Kemal Can ile “5 Soru 10 Cevap” (5): Brunson olayı ve sonuçları

 

Yayının tam metni

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi haftalar. Bugün de ‘5 Soru 10 Cevap’  programında geçen haftanın önemli gündemini muhtemelen bu haftada konuşulacak olan Brunson olayı ve sonuçlarını konuşacağız. Bu çerçevede ilk soru olarak hemen şunu sorabiliriz:

Brunson olayı bize bilmediğimiz ne söylüyor?  Bilmediğimiz neyi gösteriyor?

Aslında olayın ortaya çıkışı, gelişmesi ve sonucu itibariyle şaşırmaya niyetli olanlara bol sürpriz, alışmaya başlayanlara da sıkıcı tekrarlar sunduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda Brunson olayının yarattığı sürprizlerle mi yoksa kanıksanmış tekrarlanmış olaylar açısından mı daha kötü sonuçlar ürettiğini seçmek biraz zor. Yani yaklaşık iki buçuk aydır yaşadığımız bazı ekonomik meseleleri, kur krizini bu olaya bağlamaya yatkın bazı açıklamalar yapıldı. Bunlarla ilgili tarafı vardı ama Brunson olayının aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu kökleşmiş bir takım problemlerin, özellikle yargı, hukuk alanında yaşananları kalıcılaştıran, içinden çıkılmaz ve kabul edilemezliğini perçinleyen bir tablo ortaya koyduğunu söylemeliyiz. Yani sadece yabancılarla ilgili bir sınırda kalmayan bir rehin politikası yargının bir tür iktidar sopası, cezalandırma aracı haline dönüşmesi ve bunun bir lütuf düzeniyle devam ediyor olması aslında bu. Brunson olayının zaten bu içinde olduğumuz gerçekleri bize hatırlatan, pek de yeni olmayan tarafları var. Hadisenin hukuki bir mesele olmadığı siyasi bir yanı olduğu da hem sürecin bütününde hem de ortaya çıkan sonuçta net bir biçimde görüldü.

Bu  olayın Türkiye açısından ve bizim düşünmemiz gereken bir tarafı da var. Bunu da belki ikinci soru olarak açabiliriz;

Türkiye sorunlarını sürekli aynada görerek yaşıyor bu aslında nasıl bir etki yaratıyor?

Bu ayna efektini şöyle tarif edebiliriz; Türkiye epeyce bir süredir ekonomik sorunlarını da siyasi sorunlarını da hukuki sorunlarını da toplumsal sorunlarını da büyük ölçüde kendi dışından nasıl algılandığına bakarak anlamaya ve ona verdiği tepkilerle konuşmaya çalışıyor. Yine geçmişten hatırlanacak; ekonomik meselelerin hepsi Dünya Bankası raporları, İMF raporları İMF heyetleri üzerinden konuşulurdu. Türkiye’nin meselelerini onların nasıl gördüğü üzerine konuşur ona üretilen tepkilere göre de politik zeminde taraflar ortaya çıkardı. Bu çok değişmemiş hatta sertleşmiş durumda.  Şimdi de Brunson olayı bir örnek. Çok tanıdık olduğumuz bir sorunu aslında dışarıdan nasıl görüldüğü ya da dışarıdan nasıl sonuç verdiği üzerinden konuştuk. Bu tür yaklaşım, yani sürekli bir aynada sorunlarını görme yansımalarıyla sorunlarını konuşma meselesi aslında çok kalıcı başka bir kriz üretiyor. Daha kronik bir soruna yol açıyor. O da meseleleriyle yabancılaşan bir ülke haline dönüşüyor Türkiye. Çünkü çoğunlukla sorunların aynadaki yansıması ya da ortaya çıkan sorunların etkileri üzerinden meselelerini konuştukça buna verilen reaksiyonlar tamamen tepkisel oluyor. Sorunun kendisine dair onun oluşturduğu etkiye dair oluyor. Yani asla meselenin aslına girilemiyor. Ayrıca da burada alınan pozisyonlar , genellikle tavırları da meselenin isimlendirilmesini de yamultuyor. Brunson olayı da bu meseleyi de bir ayna efekti üzerinden konuşmayı yaratan örnek olaylardan biri. Biraz önce de söylediğim gibi bu ayna efektini yaratan iki temel şey var; bir ekonomik meseleler bir de milli gurur, dış itibar gibi meselelerle de siyasi ve dış politika konularını konuşmak. Peki, o zaman üçüncü soru olarak şunu soralım:

Kaybedilen şey itibar mı?

Brunson vesilesiyle muhalefetin de çok dile getirdiği bir milli gurur meselesi mi yaşanan yoksa aslında kaybedilen daha ciddi bir şey mi var? Şimdi burada itibar kavramının biraz sorunlu bir yere oturduğunu görüyoruz. Türkiye’nin dış zorlamaya teslim olup olmaması üzerinden kurulan bir itibar tarifi var. Ama Türkiye yanlış yaptığı bir şey de hukuki ya da siyasi olarak çok dirençli çıksa çok sert davransa ve isteneni değil kendi istediğini yapıyor olsa bunun adı itibar mıdır? Ya da her türlü yanlış ve kötülükten sonuç almak bir itibar olarak tarif edilebilir mi? Ya da bunun tersi bir yanlıştan dönmek bir gurur, itibar kaybı mıdır? Buna baktığımızda açıkçası Brunson olayının özelinde değil, bir sistem olarak bu üstelik sadece yabancılara değil kendi yurttaşlarına da uyguladığı yargı aracılığıyla yürütülen rehin politikası ve yargının siyasallaşması meselesi açıkçası bir itibar ve gurur meselesi yapılamayacak kadar ciddi yapısal bir sorundur. Bunun çok çarpıcı örneğini yine Medyascope yayınında cuma günü Ömer Faruk Gergerlioğlu bir deneyimi ile anlatmıştı. Adalet Bakanı Yardımcısı Selahattin Menteş’in KHK’lılarla ilgili uygulamalarda mahkeme kararlarını dikkate almadığını açıkça söylediğini buradaki yayında ifade etti. Dolayısıyla gelinen noktanın yargı kararlarını dikkate almayan bir yönetim erkinin sadece retorik düzeyde hukukun üstünlüğünün ya da mahkemelerin bağımsızlığından bahsederek sağlayabileceği bir itibar olduğunu ya da bunun olmamasından bir itibar kaybedildiğini tartışmak son derece boş bir şey. Çünkü bu itibarın değil ancak kibirin konusu olabilir. Peki, dördüncü soru olarak şunu soralım:

Brunson olayı bu konuştuğumuz çerçeve itibariyle nasıl konuşuldu, kim ne dedi?

Yine bilindiği üzere ve beklendiği gibi iktidar sözcüleri bu olayın hiç bir tarafından öyle görünmüyor olsa bile duruşmanın seyrinden hadisenin cereyan etmesine kadar, sonuca ilişkin tepkilere kadar hiç bir yer bunu doğrulamasa bile “işte bizim mahkemelerimiz bağımsız karar verdi pabuç bırakmadık” havasında bir takım açıklamalar yaptı. Bu beklenen bir şeydi. Ama ilginç olan, muhalefet de bunu tam da buradan eleştirirken biraz önceki soruda konuştuğumuz gibi meseleyi sadece, istediğinizi alamadınız, bir şey almadan Brunson’u verdiniz üzerine kurdu. Yine aynı mantıkla düşünürsek bir şey alınmış olması hem Türkiye için hem de muhalefetin eleştiri perspektifi açısından aslında bir kazanç mıydı? Çünkü aslında yaşanan şey şu: Türkiye hukuksuzluktan kurtulmadı, hukuksuzluktan bir vatandaşı ABD alıp çıkarttı. Hukuksuzluk mağduriyetinden vatandaşını kurtardı. Yaşanan şeyin özeti bu. Dolayısıyla muhalefetin bunun üzerine bina ettiği “bir şey almadan verdiniz, pazarlıkta kaybettiniz” gibi eleştiri perspektifi aslında asıl sorunun parçası olmak anlamına geliyor. Burada bir parantez açarak belki MHP’nin tavrına da değinmek lazım. MHP iktidar bloğu içerisinde bu konuda biraz daha ayrışarak durdu. Hafif sonucu eleştiren bir pozisyon aldı. Çok yükseltmeden böyle bir pozisyon aldı. Bu ekonomik kriz  meselesinde de daha sonra yaşayacağımız bazı sorunlarda da MHP’nin iktidar içerisinde kontrollü bir ayrışma ihtiyacından ve bunu bir politik strateji olarak uygulandığından söz edebiliriz. MHP eğer çeşitli alanlarda iktidar seçmeninin oluşturabileceği rahatsızlık ve küskünlüğü blok dışına itmeden kendine çekmenin bir aracı olarak kontrollü ayrışma ve bazı meselelerde biz bununla çok ilgili değiliz, biz olsak başka türlü yapardık imasında bulunmayı seçiyor. Bu olayda da biraz ölçülü biçimde böyle davrandığını söyleyebiliriz. Peki, son olarak şu soruyu soralım; bir şey yaşandı yaklaşık 2 buçuk yıl sürdü, iki buçuk ayı çok hareketli geçti, son haftası son duruşması da hafif utandırıcı sahnelerle bitti ama bir noktada bir şey bitti. Bir Brunson hadisesi vardı ve bir final oldu. Peki bu bir değişiklik anlamına gelir mi?

Brunson sonrası bir zamandan bahsedebilir miyiz?

Son soru olarak bunu sorduğumuzda iki boyuta ayırabiliriz; bir Türkiye için bu bir değişikliğin başlangıcı mı? İkinci soru olarak da ABD ile ilişkiler açısından bir dönemeç mi? Açıkçası birinci soru için söylenecek fazla bir şey yok. Ne yazık ki ilk soruda verdiğimiz cevabı tekrarlamak zorundayız.  Kendi içinde süprizleri de olsa aslında süreci ile de sonucuyla da çok beklenen, çok içinde olduğumuz kalıcı ve giderek derinleşen tablonun bir tekrarından ibaretti yaşananlar. Dolayısıyla buradan bir değişim görmek hemen hemen imkansız. Hatta bu işte rehin, siyasileşmiş yargı ve lütuf düzeninin neredeyse bütün parçalarıyla aynen işlediği ve çok da fazla bunun mesele edilerek politikleştirilerek tartışılmadığı bir zeminde yaşamaya devem edeceğiz. Üstelik de daha önceki yayınlarda izleyecekler hatırlayacaktır bu strateji kontrol ihtiyacından kaynaklı sertleşmenin ve baskının devam edeceği belki de artacağı bir süreç olacak. Dolayısıyla Brunson Türkiye için bir değişim işaret etmiyor bir yumuşama ve normalleşme işaret etmediği gibi. ABD ile ilişkiler açısından baktığımız da da Brunson hadisesiyle Trump başta olmak üzere ABD’den gelen tepkilerle bu çok özel bir mesele halinde büyümüştü. Ama ABD ile ilgili meseleler Türkiye’nin Batı ile ilişkileri ABD ile sorunlar meselesi Brunson’dan ibaret ya da tamamen onun etrafından ibaret meseleler değil. Bir çok mesele başlığı ortada duruyor. Ama daha önemlisi Brunson olayı gösterdi ki bu ilişkilerde çözüm ya da benzeri sonuçların, çözüm kılığındaki geçici sonuçların hepsinin işleme pratiği bu işin ilke ve zeminden çok bir pazarlık bir zorlama bir al ver meselesi halinde akacağı ve iki tarafından bunu zımnen kabul ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla bence Türkiye-ABD ilişkilerinde de Brunson bir dönem değişikliği bir kritik eşik olarak değerlendirilemez. Buna benzer başka vakalar olduğunda sürecin nasıl izleyeceğini bize gösteriyor diye düşünüyorum.

 

Şimdilik bu kadar, tekrar iyi haftalar. Hoşçakalın.

 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar