Diyarbakır’dan izlenimler: Babacan bekleyişi azalarak sürüyor

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Benim için hafta güzel başladı. Cumartesi günü –günübirlik diyeceğim ama bir gece kaldım– Diyarbakır’daydım. Gazetecilik hayatımın –ki bayağı bir oldu, yılını söylemesem daha iyi olabilir– belki de en az bir 1 yılını, aralıklarla, kimi zaman iki gün, kimi zaman bir hafta, Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu’da, eski tabiriyle “Bölge”de geçirmiş birisiyim. Oralarda gazetecilik yapmak bir anlamıyla zor, bir anlamıyla çok kolay, ama her halükârda çok keyiflidir. Çok politize bir bölgeden bahsediyoruz. Ekonomik durumları, eğitim durumları ne olursa olsun bölgenin insanı politika ile çok yakından ilgili, siyasetle çok yakından ilgili. Ve dolayısıyla benim gibi gazetecilikte siyaseti daha çok çalışan birisi için orada yapılan röportajlar, sohbetler her zaman çok keyifli, çok öğretici, çok yaratıcı olmuştur. Ama ne zamandır gitmiyordum. Dört yılı aşkın bir süre olmuş gitmeyeli. Bayağı bir şey değişmiş. Mesela ben en son gittiğimde Diyarbakır Havalimanı’nın terminali yoktu. Yeni binalar, yeni alışveriş merkezleri… Bütün bunlara rağmen ama Diyarbakır hâlâ eski Diyarbakır. Benim ilk olarak, 86 yılıydı yanılmıyorsam, gazeteci olarak gittiğimde gördüğüm Diyarbakır hep bir ruh olarak duruyor. 

Tabii Sur’u da gördüm. Orada yasak bölgeleri de uzaktan, yukarıdan görme imkânı oldu. Tahir Elçi’nin hayatını kaybettiği yeri de gördüm. Ve bir kere daha rahmetle ve saygıyla andım. Gidiş nedenim Hak İnisiyatifi’nin İnsan Hakları Okulu’nda, medya-insan hakları ilişkisi üzerine bir konuşmaydı. Onlar ders diyorlar, ama sohbet diyelim. Güzeldi, yaratıcıydı. Çok ilginç sorular da geldi. Ama daha sonra bölgede çalışan gazeteci arkadaşlarla, siyasetçilerle, sonra iş çevresinden kişilerle ayrı ayrı, hızlı bir şekilde de olsa bayağı bir sohbet etme imkânım oldu. 

Öncelikle şunu söyleyeyim: Havaalanından şehre gidene kadar bütün yol boyunca direklere asılmış olan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk bayrakları sizi karşılıyor. Beni karşılamaya gelen arkadaşlara Cumhurbaşkanı’nın yakında Diyarbakır’a mı geleceğini sordum. Böyle bir şey yokmuş. Bunlar yıllar önce geldiği zaman asılan şeylermiş. Ve o zamandan beri de kaldırılmamış. Şehrin içerisinde… Bölgede başka şehirlerde de varmış bu. Ama işte, demokratik bir ülkenin büyük bir şehri görüntüsü vermiyordu açıkçası. Hani bir ziyaret için gelirken asılmış olmasını bir yere kadar anlamak mümkün, ama bunun yıllar boyunca orada duruyor olması acayip bir durum. 

Öte yandan şunu da görmek mümkün –seçim sonuçları da bunu gösteriyor ve konuştuklarımızda da bunu görüyoruz– ki içlerinde AK Parti’de politika yapmış kişiler de vardı sohbet ettiklerim arasında. AK Parti’nin Diyarbakır’da ve genel olarak bölgede çok fazla bir iddiası ve gayreti pek yok. Bir oyu hep var tabii ki. Ama bunun ötesinde HDP’nin üstünlüğüne karşı çok fazla bir şey yapabilme imkânı da pek söz konusu değil. Öte yandan, daha geniş bir şekilde değerlendireceğim, Adalet ve Kalkınma Partisi’nden kopan Ahmet Davutoğlu ve kopacak olan Ali Babacan’a yönelik ilgi bayağı güçlüydü. Özellikle daha bu iki kişinin ayrı ayrı parti kuracakları konuşulmaya başlandığı andan itibaren bölgede yapılan bir araştırmada çok büyük bir ilgi olduğu gözükmüştü. 

Bu ilgi tabii ki öncelikle AK Parti tabanı diyebileceğimiz kesimler ya da ona yakın kesimlerde; ama aynı zamanda AK Partili olmayıp HDP’li olan ya da HDP’ye oy veren seçmende de bir ilgi, merak olduğu söyleniyordu o araştırmaya göre. Ama zamanla bunun büyük ölçüde azalmış olduğunu gördüm ve duydum — aktaranlar ise güvendiğim kişiler, kanaat önderi diyebileceğimiz kişiler. Özellikle Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ne yönelik ilginin çok düşük olduğu söyleniyor. Orada tabii ki Gelecek Partisi’nin içerisinde yer alan bölgedeki kişilerin özellikleri de önemli. Çok iddialı isimler pek yok. Birtakım isimler var. Ama o isimlere karşı bölgede genel olarak çok fazla bir ilgi, sempati olmadığını da bana aktardılar. Ahmet Davutoğlu’nun bölgeye özel olarak bir ilgi gösterdiğini biliyoruz. Birçok ismi almak istediğini de biliyoruz. Ama onun kazanmak istediği kişilerin ciddi bir bölümü anladığım kadarıyla kabul etmemiş. 

Bunlardan birisi Altan Tan. Altan Tan en son HDP milletvekiliydi biliyorsunuz, ama İslâmî hareketten gelen birisi. Altan Tan’la görüşme imkânım oldu Diyarbakır’da. Onun bana anlattığı, Davutoğlu’yla çok uzun bir görüşme yapmışlar, baş başa bir görüşme. Ama Altan Tan buna yanaşmamış. Yani daveti kabul etmemiş. Diğer partiyi sordum. Oradan da birileriyle görüştüğünü söyledi — ama doğrudan teklif gibi mi tam söylemedi; sanki üstü örtülü bir teklif. Ama Altan’ın bana söylediği –Altan demem, çok eskiden beri tanıştığımız için öyle söylüyorum, ben onu tanıdığımda Refah Partisi’ndeydi– Ali Babacan’a da çok fazla inanmıyor anladığım kadarıyla. Bir ilgisi var ama çok fazla bir beklentisi yok sanki. Onun aktardığı, onun görüşüne göre bu iki hareket de bekleneni, umulanı verecek gibi gözükmüyor. Konuştuğum başka, birbirinden farklı kişilerin Babacan meselesinde biraz daha temkinli davrandıklarını görüyorum. Henüz parti ortada olmadığı için, partinin ne yapacağı belli olmadığı için, neyi nasıl söyleyeceği belli olmadığı için belli bir ilgi var. 

Bir de şu var: Babacan’ın partisi için değişik konularda çok ciddi birtakım atölyeler –ya da nasıl denir? İngilizce workshop, Ankara’da– yapılmış ve bunlardan bir tanesi de Kürt sorunu ile ilgili olmuş. Bölgeden, ama bölge dışından da çok sayıda isimle Ali Babacan’ın bizzat katıldığı, parti kuruluşunda yer alan bir iki kişinin daha olduğu, uzun süren birkaç toplantı birden, yanılmıyorsam bir buçuk gün süren bir faaliyet olmuş, partinin programını hazırlamakta istifade etmek için. Bölgeden o toplantıya katılanlarla da görüşme fırsatım oldu. Böyle bir girişimin bile başlı başına ümit verdiği kanısındalar. Dolayısıyla bekleme yanlısı bu kişiler. Tabii ki öncelikle AK Parti tabanında bir merak var. Hâlâ bir merak var. Gecikmenin artık çok sıktığını söyleyenler de var. Yine de bir bildikleri vardır diyerek kredilerini muhafaza edenler de var. 

Ama bunun dışında da aslında AKP tabanından olmayan, HDP’ye daha yakın olan kişilerde de bir ilgi olduğunu, özellikle üst orta sınıflarda bir ilgi olduğunu gördüm ve duydum. Şöyle bir mantık var, aslında bu öteden beri olan bir şey, Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman öteden beri olan bir şey. Kabaca “Kürt burjuvazisi” diyelim. Yani yatırımcılar, girişimciler, belli bir sermaye birikimine sahip olan kişiler, Türkiye’de Kürt sorununun varlığını kabul eden ve bunun çözülmesini isteyen ama bunun olabildiğince uyumlu bir şekilde, Ankara ile birlikte ve merkez politikalarıyla diyelim, radikal politikalarla değil de merkez politikalarla yapılmasını tercih eden bir kesim hep vardır. 

Bunu gözleyen bir gazeteci olarak yıllardır hep merkez sağ ve merkez sola ilgi ile bakan Kürtler gördüm. Bunlar genellikle iyi bir eğitimi olan, en azından belli bir eğitimi olan, ortalamanın üstünde bir ekonomik geliri olan kesimler. Çünkü onlar, Kürt olmayanların rızası olmadan Kürt sorunun çözülemeyeceği düşüncesindeler — ki çok da haksız sayılmazlar. Dolayısıyla onların ilgisi aktif bir katılıma yol açar mı, açıkçası buna çok emin değilim. Ama şu duygunun olduğunu duydum: AK Parti artık Kürt sorununu çözme konusunda bir iddiaya sahip değil. Böyle bir heyecan yaratması söz konusu bile değil. Ama işte Babacan’ın kuracağı parti, orada var olduğu söylenen birtakım isimlerin arayışlarından hareketle merkezde, kökleri İslâmî harekette olan ama merkezde, sahada bir hareketin Kürt sorunu konusunda daha yumuşak bir söyleme sahip olabilmesini diliyorlar ve de tabii ki Babacan’ın ekonomi konusundaki kapasitesi ve deneyimine de çok önem atfediyorlar. Böyle bir ilgi olduğunu gördüm. Ama herkes şunu kabul ediyor ki geciktikçe bu ilgi azalıyor. 

Peki HDP ne durumda? HDP konusunda açıkçası… Bir gün sonra Ankara’da kongresi vardı. Çok bir heyecan görmedim, ama şikâyet de görmedim. HDP konusunda gördüğüm kadarıyla, HDP öyle kabul ediliyor. Ve benimseniyor. Genel başkanı şu olmuş bu olmuş, şu sloganları öne çıkartmış vs., bunlara çok fazla takılınmadığını, çok fazla ilgilenilmediğini gördüm. Tabii ki çok dinamik bir kadroları, tabanı hep bir yandan var. Ama bir süredir HDP’nin bölgede çok büyük bir dinamizm, hareketlilik yaratamadığını görüyorum. Ama buna rağmen HDP’nin oylarının azalmadığı, tam tersine arttığı yolunda hem bölgede araştırma yapan bazı kişilerle konuştum hem de gözlemlerine güvendiğim kişilerden öğrendiğim kadarıyla HDP’den bir kopuş yok. Ama HDP’ye yönelik çok büyük bir beklenti de yok. Böyle ilginç bir durum söz konusu HDP olduğu zaman. Tabii burada Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı –eşbaşkan diyorlar ama esas olarak onu biliyoruz– Selçuk Mızraklı olayı. Bunun şehre ne kadar zarar verdiği konusunda birbirinden farklı çok kişilerden benzer şikâyetleri duydum. Şu anda vali kayyum olarak yürütüyor. Daha önceki kayyum Ankara’dan yollanmıştı. Böyle bir siyasî bir iddiası da vardı, hani HDP’ye meydan okuma gibi bir iddiası vardı ve fiyaskoyla sonuçlandı tabii. Şimdiki daha böyle düz bir vilayetin, valinin yürüttüğü kayyumluk düz bir şekilde yürüyor. Siyasî bir iddia, meydan okuyuş yok. Ama şunu özellikle vurgulamak lâzım: Selçuk Mızraklı’ya bu iş bırakılmış olsaydı, hakettiği gibi belediyeyi yürütüyor olsaydı bambaşka bir Diyarbakır’la pekâlâ karşılaşılabilirdik. Çok büyük bir haksızlık oldu. Zaten bu kayyum meselesi başlı başına bölge seçmeninin Ankara’ya, devlete, AKP ve Erdoğan iktidarına empatik bile bakmamasının birinci nedeni. Hiçbir şekilde oylarına, kendi iradelerini itibar etmeyen, saygı göstermeyen bir iktidarla karşı karşıya olduklarının bilincindeler. 

Genel olarak bakıldığında aslında, yani benim gözlemime göre siyaset, bölge insanının en çok tükettiği husus. Çok konuşuluyor, çok üzerinde kafa yoruluyor, çok duyarlı insanlar. Ama siyaset konusunda genel olarak bir ilgisizlik olduğunu duydum ve bunu gördüm de. Nasıl söyleyeyim, pasif bir ilgi. Bu kendilerinden değil, aktörlerden kaynaklanan bir durum. Yani aktör derken tabii ki iktidar partisi. HDP dahil muhalefet partilerinden çok çok yeni heyecan yaratacak bir şey çıkmadığı için böyle bir husus var. İmamoğlu konusunda, beklediğimden az bir İmamoğlu muhabbeti duydum. Normal şartlarda sanki, belki daha önce gitmiş olsaydım belki daha fazla duyardım. 

Tabii ki İmamoğlu’nun bölgeye gelmiş olması, birtakım fotoğraflar çektirmiş olması vs., bunların altını çiziyorlar. Ama İmamoğlu’nun sanki Türkiye’de yeni bir liderlik, yeni bir siyasî lider, Erdoğan’a meydan okuyacak siyasî lider olma iddiası –kendisi böyle bir şey iddia ediyor mu o ayrı bir konu, ama genel olarak yakıştırılan bir husus bu–, sanki benim gördüğüm kadarıyla, benim konuştuğum kişilerde çok fazla böyle bir duygu yoktu. Kaçırmış olabilirim. Ama gördüğüm kadarıyla birbirinden farklı kişilerle uzun uzun sohbet etme imkânım olduğu için İmamoğlu’nun beklediğimin altında gündeme geldiğini gördüm. Genellikle böyle hususlarda İstanbul’dan geldiğimiz ve gazeteci olduğumuz için kendileri sorarlar — görüş beyan etmekten öte. İmamoğlu’nu ya da gündemde olan birisini kendileri sorarlar. Çok fazla gündeme geldiğini görmedim. Evet, Diyarbakır’da geçirdiğim süre ilk fırsatta tekrar gitme şevkimi kamçıladı. Orası aslında, o bölge, bölgede yapılan ve yapılacak olan derinlemesine görüşmeler aslında sadece bölgeyi değil Türkiye’yi anlama konusunda da bence çok ufuk açıcı oluyor. 

Bir anımı aktarmak isterim. Yıllar önce, bir kere daha söylemiştim, tekrar söyleyeyim, daha Recep Tayyip Erdoğan İstanbul il başkanı iken Kızıltepe’de bir çay ocağında sohbet ettiğim, Kürt hareketine yakın olduğunu da gizlemeyen birisi bana yıllar önce Recep Tayyip Erdoğan diye birisinin Türkiye’de ilginç bir şeyler yapabileceğini söylemişti — ki o zamanlar Erdoğan benim gibi ilgili birkaç gazeteci dışında, kendi tabanı dışında çok bilinen bir isim değildi. Dolayısıyla bölge insanının Türkiye’nin geleceğini, yakın geleceğini sezme gibi bir kabiliyeti olduğu kanısındayım. O anlamda çok önemserim. Şu haliyle bakıldığı zaman Türkiye siyasetinin hali karşınıza çıkıyor. Çok fazla bir heyecan yok. Tabii ki Suriye başta olmak üzere bölgeyle ilgili konular çok dile getiriliyor. Ve tabii ki özellikle onu vurgulamam lâzım, Kürdistan bağımsızlık referandumu sonrası AK Parti iktidarının uygulamış olduğu tutum, yani referanduma, bağımsızlığa karşı uyguladığı yaptırımlar, çıkardığı engeller Türkiye’de –ülkenin batısında diyelim– çoktan unutuldu, bir ayrıntıydı unutuldu gitti. Ama orada değişik vesilelerle birçok birbirinden farklı insanın bunu dile getirdiğini gördüm. O bölge insanı tarafından pek unutulmamış. Herhalde bunu da AK Parti iktidarına ve Erdoğan’a karşı tutumda önemli bir husus olarak akıllarda tutmak gerekiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar