Türkiye, Irak ve Filipinler gibi ülkelerde çok daha net bir biçimde görebiliyoruz. Çoğunda demokrasi yerinde duruyor ancak özgürlük kuşatma altında. Bu ülkelerde liberal demokrasinin zengin ve çeşitli iç dolgusu ortadan kaybolurken geriye kala kala dıştaki demokrasi kabuğu kalıyor.

Bu süreç yaşanırken beni en çok şaşırtan şeylerden biri; yasaların ve kuralların, bu düşüşün önünde duramaması oldu. Birçok ülkenin anayasası gayet iyiydi; ince denge ve fren mekanizmaları kurulmuştu ve gelişmiş ülkelerin tecrübelerinden faydalanılarak en iyi kurumlar alınmaya çalışılmıştı. Ancak eninde sonunda liberal demokrasi aşındı. Anlıyoruz ki demokrasiyi sürdürülebilir kılan yalnızca yasal güvenceler ya da kurallar değil, normlar ve eylemler –yani demokratik davranış. Bu liberal demokrasi kültürü bugün ABD’de de eriyor.

Kurucu Babalar demokrasiye şüpheyle yaklaşıyordu ve Amerika’yı liberal olmayan demokrasi tehlikesini bertaraf edecek bir cumhuriyet olarak tasarlamışlardı. Haklar Bildirisi, Yüksek Mahkeme, eyalet hükûmetleri ve senato; bunların hepsi çoğunlukçuluğa karşı bir siper olarak düşünülmüştü. Ancak ABD aynı zamanda demokratik bir kültür de geliştirdi; büyük oranda aynı görevi üstlenen ancak devlet yapısı içinde yer almayan emniyet supabları da oluşturuldu. Alexis de Tocqueville bunları “örgütler” olarak adlandırmıştı –yani korolar, Rotary kulüpleri ya da meslek örgütleri gibi devlet dışı gruplar- ve bunların, “çoğunluğun ahlaki imparatorluğunu zayıflatma” görevi gördüğünü öne sürmüştü. Alexander Hamilton; rahipler, avukatlar ve diğer mesleklerden kişilerin Amerikan demokrasisinin “tarafsız hakemleri” olabileceğini düşünmüştü; bu kişiler, toplum ve hükûmetin özel çıkarlar değil de ulusal çıkarlar temelinde hareket etmesini sağlayabilirdi.

ABD toplumunda birkaç on yıldır baskın eğilim; demokratik açılım ve etkin piyasadan yana. Kongre’de karar alma süreci kapalı ve hiyerarşik bir sistemden daha açık ve özgür bir yapıya evrildi. Siyasi partiler güçlerini kaybettiler; artık ön seçimi kim kazanırsa onun peşinden sürükleniyorlar. Meslek örgütleri ve sendikalar neredeyse tüm ahlaki otoritelerini kaybettiler; yarışmacı ve güven vermeyen örgütlere dönüştüler. Ayrıca bu grupların üyeleri kamu çıkarına hizmet edecek biçimde hareket etmiyor; ya da büyük ihtimalle edemiyor. Anayasada açık olarak korunan tek iş kolu olan medyada; kamu çıkarını sahiplenme geleneği doğrultusunda halk eğitilmeye çalışılırdı. Bugünün medyası bu gelenekten saptı.

Çizdiğim tablonun; elitlerin ve hiyerarşik yapıların romantik bir güzellemesi olduğunun farkındayım. Medyanın bir bölümü eskiden beri partizandı ve yalnızca ses getirecek skandalların peşinden koşardı. Avukatlar çoğu zaman kendi dar çıkarlarını düşünerek hareket ettiler; muhasebeciler sıklıkla sahtekârlıkların bir parçası oldular. Ve siyasetçiler kapalı kapılar ardında çoğu kez berbat kararlar verdiler.

Ancak şimdi Amerikan demokrasisinin kaba popülizm ve demagojiye karşı gerçek emniyet supablarının yokluğunda neye benzeyeceğini göreceğiz. Partiler çöktü, Kongre göçük altında, meslek örgütleri sinmiş durumda, medya etkisini kaybetti. 2003 yılında “liberal olmayan demokrasi” hakkında bir kitap yazdığımda, Amerikalıların anketlerde en büyük saygıyı demokrasiden en uzak üç Amerikan kurumuna gösterdiğini söylemiştim: Yüksek Mahkeme’ye, Merkez Bankası’na ve silahlı kuvvetlere. Bugün ilk ikisi eski parıltısını kaybetti; yalnızca üçüncüye duyulan müthiş saygı korunuyor.

Bugün elimizde kalan; açık, liyakate dayalı, yarışmacı bir toplum: burada milletvekilinden tutun muhasebeciye kadar herkes kendi çıkarının peşinde etrafla itişip kakışan bir girişimci. Peki ortak iyiyi, yurttaşlık değerlerini ve liberal demokrasiyi güçlendirecek, onları koruyacak kim ya da ne kaldı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus