Türkiye referanduma nasıl gidiyor? Gürcan Dağdaş ile söyleşi

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/313808812″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Merhaba, iyi günler. Deneyimli bir siyasetçi konuğumuz var. Her ne kadar kendisi son dönemlerde medyadan uzak kalmışsa da, özellikle Türk sağında siyaset yapanların tanıdığı bildiği bir isim: Gürcan Dağdaş. Kendisi Ankara’da ama İstanbul’a yolu düştü, biz de kendisini konuk ettik. Hoşgeldiniz, çok sağolun.
Hoşbulduk, sağolun.

Evet, deneyimli bir siyasetçi dedim; Demokrat Parti’den başlayan, Refah Partisi’ne uzanan, Doğru Yol Partisi ile devam eden… en son MHP’den milletvekilliğiniz var, değil mi?
Evet.

Arada, REFAHYOL döneminde bakanlığınız var.
Evet.

Rahmetli Aydın Menderes ile bir yol arkadaşlığınız var.
Var. Allah rahmet eylesin.

Bir süredir de bir yerde aktif olarak siyaset yapmıyorsunuz.
Hayır, yapmıyorum.

“Türkiye referanduma nasıl gidiyor?” diye bir başlık attım, ama ben size doğrudan şunu sorayım: 17 Nisan sabahını Gürcan Dağdaş nasıl görüyor? Ne bekliyor? Umuyor değil de, bekliyor diyelim.
Siyaset, zaman içerisinde, insana bazı şeylere dokunarak bir öngörü kazandırıyor. Ben 17 Nisan’la ilgili, Türkiye’nin rahatlayacağı bir sonucun çıkacağını görüyorum. Buradan neyi kastediyorum? Sandıkta “Hayır”ın “Evet”le arasında 3-5 puan fark olabilecek büyüklükte farklı çıkacağı kanaatindeyim.

“Hayır” çıkacak diyorsunuz.
Evet. Bu, bizim gibi siyasî aktörlerin eseri olarak önümüzde durmuyor. Bu tamamen, milletin, halkın irfanıyla alâkalı bir şeydir. Bu referanduma sunulan metnin, kendi yararına, tarihsel geçmişi ve önündeki süreç, bunların tamamen muhasebesini yaparak ortaya çıkaracağı bir karar gibi görünüyor. Biz onlara “Hayır”ı telkin ettiğimiz için “Hayır”cı değiller.

Tam da onu soracaktım. İçinizden böyle geçtiği için mi söylüyorsunuz, yoksa hakikaten bunu gördüğünüz için mi?
Ruşen Bey, kasap etin üzerindeki yağ dokusunu görmez. Onun altında kas nerededir, sinir nerededir bilir. Ben de, hem teorik hem pratik siyasetin deneyimini kazanmış bir insanım. Dokunduğum elin ısısından onun tercihini anlayacak kadar bir tecrübenin üzerinde duruyorum. Biraz evvel Sanayi Bölgesi’nde dolaşıyordum. “E ne yapacağız, ‘Evet’ mi vereceğiz?” diye soruyorum esnafa. “İyi de abi ,‘Evet’ verince dükkâna müşteri mi girecek?” diyor. “Peki, seçimde hangi partiye oy verdin?” — “AKP’ye oy verdim.” — “İyi de, Reis, Cumhurbaşkanımız, bu anayasa onun için.” — “O ayrı, bu ayrı” diyor.

Peki, tam burada “Nasıl gidiyor?” sorusuna gelecek olursak; AKP ve MHP’nin bu olaya angaje olması, MHP’nin yani Devlet Bahçeli’nin öne atılmasıyla oldu. Son seçimlerde aldıkları oy haydi haydi yetiyor. Mesela Meclis’te de yeterli sayıyı kolaylıkla buldular. Dolayısıyla, sizin “Hayır” dediğiniz olayın olabilmesi için AKP ve MHP seçmeninde bir azalma olması gerekiyor.
Buna hemen cevap vereyim. Biz Kasım seçimlerini baz alarak, “%49.5 AKP, %11.5 MHP, bu ikisinin toplamı 62 eder. Buradan 3-5 puan fire verse, %55’e düşer” gibi bir değerlendirme yaparsak –ki bizim kamuoyu araştırma şirketlerimiz de bir algı oluşturmak için bunu bu şekilde tarif ediyor– bu yanlış bir tariftir. Peki, nereden bakmamız lazım? 7 Haziran’dan bakmamız lazım. Niye? Çünkü AKP’den 8 puan çıktı. Sizin de malumunuz olan bir şeydir bu. Sosyolojide göçenler değiştirir. Göçenler, kutsallarını terk edebilme cesaretini gösterebilmiş olanlardır. İktidarda bir parti, 8 puan karşılığı olan bir seçmen, oradan çıkmayı göze almış ve çıkmış. Önünde bir hükümet modeli geliştirilememiş. Bir alternatif şekillenemediği için, 7 Haziran ile Kasım seçimleri arasında Türkiye’de terörün, kaotik yapının, tansiyonun da yüksek olduğu bir dönemde, onlar geriye döndü. Ama onlar kalıcı bir dönüş değil, muhacir dönüşüydü. Yani, bir model koyamadığı için diğer muhalif partileri cezalandırdı. Ama dönerken onu mükâfatlandırmak üzere ve kalıcı olarak dönmedi. Bu, işin bir tarafı. Rakamlar üzerinden bakacak olursak bu böyle. Sahada baktığımızda da, 10 MHP’li seçmenden 8’i “Hayır” diyor. Ben 2007’de MHP’nin Kars milletvekili olarak seçime katıldığımda, MHP seçmeni veya teşkilatları, seçime kendi partileri katılmış olmasına rağmen, sandıkla ilgili bu kadar agresif ve kararlı değillerdi. Şimdi biz görüyoruz ki her MHP’li 10 seçmenin 8’i, “Hayır”cı. Ve agresif bir “Hayır”cı. Sandığı hedefleyen, sandığa sahip çıkan, oyunun üzerinden Türkiye’de nelerin değişebileceğine inanmış bir seçmen kitlesi var.

Oradaki mesele sadece içerik mi yoksa başka boyutu da var mı?
Bunun başka farklı psikolojik sebepleri vardır, siyaset, mevcut yönetimle ilgili vs.. Bunların hepsini içine alan bir bakıştır bu ve çok kararlı bir zeminde duruyorlar. Peki, AKP seçmeni üzerinden baktığımız zaman nasıl görünüyor? Bir kısım AKP seçmenine göre: “Niye ağzımızın tadı bozuyoruz şimdi? Ne olur ne olmaz, Allah uzun ömür versin, Cumhurbaşkanımıza yarın öbür gün bir şey olursa, bugüne kadarki kazanımlarımızı kaybedersek…” Bir kısmı için: “Bu nereden icap etti şimdi?” ki dün Tuğrul Bey “Bu işi başımıza Sayın Bahçeli açtı” gibi söylemler… Veya AKP’nin içinde görev yapmış, kurucu kadrodan olan bir kısım deneyimli siyasetçi, zamanlaması ve içeriği ile ilgili itirazlarını seslendirmeye başladı bu metinle ilgili. İçeride AKP seçmeninin üzerinde ciddi bir tereddüt var. Bir başka şey: Bu “Evet-Hayır”ın, mevcut AKP seçmeni için statükoyu değiştirmeyeceğini, Sayın Cumhurbaşkanı’nın koltuğunda oturmaya devam edeceğini, hükümetin hükümet etmeye devam edeceğini gördüğü için bir risk de görmüyor. Ama bir başka şey daha var AKP seçmeni için. Ruşen Bey, ben Refah Partisi için seçime katıldığımda, rahmetli merhum Erbakan’ın, ilçe başkanı, ilçe yöneticileri ile ilgili kesin bir hükmü vardı. Mesela, Bağcılar İlçe Başkanına “İlçe Başkanı olduğunda, bu partiyle ilişkin devam ettiği müddetçe, oturduğun apartmandan, daireden, asla ayrılamazsın” demişti. Şimdi AKP kadrolarının önemli bir kısmı, Bağcılar İlçe Başkanı, Güngören İlçe Başkanı da artık Boğaz’da oturuyor. Yani yukarı mahalleye taşındı. Şimdi AKP seçmeni açısından da, yukarıda yöneticileri etin yağlı yerini yiyor. Onlar için aşağıda adaletli bir paylaşımın olmadığı görünüyor. Doğal olarak bu bir ikaz mahiyetinde. Onlar için de mevcut şımarıklığı, vurdumduymazlığı ikaz mahiyetinde ayrı bir düşüncenin de orada yer ettiğini görüyoruz. Kaldı ki, bu “Evet-Hayır” maçı sağın sahasında oynan bir maç.

Tam da onu soracaktım. Hiç CHP’den bahsetmediniz.
Bu maç sağın sahasında oynanan bir maç. Şüphesiz ki CHP’nin itirazı var. CHP burada “Hayır”cı. Ama biz demokrasiyi de parlamenter sistemle ilgili AKP ve MHP seçmeninin kendi iradesinde oluşturacağı bir kararla bunun sonucunu belirleyeceğiz. Yani, bu “Evet-Hayır”ın sonucu, sağ seçmenin şekillendireceği bir sonuç olacak.
1949’da Demokrat Parti Büyük Kongre’sini topluyor. Sayın Cumhurbaşkanı ve AKP yetkilileri, Demokrat Parti’yi ve Menderes’i referans ederek –siyaseten o referansı kullandıkları için söylüyorum– 1924 Anayasası, partili cumhurbaşkanını engelleyen bir anayasa değil. Yani, partinin genel başkanı cumhurbaşkanı olduğunda –Gazi Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa gibi– partileriyle ilişkilerini kesmek gibi bir sonuç çıkarmıyordu. O Anayasa mevcut olmasına rağmen 1949’da Demokrat Parti Büyük Kongre’sini topladı ve kongrede bir karar aldı; Demokrat Parti Genel Başkanı cumhurbaşkanı olursa partisiyle ilişiği kesilir. Anayasada bunu yasaklayan bir madde olmamasına rağmen, hatta tam tersi olmasına rağmen, Demokrat Parti bu kararı aldı. 1950 seçimlerinde merhum Celal Bayar cumhurbaşkanı seçildi ve partisiyle ilişiğini kesti. Yani, dün referans verdiği Demokrat Parti, anayasal hakkı olmasına rağmen partili cumhurbaşkanlığını reddetmiş bir gelenektir. Doğal olarak, AKP’nin içerisinde Demokrat Parti, Doğruyol, ANAP yani merkez sağ cephesinde olan insanların hepsi, bu tarihi referansların üzerinden de bakacak şekilde bilinçli insanlardır.

17 Nisan vurgusuyla başladık. AKP ve MHP seçmeninin ciddi bir kısmının “Hayır”a yöneleceğini ya da belki sandığa gitmemesiyle “Hayır” çıkacağını söylüyorsunuz. Ama ortada şöyle bir şey yok mu? Siyaset rahatlayacak dediniz, ama bir belirsizlik olacak. O belirsizlikten rahatsız olmayacaklar mı?
Niçin belirsizlik olacak? Yani “ ‘Evet’ çıkarsa memleket güllük gülistanlık olur, ‘Hayır’ çıkarsa memlekette kaos olur”. Hangi ölçünün üzerine yorum yapacağız? “ ‘Hayır’ çıkarsa ekonomi kötü olur.” Ekonomi iyi mi ki kötü olacak? “ ‘Hayır’ çıkarsa terör devam eder.” Terör zaten devam ediyor. “Evet” çıktığında terör bitecektiyse 14 senedir terörü niye bitirmediniz? Ne olacak da “Hayır” çıkması Türkiye’nin tansiyonunu, nabzını yükseltecek? Almanya ile, Hollanda ile, Fransa ile kuzu sarmasıyız da “Hayır” çıktığı zaman mı onlarla didişeceğiz? Biz Suriye’de, Irak’ta bir bataklığa saplanmamışız da “Hayır” çıktığında mı bir bataklığa saplanacağız? Meselenin özü şudur; “Hayır” çıktığında –Türkiye’deki mevcut statüko üzerinden bakıyoruz– Sayın Cumhurbaşkanı, “Milletin takdiri başımın üstündedir” diyor. Millet “Hayır” dediğinde, Sayın Cumhurbaşkanı Anayasa’nın sınırları içerisinde kalmak zorundadır. Çünkü kutsadığı Millet ona o mesajı vermiştir.
AKP hükümeti, Sayın Binali Yıldırım, bu “Hayır”la beraber başbakan olduğunu bu sefer idrak edecektir. Türkiye’nin birçok derdi, problemi var. Bu “Hayır”la beraber, hepimiz Türkiye’nin yarasını sarmak için uğraşacağız. Çok iyimser olup Pollyannacılık oynamıyorum. Bu, hepimizin önüne zorunlu gelen bir durumdur. Bu “Hayır”, Türkiye’deki siyasî kurumların tamamının kendi içlerinde birçok tartışmayı, yeni düzenlemeyi, değişimi de zorunlu kılacaktır. Burada “Hayır” çıktığında Sayın Cumhurbaşkanı herhalde yeni bir AKP dizayn etmek zorunda kalacaktır.

Bir erken seçim senaryosu bekliyor mu?
“Evet” çıkarsa bir erken seçim olacağını düşünüyorum. Çünkü 2019’da yürürlüğe girecek bir anayasayı, bence, öne çekecek şekilde, 5-6 ay içerisinde, bir erken seçimin gelip kapımıza dayanacağını düşünüyorum. Burada da bir şey söylemek istiyorum. Sayın Bahçeli’nin bu anayasayı gündeme getirişinin temel gerekçesi: “Fiilî bir durum var, Anayasa’yı bu fiilî duruma uyduralım”. Bir an için bu gerekçeyi kabul edilebilir bir gerekçe olarak değerlendirsek, önümüzdeki soru şu: O zaman 2019’a kadar bu fiilî durumun devam etmesine niye göz yumuyorsun? — “17 Nisan’da biz bunu değiştirelim, bu fiilî durumu da ortadan kaldıralım.” Peki, birçok şeyin üzerinden baktığımızda, bu anayasa metninin 18 maddesinin üzerine, farklı başlıklar üzerine, farklı şeyler söylemek mümkün. Bir temel şeye vurgu yapmak istiyorum: “Tek adamlık”. İzniniz olursa burada da bir latife yapmak istiyorum. Yedi vatandaş bir araya gelmiş, “Bir kurban alalım, keselim yediye bölelim” demişler. Kurbanı almışlar, sonra aralarında niza çıkmış, göğsü kimin olacak, başı kimin olacak diye. “Bir mollaya gidelim, mollaya soralım o bize fetva versin ona göre bölelim” demişler. Hocalarımızı, mollalarımızı tenzih ederim, teşbihte hata olmasın. Bir mollaya gitmişler. Molla, “Bunun paylaşımından kolay ne var? Başı, döşü mollaya. 7’nin 5’i mollaya, geriye kalan ikide de mollanın hakkını unutmayın” demiş. Şimdi biz bir adam seçeceğiz. Meclis onun olacak. Yargı onun olacak. Bürokrasi onun olacak. Dış politika onun olacak. Bütçe onun olacak. Şu, onun olacak, bu, onun olacak. Bu, mollanın bölüşümüne benzeyen bir hal. Yani karikatürize ederek söylüyorum. 150-200 yıllık bir parlamenter sistemin eksiğini gediğini tamamlamaya çalışan bir yolculuk var burada. Kaldı ki, parlamenter sistemi kutsayan bir durumda da değiliz. Siz gazeteci olarak, ben fiilen içinde olarak, oradaki aksaklıkların, eksikliklerin hepsine vâkıfız. Gördük ve bu yanlışlar nasıl toparlanır, bu parlamenter sistemin eksiği, gediği nasıl tedavi edilir, bunun üzerine kafa yoran insanlar var. Ama biz bu sistemi devre-dışı bırakalım, tek adama teslim edelim. Bu, Sayın Cumhurbaşkanı’nı da özne yapan bir hal değil. “Efendim, Sayın Cumhurbaşkanı başkan yardımcılığına kimi getirecek? Sayın Cumhurbaşkanı yanlış yapmaz.” Biz 15 Temmuz’da gördük ki Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaveri FETÖ’cü çıktı. Bir sormazlar mı “Sen yaverini seçememişsin, onun FETÖ’cü olduğunu tespit edememişsin, getirip canını emanet etmişsin.” Yarın bu memleketi kime emanet edeceksiniz? Biz kimi seçeceğiz? Başkan yardımcısı olarak önümüze kim çıkacak da biz onu tercih edeceğiz ve bir gün ona hesap soracağız? Klasik bir ifadedir, neresinden bakarsanız ucube bir şey söz konusu. Ama bu millet bunu reddetmek konusunda kararlı görünüyor.

Peki, sizin en son MHP’de milletvekilliğiniz vardı, MHP’yi bildiğinizi varsayıyoruz. Bu meşhur soruyu sormayacağım: “Neden Bahçeli böyle bir şeye girişti, ön ayak oldu?” Bu bir muamma gibi duruyor. Diyorsunuz ki: “On MHP’li seçmenden sekizi ‘Hayır’ için çalışıyor”. Bu yapı, “Evet” de çıksa “Hayır” da çıksa sürdürülebilir bir yapı değil. MHP’yi nasıl bir gelecek bekliyor?
MHP’den istifa edip ayrıldığım için MHP özelinde, o kurumsal yapının üzerine konuşmam doğru olmayabilir. Ama benim Türk milliyetçiliği üzerinden bir şeyler anlatmam gerekiyor. Türkiye’de demokrasinin kurumsallaşması, içini doldurması, özgürlük alanının genişlemesi için Kürt siyasetçilerin önemli bir fırsatı heba ettiğini gördük. Şu sebepten ya da bu sebepten. Teröre bulaşıldı, bölücülük ekseninde bir şey gelişti. Ve bunu heba ettiler. Daha sonra, şu andaki iktidarda kendini İslamcı diye kendini tanımlayan yapının, yine demokrasiyi ete kemiğe büründürmek, özgürlük alanını genişletmek gibi bir görev vardı önünde. Geldiğimiz nokta itibariyle, bırakın demokrasiyi, özgürlükleri, artık tek adam yönetimine, otoriter yapıya doğru bir hevesin olduğu görünüyor. Bence tarih Türk milliyetçilerinin önüne önemli bir misyon getiriyor. Nedir bu? Demokrasinin ete kemiğe büründürülmesi, özgürlüklerin genişletilmesi, bence Türk milliyetçilerinin görevidir. Tıpkı, Cumhuriyet’in kuruluşunda Gazi Mustafa Kemal’in fikirlerinden istifade ettiği Türk milliyetçilerinin, demokrasiyle, Batı’yla, İslam’la, devletle ilgili sentezlerine ihtiyaç olduğu bir dönemdeyiz. Bu mesele, “MHP’nin Genel Başkanı kim olsun, siyaset MHP’nin içerisinde nasıl evrilsin?” bunu aşan bir meseledir.
Bakın, Batı’da, Avrupa’da aşırı sağ tırmanıyor. Türk milliyetçilerinin burada çıkaracakları bu sofistike arka planı olan bir bakış, Batı’daki aşırı sağın tırmanışından rahatsız olan gerçek demokratları, gerçek liberalleri, gerçek aklı başında siyasî aktörleri de rahatlatacak önemli bir dalgaya dönüşebilir. Demokrasiyi dışlayan, yok sayan bir Türk milliyetçiliğini tarif edemeyiz. Çünkü Türk milliyetçiliğinin giriş cümle kapısı demokrasidir. Bu süreçte, belki insiyaki gelişti, ilk defa “Hakan’a” itiraz söz konusu oldu. Yani, MHP Genel Başkanı’nın kararına itiraz eden bir seçmen, bir teşkilat, bir Ülkücü camia var.

Olumluluk diyorsunuz ama ortada çok ciddi bir sorun yok mu? Kürt meselesindeki duruşu var. Bu aşamada, özellikle bölgesel olarak da baktığımızda, Türk milliyetçiliği deyince akla gelen figürlerin ve hareketin genel havasına baktığımız zaman, bu sorunun çözümü konusunda bir vaat var mı orada?
Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i kurduğu o felsefenin üzerinden baktığımızda, oradaki kadroların, oradaki katılımcılığın üzerinden baktığımızda, Türk milliyetçileri demokrasiyi ete kemiğe büründürdüklerinde, özgürlükleri anlamlı bir yere taşıdıklarında, Türkiye’de Kürt meselesi diye bir meselenin olacağı kanaatinde değilim.

Yani, Kürtlerin de razı olacağı bir çözüm…
Neden razı olmasınlar? Kürtlerin razı olmayacağı ne çıkacak? Bir federatif yapıya itirazımız, sadece bizim itirazımız olmamalı. Bu, ağırlıklı olarak Kürt vatandaşlarımızın da itirazı olan bir şeydir. Ama netice itibariyle, bizim demokrasi alanını genişletmemiz, bireysel talepleri doğrultusunda Kürt kökenli vatandaşlarımızın reddedeceği bir hal değil. Bakın, Ruşen Bey, vaktimiz var daha, şöyle bir şey söyleyeyim: Kürtçe, anadili daha doğrusu, yüreğin kapısıdır. Bu kapıyı kapatırsanız insan ölür. Tedavüldeki dil, resmî dil, yaşamın kapısıdır. Bu kapıyı da kapatırsanız ölür insan. Türk milliyetçileri yüreğin kapısını kapatmaz.
Diyarbakır’da karpuz üretiyorsanız, Şişli’de karpuzu sattığınızda “karpuz” diye bağıracaksınız. Biz o arabanın kasasında ne var diye arabanın üzerine çıkamayız. Ekonominin kaideleri buna izin vermez. Yaşamın dilinin üzerinden, yüreğin kapısını da açık tutacak bir formül çıkarabiliriz. Ama bunu, sadece bunun üzerinden psikolojik bir bariyere dönüştürmek, “Bu eğitim dili resmî eğitim dili olacak” diye bir dayatmanın üzerinden meseleye bakmak, sade Kürt kökenli vatandaşlarımızın %90’nının talebi değildir. Ruşen Bey, şöyle bir şey oluyor. Batı’da, zaman zaman rahatsızlıklarımdan dolayı gittiğim Amerika’da da oluyor. Doktorla tanışıyoruz, benim hikâyemi biliyor. Bir saat evvel görüşmüşüm, hikâyemi anlatmışım. Bir saat sonra tekrar, “Hikâyenizi anlatır mısınız?” diyor. Ben de sinirleniyorum. Önünde kayıt var, bir saat evvel de anlattım. Doktor bana diyor ki: “Vücut dilinizden veya hikâyenizi anlatırken bir sözcüğü eksik bırakmış olabilirsiniz. Çünkü teşhis için hastanın kendisi, başat ögedir.” Biz de doktora gittiğimizde derdimizi anlatırken, doktor, elinde kalem, ya MR’a gönderiyor, ya ultrasona gönderiyor. Şüphesiz ki bunlar da teşhis için çok önemlidir. Ama birinci derecede, başat olan, hastanın acısını, ağrısını tarif etmesidir. Hemen şunu tamamlayayım. Biz Kürt’e sormadık “Neren ağrıyor?” diye. Kürt’ün adına konuşanları ve onun adına temsil boyutunda kendinde hak iddia edenlere gittik sorduk. Oslo’da gittik onlara sorduk. Şurada, burada gidip onlara sorduk. Biz Alevi’ye sormadık “neren ağrıyor arkadaş?” diye. O organizasyonlarda MR’a gittik, ultrasona gittik. Biz esnafa sormadık. Gittik Esnaf Odası’nın başındakinin beyanıyla meseleye baktık. Burada, Türkiye’de, devletin de, bu devletin, milletin ikbali için heyecan duyan insanların da, bu milletin her ferdini, yani hastayı, ağrısı olanı, direkt muhatap alabileceği yeni bir yöntem belirlemesi lazım. Eğer on Kürt’ten dokuzunun birinci derecede talebinin “Kürtçe eğitim dili olsun” olmadığını ben hissediyorsam, Kars’ta seçim bölgemde gördüğüm buysa, PKK’nın veya Kürt vatandaşlarımız adına komisyonculuğa soyunmuş yapıların talebini, hastanın gerçek ağrısı olarak kabul edemem.

Referandumla bitirelim. Demin biraz bahsettik, CHP’nin kampanyasını nasıl buluyorsunuz? Pek parti kampanyası yapmıyorlar, yapmamaya özen gösteriyorlar. Katılıyor musunuz ve bunu nasıl buluyorsunuz?
Ben bunu çok sağlıklı görüyorum. Yine bir latife edeceğim, teşbihte hata olmasın. Bir anekdotun üzerinden ifade edeyim. Köyün birinde Bekir isimli bir zat varmış. Bu zatın lakabı “Dulcu Bekir”miş. Herhangi biri eşini boşadığında, Dulcu Bekir onu alıp nikâh kıyarmış. Adamcağızın biri eşini alıp oturtturmuş karşısına. “Seni boşayacağım boşamasına da, Bekir orada duruyor” demiş. Bizim sağ mahallede CHP, –bunu hak ediyor ya da etmiyor o ayrı bir tartışma– dünden gelen hatıralar ve yakıştırmalardan yola çıktığımızda, bizim mahallede Bekir gibi algılanır. Bu maç eğer bizim mahallede oynanıyorsa, sağın sahasında oynanıyorsa, –yine teşbihte hata olmasın– Bekir’in ortada pek görünmemesi lazım. CHP de bunu yapıyor.

Bizi kendi halimize bırak…
Kendi halimize bırak. Bu maçı biz yapacağız.

Evet, Gürcan Dağdaş’a çok teşekkür ediyoruz. Güzel bir sohbet oldu. Referandumu konuştuk. Bizi izlediğiniz için sizlere de çok teşekkürler. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar