Le Monde’un “Almanya’da aşırı sağın geçmişi ve bugünü” dosyası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Christophe Ayad ve Thomas Wieder, Le Monde için kaleme aldıkları "Almanya'da aşırı sağın şiddetli kökenleri" başlıklı yazıda Almanya'da aşırı sağ grupların geçmişini ve bugününü analiz etti. Dosyanın özet çevirisini paylaşıyoruz:

Şubat ayında, Almanya’nın Hanau kentinde iki nargile kafeye yapılan saldırıların ardından, ülkenin hem doğusu hem batısı aşırı sağın bir terör tehdidi olduğunun farkına vardı. Yetkililer olayı hafife almakla suçlanırken, aşırı sağcı parti AfD (Almanya için Alternatif) yabancı düşmanlığı söylemlerini normalleştirmeye çalışıyor.

Son 12 ayın bilançosu şu şekilde:

  • 2 Haziran 2019’da Angela Merkel’e yakın olan ve mültecilerin kabul edilmesini destekleyen Kassel Valisi Walter Lübcke cinayeti.
  • 9 Ekim 2019’da sinagoğun önünden geçen birinin öldürülmesi ve bir Türk restoranında bir kişiye ateş açılması.
  • 19 Şubat’ta ise Hanau’da iki nargile kafeye yapılan, 10 kişinin hayatını kaybettiği silahlı saldırılar (bu sayıya saldırganın daha sonra intihar eden annesi de dahil).

Bunların yanı sıra faili meçhul ırkçı cinayetler, sığınmacı merkezleri ve göçmenlere ait işletmelerin veya evlerin yakılması, sinagoglar, camiler ve mezarlıklara zarar verilmesi gibi daha küçük sayısız ırkçı suç da işleniyor.

Belirtilen üç büyük saldırının ikisi (Hanau ve Kassel) Hessen eyaletinde gerçekleşti. Hessen ülkenin en zengin eyaleti olmasa bile, en fakiri olmaktan bir hayli uzak. En büyük şehri olan Frankfurt, Avrupa finansının merkezi. Eyaletin kuzeyi sanayi bölgesi, güneyi ise tarım köyleriyle çevrili bir eyalet. Bu durum, aşırı sağın radikalleşmesinin, ekonomik olarak geri kalmış ve demokrasisi için hâlâ “yeni” denebilecek eski Doğu Almanya’ya özgü bir fenomen olduğu klişesine daha fazla tutunulmaması gerektiğinin de kanıtı.

Jena‘daki Amadeu Antonio Vakfı Demokrasi ve Sivil Toplum Enstitüsü Müdürü Matthias Quent‘e göre “Irkçılık fenomenini eski Doğu Almanya’ya özgü bir sorun haline getirmek olayı genel düşünmeye engel oluyor. Bu güvende hissettiren ama tamamen yanıltıcı bir tutum.”

Neonazilerin iki ana merkezi

Hessen’de aşırı sağın iki büyük merkezi var: Kuzeyde Kassel çevresi ve güneyde ise Seligenstadt ile Wetterau. Kassel, neonazilerin iki kalesi olan Ruhr ve Thüringen eyaletlerini birbirine bağlayan doğrultuda yer alıyor. Eyaletin güneyi ise aşırı muhafazakâr bir siyasi kültüre sahip büyük tarım kasabalarından oluşuyor. Bu bölge, 1920 ve 1930 yıllarında Yahudi düşmanlığı ve Nazizmin yoğun olduğu yerlerdi.

Hanau’daki Midnight adlı nargile kafenin önü anma için çiçeklerle süslenmişken, maktullerin fotoğraflarının yanında birkaç suçlayıcı yazı okunuyordu: “Katil yalnız mı?”

Bunun yanına çizilmiş bir dizi küçük çarpı işareti ise ırkçı saldırıları birbirinden ayrı değerlendirmeye devam eden yetkililerin inkârını simgeliyor. Bölgeden olmayanlar için pek anlaşılır görünmeyen bu çarpılar ve yazı, “NSU dosyası halka açık olmalı!” talebini dile getiriyor.

NSU yani Nasyonal Sosyalist Yeraltı Almanya’da faaliyet gösteren aşırı sağcı ve ırkçı neonazi silahlı bir grup. NSU saldırıları aslında Almanya’nın 21. yüzyıldaki en ağır polis skandalı. 2000 ve 2006 yılları arasında, bu gruba mensup Saksonya asıllı üç neonazi, ülke genelinde Türk kökenli sekiz esnafı ve Yunan kökenli bir esnafı öldürdü. 2001 ve 2004’te Köln’de iki bombalı saldırı gerçekleştirdi. Ayrıca 2007 yılında bir polis memurunu öldüren grup, 15 banka soydu. 2011’de grup evinde yaşanan patlama ve iki üyenin ölmesi ile olaylar çözüldü. Ölen kişilerin ortağı olan bir grup üyesi ise patlamanın ardından polise giderek teslim oldu, Temmuz 2018’de ömür boyu hapis cezası aldı. Soruşturmada polisin, özellikle Saksonya ve Thüringen’de yapılan saldırıların suç ortağı olduğu ve delilleri imha ettiğini ortaya çıktı.

En acı olay ise Hessen’de gerçekleşti. 6 Nisan 2006’da, 21 yaşındaki Halit Yozgat, Kassel’de internet kafede kafasından iki kez vurularak öldürüldü. Ertesi gün, hiçbir yerel seçilmiş temsilcinin, hiçbir devletin erkânının, partinin veya birliğin temsilcisinin bulunmadığı bir protestoda göçmenler “Harekete geçmek için neyi bekliyorsun?” sloganları attı.

Olayın ardından başlatılan soruşturma, Anayasanın Korunması Federal Ofisi’nin bir üyesi Andreas Temme‘nin cinayet sırasında olay yerinde olduğunu gösterdi. Temme polis tarafından 24 saat alıkonuldu, açıklama yapılmaksızın serbest bırakıldı ve hiçbir zaman yargılanmadı, sadece tayin edildi. Dosya kapatıldı ve Hessen Başbakanı dosyaya erişimi yasakladı.

“Radikalleşmenin dördüncü evresi”

Radikal siyasi olayları incelemede uzmanlaşmış, Marburg’daki Demokrasi Merkezi’ne başkanlık yapan Prof. Dr. Benno Hafeneger, “Çalışmalarımız Alman nüfusunun dörtte birinin sağcı bir popülist siyasi bağlantıya sahip olduğunu gösteriyor. Bu, aşırı sağın şiddet olaylarını besliyor” diyor. Yani ırkçı saldırılar Almanya Federal Cumhuriyeti’nde yeni değil, 1949’dan beri yaşanıyor:

“Aşırı sağ radikalleşmenin dördüncü aşamasındayız. Birincisi, 1950’lerde eski Hitler gençlik ağlarının yeniden oluşturulması ile yaşandı. İkincisi 1960’ların ortalarında Ulusal Demokrat Parti’nin [NDP, neonazi] yedi eyaletin meclisine girişiyle başladı. 1970’lerde, savaş sonrası çoçukların kurduğu aşırı sol gruplara karşı küçük sağ aktivist gruplar oluşturuldu. Doruk noktası bugün bildiğimiz son aşama, 1989’da Duvar’ın yıkılmasından hemen sonra başladı.”

Sanal sosyalleşme Almanya gibi federal bir devlette yasadışı grupların önünü açıyor

Marburg’daki Demokrasi Merkezi’nin müdürü Reiner Becker, “Yeni olan, internetin genellikle bu toplantı grupları için bir platform görevi görüyor olması. Bu da istihbarat çalışmasını zorlaştırıyor” diyor. 

İnternet üzerinde tanışarak harekete geçmeye örnek olarak “S Grubu” gösterilebilir. Namaz vakitlerinde camilere saldırmaya ve Yeşiller Eş Başkanı Robert Habeck de dahil olmak üzere siyasi liderlere saldırmaya hazırlanan bu hücre 14 Şubat’ta çözüldü. Çoğunlukla farklı aşırı sağ gruplara mensup olan, altı farklı eyalette tutuklanan on iki üye, fiziksel olarak görüşmeden birkaç ay önce bir sohbet grubunda tanışmıştı. Başlangıçta sanal olan bu sosyalleşme, bir eyaletten diğerine polis ve istihbarat servisleri arasındaki iletişimin genellikle zor olduğu, Almanya gibi federal bir devlette yasadışı yapılanmaların yararına oluyor.

İçinde olduğumuz dönemi öncekilerden ayıran bir başka nokta da neonazi NPD partisinin asla elde edemediği oyu elde eden AfD gibi bir partinin varlığı. 2014 yılında Dresden‘de İslam karşıtı hareket Pegidalancé tarafından kurulan AfD, 2015 yılında Angela Merkel’in ülkenin kapılarını göçmenlerine açmasıyla ivme kazandı. O zamandan beri, kapılar artık kapanmış olsa da hiçbir şey öfkeli radikalleri sakinleştirmedi. Aynı zamanda şiddet eylemlerinde keskin bir artış gözlemlendi.

Berlin Freie Üniversitesi‘nde profesör ve radikal sağ konusundaki en önemli uzmanlardan biri olan Hajo Funke’e göre, 2000’li ve 2010’lu yıllarda var olan tehdidin “kalıcı bir şekilde hafife alınması” yeni grupların oluşmasına imkân verdi. Özellikle 2015 mülteci krizinden bu yana, militan geçmişi olmayan bireyler kendi başlarına radikalleşme ve harekete geçme fırsatını yakaladı.

Radikal gruplar ve “yalnız kurtlar

Benno Hafeneger, son zamanlarda yaşanan büyük saldırıları incelerken teröristleri iki profile ayırıyor: “Bir tarafta yoksul aileden gelen, sosyalleşmemiş, diplomasız ve toplumdan soyutlanmış olanlar var. Dolayısıyla radikal yoldaşlıkta ikinci bir aile ve bir kimlik buluyorlar. Böylece sosyalleşmeleri de radikalleşmeye yol açıyor. Bir de Hanau katilli gibi ‘yalnız kurtlar’ var. Eğitim görmüşler, iş sahibiler. Sosyal entegrasyonlarına rağmen, çok yalıtılmış ve benmerkezci bireyler. Eylemlerini gizlice olgunlaştırıyorlar. Sıklıkla akıl hastalığı veya psikolojik sıkıntılardan mustaripler. Kapsamlı ve müdahaleci bir gözlem yapmadığınız sürece bu kişileri tespit edemezsiniz.

Yeni kuşağı tanımlayan bir diğer ortak nokta ise 1990’lı yılların Amerikan üstüncülük ideologları tarafından geliştirilen ‘başsız direniş’ kavramının hızlı bir şekilde benimsemiş olmaları. Halle ve Hanau teröristlerinin durumu bunun bir örneği. Biri Temmuz 2011’de Utoya adasında 77 ölümünden sorumlu Norveçli Anders Behring Breivik’ten ve diğeri ise Yeni Zelanda’da Christchurch’deki katil Brenton Tarrant’tan esinlendi. İlki Breivik gibi bir manifesto yayınlarken, ikincisi Tarrant gibi saldırısını canlı olarak görüntülemeyi denedi.”

Hafeneger’in “şeytani mekanizma” olarak tanımladığı bu bağlantılar, radikal aşırı sağ gruplarının iç savaş çağrısı yapmasına neden oluyor: “Aynı zamanda, entelektüel ve politik aşırı sağ, iç savaşa karşı son siper olarak kendini gösteriyor. Her saldırıdan sonra AfD, kendisini olayın sorumlusu değil, soruna bir çözüm olarak sunarken, herhangi bir sorumluluğu olduğunu şiddetle reddediyor.”

“İç savaş çağrısı”

Profesör Hajo Funke için, AfD, Hıristiyan Demokrat Birliği‘ni (CDU) terk eden “gerçek bir muhafazakârlığın saygın sığınağı” olmaktan ziyade radikal aşırı sağı teşvik ediyor. Ekim 2019’da Die Zeit’ta yayınladığı bir yazısında Funke, Thüringen’deki AfD Başkanı Björn Höcke’nin Nie zweimal in denselben Fluss (“Asla aynı suda iki kez”, Manuscriptum, 2018) başlıklı doktrin denemesinin nasıl gerçek bir “iç savaş çağrısı” olarak okunabileceğini gösteriyor. Bu metinde AfD’nin radikal kanadının lideri, özellikle Almanya’yı “kültürel olarak yabancı” unsurlardan kurtarmayı amaçlayan bir “geri dönüş projesi” fikrini savunuyor. Bu projenin başarılı olması için “dengeli bir şiddet politikasının” yürütülmesi gerektiğini söylüyor. “Varoluşsal krizler olağan dışı eylemler gerektirir” diye yazan Höcke bu arınmayı sağlamak için biraz “kanama” olabileceğini öngörüyor. 

Thüringen’de, Höcke’nin AfD’si Ekim 2019 bölgesel seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 25’ini aldı. Amadeu Antonio Vakfı Demokrasi ve Sivil Toplum Enstitüsü Direktörü Matthias Quent“AfD temel değerleri çiğnediği için sadece demokrasi için bir tehlike değil” diyor. AfD’yi tehlikeli kılan şeyin şiddet meşrulaştıran söylemleri olduğunu söyleyen Quent, Hanau’daki olayın ardından, Hessen’deki 2018 bölgesel seçimlerde AfD listesinin başındaki Rainer Rahn‘ın olayla ilgili söylediklerini hatırlatıyor. Rahn, saldırının ardından, “Nargile kafelerden, ben dahil birçok insan rahatsız oluyor. Birisi bir işyerinden sürekli rahatsız olduğunda, bu tür eylemlere başvurabilir” demişti.

Achtsegel (Sekiz Yelken), Frankfurt’ta internet üzerinde aşırı sağcılığa karşı mücadelede uzmanlaşmış küçük bir sivil toplum kuruluşu. Kuruluşta çalışan Fabian Jellonnek, “2015 yılında internet üzerinde nefret söylemlerinin patlama yaptığı ortada. O zamandan beri mesajların giderek radikalleştiğini görüyoruz. 2016’dan bu yana göçmenlerin gelişinin durdurulması bunları sonlandırmaya yetmedi” diyor. Achtsegel, 2019 yılında Hessen’de suikast, işyerine veya sığınmacıların evine zarar verme gibi 540 aşırı sağ eylemin gerçekleştirildiğini belgelemiş.

“Korkunç bir inkâr”

Ayn kuruluşta çalışan Pit Reinesch için ise sorun, siyasiler de dahil olmak üzere toplumun çoğunluğunun var olan bir sorunu tanımayı reddetmesi: “AfD iktidarda olmadığı sürece, aşırı sağcıların hepsi azınlık olarak görülüyor. Korkunç bir inkâr var. 1990’larda yapılan saldırılar çocuk suçlulara bağlandı. Bu gençlerin büyüdükçe ve evlenip, aile kurdukça düzeleceği düşünüldü. Lübcke’nin katili ile olanları gördük.” 

Yıllardır süren körlükten veya tehdidin hafife alınmasından sonra, yetkililerin bu olayları gerçekten ele alma isteğine olan güven ciddi şekilde zarar görmüş durumda. Ayrıca ülkedeki, gücün aşırı merkezileşmesini önlemek amacıyla kurulan federal yapı da bir engel olarak görülüyor. Anayasanın korunmasına yönelik bölgesel ofisler birbirleriyle iletişim kurmak ve federal düzeyde koordine olmakta zorlanıyorlar. Bölgesel ve federal polis arasında da aynı sorun var. Bu sorunlar da araştırmaların yavaşlamasına sebep oluyor. Achtsegel için çalışan iki aktivist, Hessen Anayasa Koruma Ofisi ile muhatap olmayı reddettiklerini söylüyor çünkü Andreas Temme olayından yetkililere duyulan güven iyice azalmış. Fabian Jellonnek, Anayasa Koruma Ofisi için “Başta, eski Gestapo üyelerinin sızdığı bir kurumdu. Daha sonra komünist karşıtlığı ve aşırı solla mücadeleyi bir saplantı haline getirdi” diyor ama yine bazen güvenilir polis memurlarıyla görüştüklerini sözlerine ekliyor.

Kişisel bilgilerin sızmasında polis şüphesi

2018’in sonunda başka bir skandal Hessen’i salladı. Bir grup polis memuru, WhatsApp’ta ırkçı sözler ve Nazi sembolleri paylaşmakla suçlandı. NSU davasında sivil partileri savunan Türk asıllı avukat Seda Basay-Yıldız‘a anonim ölüm tehdidi mektupları yollandığı ortaya çıktı. “NSU 2.0” imzalı bu mesajların bazılarında avukatın ailesinin veya kızının isimleriyle birlikte adresi de yazıyordu. Gazeteciler, antifaşist aktivistler ve politikacılar da bu tür tehditlerin hedefi oldu. Soruşturmayı yönetenler kişisel bilgilerin iletilmesinde polisin yardımı olduğundan şüphe ediyor.

Benno Hafeneger, 1200’i Hessen’de olmak üzere ülke genelinde 12 bin veya 13 bin aşırı sağcının şiddet eylemleri gerçekleştirme ihtimalleri olduğunu belirtiyor ve beş sene öncesine göre aşırı sağcıların sayısının neredeyse ikiye katlandığının altını çiziyor.

Bu sağcı gruplara, Almanya Federal Cumhuriyeti’nin meşruiyetini reddeden 20 bin civarındaki Reichsbürger‘i (Reich’lılar anlamına gelen, Nazi egemenliğinin nostaljisiyle yaşayan bir grup) de eklemek gerekiyor. Bir üyeleri 2016 yılında Bavyera’da bir polis memurunu öldüren bu grubun bazı üyeleri de polis tarafından potansiyel tehdit olarak kabul ediliyor.

Aşırı sağ propagandaları arşivleyen Berlin merkezli Apabiz kuruluşunun sözcüsü Uli Jentsch, sağcı eylemlerin sayısının bilinenden daha yüksek olduğu kanısında: “En az yüzde 30 daha eklerseniz, gerçek sayıya yaklaşıyor olabilirsiniz. Ancak sayılar çok önemli değil. En ciddi sorun bu kişilerin devlet kademelerine sızmış olması.”

Halle saldırısından sonra, İçişleri Bakanı Horst Seehofer, aşırı sağa karşı mücadele için 600 pozisyon oluşturmayı amaçladığını açıkladı. Aralık 2019’da ise kamu hizmetine sızmış aşırı sağ faaliyetlerin belirlenmesini sağlayacak bir “hücre” oluşturulacağını duyurdu. Anayasanın Korunması Federal Ofisi bünyesinde kurulan bu yapı, federal devlet ve eyaletler düzeyinde tüm kamu sektörleri, özellikle de ordu ve polis üzerinde bir denetim ağı oluşturacak. Bu çalışmalardan, 2020’nin sonunda sonuç alınması bekleniyor.

Matthias Quent, 2013 yılından bu yana Brandenburg eyaletinin anayasasında olduğu gibi, Federal Cumhuriyet’in anayasasında da ırkçılık karşıtlığının belirtilmesi gerektiğini vurguluyor: “Irkçı saldırılar bütün toplumu içeren bir fenomen olarak düşünülmeli ve siyasi kültürümüz ve tarihimiz sorgulanmalı. Aynı zamanda demokratik değerler eğitimi konusunda daha iddialı olunmalı.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus