Medyascope izleyicileri sordu, Kemal Can cevapladı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope yorumcusu, gazeteci, yazar Kemal Can, özel yayında izleyicilerin sorularını yanıtladı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Edgar Şar:Merhabalar, herkese iyi hafta sonları. Bugün, karantinada değişik bir program stilini devam ettireceğiz. Biliyorsunuz, birkaç haftadır bunu yapıyoruz. İlk önce “Medyascope’a Sorun” yayınıyla başlamıştık. Sonra Ruşen Çakır devam ettirdi. Şimdi ise Kemal Can bizim konuğumuz olacak. Kemal Ağabey, hoşgeldin.

Kemal Can: Hoşbulduk, Edgar.

Şar: Bugün seni izleyicilerle buluşturacağız. Sen daha önce bu tarz şeyleri çok yapmış biri değilsin. O açıdan mutlaka izleyicilerin merak ettiği şeyler vardır. Yavaş yavaş sorular gelmeye başlar, ama başlamadan önce birkaç şey sormak istiyorum. Nasıl geçiyor karantina günleri? Evde çalışıyor musun? Bunu değerlendirdin mi, yoksa sıkıldın mı?

Can: Benim açımdan şöyle yaşandı: İntibak sorunum olmadı, çünkü zaten karantinaya yakın bir hayat tarzı sürdürüyorum. Büyük ölçüde evde çalışıyorum. Belki birkaç tane yayın için, bazen Medyascope’un stüdyosuna geliyordum; ama ağırlıklı olarak ev hayatı sürdüren biriyim. Zaten uzunca bir süredir evde çalışıyorum. Özellikle medyadaki değişimlerden sonra, ofis çalışması çok uzun zamandır gündemimde yok. Onun için evde olmaya intibakta bir sorun yaşamadım. Ama tabii karantina fikri, yani sadece evde olmak değil, evden çıkmanın mümkün olmadığını düşünme fikri hoş değil. Bir anda başka bir şey istediğinde yapamayacağın fikri, özellikle yasak olan günler açısından tatsız tabii. Ama kişisel olarak çok etkilendiğimi söyleyemem. Çok kolay uyumlandığımı söyleyebilirim. Ama tabii şöyle bir his oluyor: Daha çok, dışarıda yeme-içme gibi faaliyetler olmadığı için, evde daha fazla şeyle ilgilenmek, bir anlamda da vaktin daha az yettiği bir hayat tarzı da oluyor evde yaşamak. Öyle bir tarafı var yani.

Şar: Belki birçok insanın aksine çok da zorluk çekmediğini söylüyorsun yine de. Peki, ilk soruyu, moderatör olmanın istismarını yaparak ben sormak istiyorum. Kendi kimliğim de açık. Zaten Medyascope izleyicisi de biliyor; yarım isimli ya da nickname’li olanların sorusunu almıyoruz; ismi cismi belli olan insanların sorusunu soracağız. Şimdi ilk soruyu ben sorayım. Sen sakallarıyla öne çıkan birisin. Yani, sakalı imajını çok fazla belirleyen birisin. Bu süreçte sakalını kestiğine şahit olduk. Bilmiyorum, çoğu yorumlar gençleştiğine dair mi oldu? Sakalını neden kestin? Mesela ben de kesenlerdenim. Çoğu insan mikroptan korktuğumuz için kestiğimizi düşündü, ama seni merak ediyorum, onun için mi kestin?

Can: Benim sakalla hikâyem şöyle: Ben çıktığı andan itibaren sakalını kesmeyen insanlardanım ve aslında çok daha erken yaşlarda, hatta çocuk yaşlarda filan bana “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduklarında iki şey söylüyordum: Birincisi, “sigara içeceğim”, ikincisi de, “sakal bırakacağım”. Dolayısıyla aslında hayatındaki hedeflerine ulaşmış biriyim bu anlamda. Gerçi artık sigara içmiyorum. O yüzden sakalla benim ilişkim sadece bir görüntü, yakışıyor yakışmıyor meselesinden çok, süreklilik arz eden bir ilişki. Bu süreçte kesmemin nedeni, zaman zaman yürüyüşler yapmak için dışarıya çıkıyorum ve maske kullanmak gerekiyor. Maske kullanma sırasında da, açıkçası sakal çok uygun bir şey değil. Bu bir neden. İkincisi de, cildimde bir tür rahatsızlık oluştu; Küçük bir tahrişe benzer bir şey. Bu vesileyle hazır evdeyken, fazla dışarı çıkmıyorken, bunu da değerlendirerek biraz yüzümü dinlendireyim diye düşündüm. O yüzden kestim. Ama anladığım kadarıyla oldukça yadırgatıcı geldi… Tabii pozitif söylenenler daha fazla, ama değişik ve yadırgatıcı geldiğini, ilk başta da biraz şaşkınlık yarattığını düşünüyorum. Şimdi yavaş yavaş tekrar uzuyor zaten. Bir mecburiyet olmadığı takdirde, sakal, hayatımda vazgeçeceğim bir şey olmayacak muhtemelen. 

Şar: Peki. İzleyiciler herhalde kapsamlı cevabını almışlardır. Ben sordum, ama bu soru zaten kesin gelecekti; birçok izleyicinin hevesini kırmış olabilirim, kusura bakmasınlar şimdiden. İnsanlar sorularıyla Kemal Can’ı biraz daha tanımaya çalışıyor. Senin ilk çıkışın, yıllar önce –belki neredeyse 30 yıl olmuştur– Tanıl Bora ile yazdığınız Devlet-Ocak-Dergâh isimli kitap.

Can: 1990 yılı.

Şar: Evet, 1990. 30 yıl olmuş. Gazetecisin, ama aynı zamanda böyle bir araştırmacı kimliğin var. Hem çalışma yöntemi hem hayat tarzı olarak, sol gelenekten gelen biri olarak “Ülkücülük” çalışmak, “Sağ” çalışmak zor oldu mu? Nasıl oldu? Nasıl ilgini çekti?

Can: Tabii bu bizim başlattığımız bir şey değil. Biz daha öğrencilik yıllarında ve gazeteciliğe başladığımız dönemde, hem Tanıl ile birlikte hem ayrı ayrı yaptığımız gazetecilik faaliyetleri sırasında, bizim dışımızda olan birtakım dinamikleri anlamak, öğrenmek konusundaki bir merakla başlamış bir şey. Aslında Ruşen (Çakır) da bu konuda bizim kuşağın içerisinde önemli örneklerden biri. Şimdinin çok moda tabiriyle “kendi mahallenin” dışındaki alanlara bakmak, orada ne olduğunu anlamaya çalışmak. Dolayısıyla bu önemli bir meraktı ve öncelikle bir gazetecilik refleksi olarak başladı. Bu alanlara ilişkin çalışmaya başladık. Daha sonra, özellikle Tanıl’la 90’lı yıllar boyunca… ki o dönemde bir milliyetçi yükseliş, hatta pop milliyetçilik dalgasının hemen öncesinde, aslında 90’larda daha sonra başlayacak bir trendin uçlarının göründüğü ve 80 travması ile birlikte, bütün ideolojik mensubiyetlerin, siyasî hatların, hem kendi içinde bir hesaplaşma, hem yeni pozisyonlarını tarif açısından bocaladığı bir dönemdi. Dolayısıyla 80 sonrasının karmaşası içerisinde, daha önceden de merak ettiğimiz bu faaliyeti, biraz daha ele gelir ya da kendi gözlemlerimizi ve araştırmalarımızı paylaşabilir hale getirecek bir çalışmaya çevirmeye gayret ettik. İşte aşağı yukarı aynı dönemler, Ruşen’in Âyet ve Slogan’ının, İslâmcı kesimi anlatan kitabının yakınında, tarih olarak aynı dönemlere denk gelecek biçimde, bizim de milliyetçi hareketle ilgili Devlet-Ocak-Dergâh, 12 Eylül’den 1990’lara Ülkücü Hareket kitabımız çıktı ve ondan sonra da, bir tür üzerimize kaldı diyelim. Devam kitaplarını da yapmak zorunda kaldık, çünkü olayın güncelliği devam ediyordu. Özellikle milliyetçi hareketin 90’lardan daha sonraki yıllarda ve hâlâ, hem ideolojik kat olarak, hem siyasî hareket olarak çok belirleyici rolü oldu Türkiye’de. Dolayısıyla bu güncel süreci de takip etmek zorunda kaldık, takip ettik.  Ve bir kitap daha yaptık. Bu arada ayrı ayrı çalışmalarımız da oldu. Tanıl bu konuda daha fazla çalışma üretti. Hatta sadece Türkiye’deki milliyetçilikle sınırlı olmayan çalışmalar üretti; daha sonra da, hem ansiklopedik daha geniş bir çalışma hem de kendi gözlemlerinden oluşan Cereyanlar – Türkiye’de Siyasî İdeolojiler kitabını hazırladı. Bizim, Ruşen’in –ve yine bizim kuşaktan birkaç insanın daha– yaptığımız işi, “Bizim dışımızdaki alanı kendi yöntemsel bakışımızla, kendi dünya görüşümüzle anlamaya çalışmak ve oradan birtakım sonuçlar çıkarma gayreti” diye tarif edebiliriz. 

Şar:Tanıl Bora’ya da selam yollamış olalım. Onun yazdığı, biraz önce bahsetmiş olduğun Cereyanlar kitabı bu arkamdaki kütüphanenin en önemli yerinde duruyor.

Can: 40 yıllık dostumdur. Çok uzun bir arkadaşlığımız var.

Şar:Evet, bu çalışmalarda o arkadaşlığın başka bir anlamı oluyor ve o arkadaşlık bu çalışmalarla başka bir düzeye geliyor. Epeyce soru gelmeye başladı; Türkiye siyasetiyle ilgili çok ciddi sorular da var, seninle ilgili, kişisel sorular da var. Bir denge tutturmaya dikkat edeceğim. En azından sırayla gidelim. Ezgi Aktaş sormuş. “Kemal Bey sizi keyifle dinliyorum. Ama zaman zaman cümleleriniz biraz uzun ve bağlaçlı oluyor, başını kaçırıyorum. Biraz kısa cümleler kurmak konusunda ne düşünüyorsunuz?” 

Can: Teşekkür ederim. Gözlemini gayet haklı buluyorum. Ama bu biraz kekeme olmak gibi bir şey. Evet, bunu insan düzeltmeye çalışabilir, gayret edebilir; ben bazen yazarken de –ama konuşurken daha çok–, cümleye, anlatmaya başladığım şeyi düşünmeye devam etmekten kendimi alamıyorum. Dolayısıyla bitirilmiş, tamamlanmış bir düşüncenin cümlesini kurmaktan çok, aslında tam tabiriyle “sesli düşünme” halinde konuşuyorum. Belki bu iyi bir medya performansı yaratmıyor, böyle bir eksik var. O yüzden de ben zaten sunuculuk kariyeri yapmak gibi bir şeye yönelmedim. Ama analiz, yorum, birtakım değerlendirmeler yapmak konusunda televizyon yayınlarına, internet ve şimdi YouTube yayınlarına, Medyascope’a filan katılıyorum ve bu alışkanlığımı biraz dizginlemeye çalışıyorum; biraz daha derli toplu söylemeye çalışıyorum. Ama çok hazırlanmış ve spot cümleler halinde konuşursam, kendi konuştuğuma yabancılaşıyorum. Sanıyorum bu bir dengeye oturacak. Bundan rahatsızlık duyanları, şikâyetçi olanları anlıyorum. Fazla yavaş konuştuğum için süreyle ilgili de sık sık soracaklardır; bu yaşanıyor. Çünkü kaçınılmaz olarak, düşünmek çok daha hızlı olmuyor. Yani ben kuantum bilgisayar değilim sonuçta, belirli bir hızla düşünebiliyorum. 

Şar: YouTube bir çözüm buldu Kemal Ağabey. Sıkıntı yok. Çalma hızını 1,5’a, 2’ye alıyorsun, analizlerin gayet temiz izleniyor.

Can: Ben onu kendim için denedim, bana çok acayip geldi. Evet, çok hızlı dinleniyor. Denilen de anlaşılıyor, anlaşılmakta bir sıkıntı yok; ama bu tıpkı dublajlı film seyretmek gibi. Çünkü karşınızdaki birinin anlattığını dinlerken, onun bu söylediğini düşünürken, hissettiklerini de fark etmek istiyorsunuz. Bu yüzden gözüne bakarak insanlar birbirlerini dinlerler. O yüzden sadece hızlı, “Tamam, bana vereceğini ver, git” muamelesinin de çok doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü aslında benim bu yaptığım tamamlanmış ya da satın alınmış bir hizmeti yerine getirmek değil. Bir tür dertleşiyor, konuşuyorum, kendi kafamdakileri paylaşıyorum. Dolayısıyla eğer buna çok vakitleri yoksa, aceleleri varsa, belki beni dinlemeye çok katlanmayabilirler; ama ben de tabii ki, “Böyle kardeşim. Bunu böyle kabul edin” demiyorum. Ben de bunu halletmeye çalışıyorum. Ama benim açımdan kolay bir şey değil, onu söyleyebilirim.

Şar:O zaman izleyicilerimize, canlı izleyenler için değil ama bunu kayıt olarak YouTube’dan izleyecek olanlara söyleyelim: Şu andan itibaren lütfen çalma hızını 1’e alın ve izlemeye öyle devam edin.

Can: Onlara bir rahatsızlık vermeyecekse. Filmleri dublajlı seyreden de bir sürü insan var, bir sıkıntı yaşamıyorlar. Bana yabancılaştırıcı bir şey olarak geliyor sadece. İşe yaradığını kabul ediyorum. İşe yarar bir şey sonuçta.

Şar: Evet. Şimdi yine sorularla devam edelim. Zeliha Şahin birkaç soru sormuş. Onların birkaç tanesini birleştirip sorayım. Birinci sorusu, “Kimlerin analizlerini takip ediyor?” Bir de, bu ikinci soruyu unutma, “Evcil hayvanı var mı, besliyor mu?” diye sormuş.

Can: Evcil bir hayvanım yok. Evde bir hayvan beslemiyorum. Zaten evim de ona çok müsait değil. Belki kedi her yerde mümkün de, özellikle köpek, bahçeli evde olması gereken bir evcil hayvan diye düşünüyorum. Hayır, yok, onu söyleyeyim. Kimlerin yorumlarını izliyorum meselesine gelince, biraz mecburiyetten dolayı, mümkün olduğu kadar çok insanı takip etmek ve biraz güncel siyasî analizler yaptığımız için de, güncel gelişmelere bağlı olarak bazen çok değerli bulup bulmamakla ilgili olmadan da bazı insanları takip etmek mecburiyetinde kalıyorum. Ama mümkün olduğunca, bana bir pencere açabilecek, çeşitli kesimlerin kafasında ne döndüğünü anlamak için takip ettiklerimi bir kenara bırakıp, kendim bunlardan sonuç çıkartırken birtakım bağlantılar, birtakım açılar bulmak için takip ettiğim insanlar, genellikle biraz daha sistematik bakmaya çalışan, gündelik olaylardan daha geniş bir pencere açabilecek ve genellikle bir sistematiği takip eden isimler. Bu benim tercih ettiğim siyasî ya da ideolojik hatta olup olmaması da önemli değil, kendi içinde tutarlı bir sistematiği olan insanları takip etmeye çalışıyorum. Bunu isimlendirmeyi istemem, doğru bulmam; çünkü hem unutacaklarım olur, hem haksızlık yapacaklarım olur. Ama genel çerçeve olarak böyle bir şey söyleyebilirim.

Şar:Evet. Bir soru daha var,Hasan Ali Aküzüm sormuş: “İYİ Parti ‘HDP, Abdullah Öcalan’ın terörist olduğunu, PKK’nın da terör örgütü olduğunu kabul ederse, HDP ile diyalog kurabiliriz’ açıklamasını yaptı. Böyle bir tavır beklemek HDP’ye haksızlık mı?” diye soruyor Hasan Ali Aküzüm.

Can: Bu senelerdir konuşulan bir şey. Bunun çok eski bir hikâyesi de var. Televizyon yayınlarında, sadece siyasî parti temsilcilerine değil, her insana “Terörist diyor musun, demiyor musun?” “Öyle diyor musun, demiyor musun?” “Bunu kınadın mı, kınamadın mı?” şeklinde koşullar ve kayıtlar koyarak konuşma şartı ileri sürmek, aynı tür bir şeyi kabul etmektir. Bunu iddia eden herhangi bir siyasî aktör, kendisinin önüne de en az 15-20 tane “Tamam, sen şuna şöyle diyor musun?” koşulu getirileceğini bilmek zorunda. Dolayısıyla bunun bir sonu yok. Böyle bir saçmalık olmaz. Kimin ne dediği ya da ne diyemediği ya da ne demekten kaçındığı üzerine tartışma yapılamaz. Bunu koşul olarak; temas etmenin, hatta onu var kabul etmenin koşulu olarak göstermeye kimsenin hakkı yok. Bir politik perspektif olarak bu son derece sorunlu. Yargıtay Başsavcılığı bile bu partinin siyasî varlığının devamı için bunu bir koşul olarak ileri sürmezken, sen Meclis’te iki koltuk ötende oturan birine “Öyle dedi, demedi” diye var ya da yok muamelesi yapma hakkını kendinde bulamazsın. Böyle saçma bir şey olmaz. Bunun tutarlı bir pozisyon olduğunu, yani bu konuda bunun böyle söylenmesini istemek ya da o konuda yürüttüğü politikayı çok yanlış bulmak başka bir şeydir, bunu varlığın koşulu olarak öne sürmek başka bir şeydir. Bu mümkün değil ve bu hep yapılan bir şey; sadece bu tür sert politik meselelerde değil, acı kıyaslaması sorununda da yaşıyoruz. Bir şey oluyor, mesela biri açlık grevinde ölüyor, ona ilişkin üzüntü belirten herhangi birine, “Ama sen bilmem nerede vurulan jandarma eriyle ilgili bir şey dememiştin” de çıkıyor. Ya da tersinden gidiliyor. Sürekli acı kıyaslama, mağduriyet tartma, “Onu dersen olur, ama bunu demezsen, sen yoksun” hâli, sadece siyasî zeminde değil, her zeminde, son yılların diliyle kutuplaştırma ya da kutuplaştırmanın bir komplikasyonu olmanın ötesinde, bu ülkede daha önce de var olan çok temassız ve aslında sadece diyalogsuzluktan değil, hesaplaşmalarını, yüzleşmelerini, belki de kavgalarını tam yapamamış olmanın zaten bir bakiye olarak bu ülkeye yaşattığı bir sorun. Ama bunu sadece siyasîler yapmıyor, herkes yapıyor. Yani özellikle bu izolasyon döneminde sosyal medyada bunu çok daha görünür halde izliyoruz zaten.

Şar:Şimdi izleyicilerimize bir şey hatırlatayım. YouTube’da kullandığınız isimle çıkıyor bu sorular. Siz bir nickname kullanıyor olabilirsiniz, bu bir özgürlük. Ama en azından sizin de sorularınızı burada yöneltebilmemiz için, belki soruya bir isim ekleyebilirsiniz. Böyle bir ara çözüm bulabiliriz diye düşünüyoruz. Hasan Çakan sormuş: “Yeni bir kitap çalışmanız var mı?” 

Can: Evet var. Yine başta senin sorduğun Tanıl’la ilgili soruya verdiğim cevap gibi, biz iki kitap yapmıştık ve ikinci kitap 2002 seçimlerine kadar geliyordu. Şimdi, AK Parti döneminin tamamını içine alan, son 20 yıldaki milliyetçi hareket ve aslında “AKP döneminde milliyetçilik” diyebileceğimiz bir çerçeve kitap hazırlığı içerisindeyiz. Yine Tanıl’la beraber hazırlıyoruz. Bu konuda ben çok gerideyim. Tanıl çok disiplinli ve bu konuda benimle kıyas kabul etmeyecek kadar disiplinli ve sebatkâr bir insan olduğu için, kendi bölümlerinde çok hızlı ilerledi. Ben, birazcık bu gündelik gelişmelerle ilgili çalışmaları da bahane ederek, biraz daha yavaş gitmiş durumdayım. Ama bu dönemde hızlanacağız ve umuyorum mâkul bir sürede bu çalışmayı tamamlayacağız diye düşünüyorum.

Şar:Fatoş Ersoy bir yorumla soru sormuş. “Kemal Bey beni şaşırtıyorsunuz bazen; öyle bir pencere açıyorsunuz ki o hep düşünmediğimiz, aklımıza gelmeyen bir durumu hatırlatıyorsunuz, teşekkür ederim” demiş.Bir de, “Tespihinizin sesi gelince kendi kendime gülüyorum” diye sormuş.Ben mesela bunu çok bilmiyordum. Yayında böyle bir ses mi geliyor, tespih mi çekiyorsun?

Can: Bir tespihim yok. Galiba bu kulaklıktan kaynaklanan bir şey. Yani daha önce, talebelik zamanlarımda tespihim olmuştu, tespihle oynamayı severdim. Ama bir tespihim yok. Yayında gelen sesi bilmiyorum, tahminim, kulaklık çarpmasından gelen bir ses olabilir. Gelen ses tespih sesi değil.

Şar: Peki. Böylece bunu da açıklığa kavuşturmuş olduk. Bir başka soru Mert Karakuzu’dan gelmiş: “Kemal Ağabey, sen de Ankara Siyasal mezunusun. Ne olacak bu Mülkiye’nin hali? Bütün kaliteli hocaları KHK ile attılar, diğerleri de emekli oldu. Kimse bahsetmiyor bile bu çölleşmeden” demiş.

Can: Evet, bu sadece Mülkiye ile ilgili bir mesele değil, genel olarak üniversite meselesi Türkiye’nin gündeminde. Aslında her türlü kurumsal alanda insan malzemesiyle ilgili büyük bir tahribat dönemi geçiriyoruz. Bu, hukuk alanında böyle, ekonomi alanında böyle, tabii ki bilim alanında ve üniversitelerde böyle. Bu sadece böyle kıyımlar, işten atmalar, KHK’larla da sınırlı değil; bir fikrî sığlaşma ve bir tür algı değişimi yaşanıyor. Bunun tabii ki insan malzemesine çok önemli bir negatif etkisi var. Belki çok alanım değil, ama sanat camiası ya da popüler kültür alanında da benzer biçimde yaşanıyor olabilir. Ama özellikle eğitimle ilgili bu tür erozyonlar, insan malzemesi kaybı ya da kalibrasyon sorunları, kolay telafi edilebilir şeyler değil. Yani baskılar kalktığında ya da rüzgâr değiştiğinde, bu tür şeyler birdenbire yerine gelmiyor. Çünkü bunlar yavaş hareket eden süreçler. O yüzden ben, fikir hayatına dair yaşadığımız sorunları, yaşanan pek çok siyasî, toplumsal sorundan daha derin ve etkileri daha uzun sürecek sorunlar olarak görüyorum. O yüzden “Ülkenin ve üniversitelerin hali ne olacak?” konusuna iyimser bir cevap verebilecek durumda değilim. Allah sonunu hayır etsin, ne diyeyim.

Şar:Evet, ben de o dileğini paylaşmış olayım ve bir başka soruya geçelim. Biraz önceki bir sorunun follow-up’ı gibi olmuş, ona verdiğin cevabın devamı gibi herhalde. Ahmet Tarık Çınar sormuş. “PKK’yi tamamen dışlamış, ama HDP, Kürtçe eğitim, ikinci resmî dil, daha yetkin bir yerel yönetim gibi talepleri öne çıkarsa, devlet ve siyaset daha farklı bir davranış sergiler mi?”

Can: Bence, devletin HDP’ye yaptığı muamele, HDP’nin ne yaptığıyla ilgili gibi gelmiyor bana. Burada meseleye hep şöyle yaklaşılıyor: Türkiye’de on yıllarca, hatta daha da uzun bir sürece yayılan bir toplumsal, siyasal ve etnik bir mesele öbeği var. Bir yerde bunun içinden üremiş, bunun içinden çıkmış, bunun çeperinde yer alan pek çok siyasal, toplumsal hareketler, yapılar filan var. Bir de, bu devletin hem bu meseleye hem bu meselenin etrafında, içinde oluşmuş hareketlere, yapılara, kurumlara dönük muamelesi var. Bunlara sanki sürekli “Onlar doğru şeyler yapamadıkları için birileri onlara bir şey yapıyor, bunun karşılığında bir bedel ödüyorlar” şeklinde bakmak ve dolayısıyla “Şöyle yapsalar, onlar da belki daha iyi muamele görürler” demenin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü senelerdir HDP’yi destekleyen ya da daha önceki Kürt siyasî hareketinin içinden oluşmuş partileri destekleyen ve bir Kürt sorunu olduğunu, bunun çözülmesi gerektiğini düşünen ve buna göre bir siyasî pozisyon alan oldukça büyük bir kalabalık, aynı soruyu tersten soruyor: “Bize yaptığınız muameleyi değiştirirseniz, acaba bizden talep ettiğiniz şeylerle ilgili sürekli sorun çıkması değişebilir mi?” Çünkü bu çok geniş bir mevzu, çok uzun konuşmak gerekir. Bu ülkede çok da öyle herkesin hafızasını kazıyarak çıkartması gerekmeyen, çok yakın zamanda başka süreçler yaşadık: Çok da değil, herkesin hatırladığı 5-6 yıl önce, bambaşka bir süreçte, aynı siyasî aktörlerin, aynı siyasî muhataplarıyla bambaşka bir ilişki kurduğunu da gördük. Mesela, Abdullah Öcalan’ın kendisini baz alalım, “20 yıl önce Gandhi idi de, 10 yıl önce bilmem ne idi” değil ki. Hatırlanacağı gibi, devletin izniyle Diyarbakır Meydanı’nda mesajı okutuldu. Son seçimde televizyona verdiği mesaj dolayısıyla televizyonda tartışıldı. Sonra onunla görüştüğü için, onunla görüşmeye İmralı’ya gittiği için ya da herhangi bir konuşmasında ona atıfta bulunduğu için yargılanan insanlar oldu. 4-5 yıl içerisinde veya 10 yıl içerisinde bunu görüyoruz. Dolayısıyla meseleyi, “Onlar da yola gelseler, istenenlerin bir kısmını yapsalar, belki de böyle bir muamele görmezler” üzerinden tartışamayız. Bu meselenin kendisini böyle koyamayız; bunu, oradaki aktörlerin nasıl davrandıkları, asıl olarak meseleye nasıl yaklaşıldığı üzerinden tartışmak zorundayız. Dolayısıyla burada bir sorun varsa, Türkiye’nin “Kürt sorunu” diye bir meselesi varsa, aslında bu meselenin bir “Türk sorunu” da var. O Türk sorunu kısmını konuşmadan, Kürt sorunu konusunu konuşamayız. Dolayısıyla, Kürt sorununun halli için, Kürtler doğru davranış kalıplarını yapmaya mecbur edilerek bir zemin kurulamaz. Bu çok önemli bir şey. Bu yüzden meseleyi öyle kategorik olarak ele almanın çok doğru olmadığını düşünüyorum.

Şar: Şöyle devam edelim. Burada bu konu zaten birçok soruyu da beraberinde getiriyor, bu soruları zaman zaman program içinde sormaya devam edeceğim. Hatta bir tanesini sorayım, ondan sonra devam ederiz. Suzan Mindercioğlu demiş ki: “Sizce, İYİ Parti Erdoğan’ı alt etmek ile HDP arasındaki seçimde ne yönde bir karar verecek?”

Can: HDP’yi alt etmek?

Şar: Şöyle netleştireyim. Yani bir tarafta Erdoğan’ı yenmek, bir tarafta HDP ile yola devam etmek. Suzan Hanım “Herhalde bu ikisi arasında bir karar vermesi gerekiyor” diyor.Sizce hangi kararı verecek? Erdoğan’dan yana mı karar kılacak, yoksa muhalefette HDP ile birlikte mi?

Can: İYİ Parti, kuruluş sürecinden, hatta kuruluş sürecinin öncesinden itibaren, sürekli “iki cami arasında” bir pozisyonda ve aslında net siyasî rotasını çizememiş durumda. Çünkü İYİ Parti, çok net program hedefleri olan, bir ideolojik birlikteliği uzunca bir süre devam ettirmiş, çok çerçevesi belirli bir siyasî hattın, yine onunla çok bağlantılı bir taban tarafından zorlanarak oluşturduğu bir siyasî yapı değil; birtakım güncel gelişmelerin ve mecburiyetlerin oluşturduğu bir yapı. Dolayısıyla ona sonradan bir politik rol üretilmeye çalışıldı. Hatta bir de taban imal edilmeye çalışıldı. İYİ Parti bunun zorluklarını, bu yalpalanmayı en baştan itibaren yaşıyor. Siyasette niyet edilenle varılan nokta her zaman aynı olmuyor. Siz kendinize bir şey çizersiniz. Hatırlayalım: İYİ Parti, aslında MHP’ye rakip olmayacak ve merkez sağı toparlayarak, AK Parti’nin içerisindeki merkez sağı ondan kopartacak bir yapı olarak tasarlanmıştı. Ama sonuçta, süreç ve kendiliğinden oluşan İYİ Parti tabanı, buna tam denk gelmedi. Daha çok, CHP ile paylaştığı, batıdaki ve büyük kentlerdeki, daha “90’lar milliyetçisi” diyebileceğimiz, daha seküler bir kesimle buluştu. Dolayısıyla iktidarla kurduğu ilişki de bu ikircikli ve netleşmemiş pozisyonla çok bağlı. Bazı sözcülerinin özel olarak bunu düşündürecek adımlar atmasına rağmen, “İktidara mı yanaşmaya çalışıyor?” tartışmalarını çok gündemde tutuyor. Dolayısıyla İYİ Parti, iktidarın, özellikle de muhalefetin parçalayıcı unsuru olarak sürekli HDP’yi kullanması meselesinde de sık sık gündeme geliyor. Ama bence İYİ Parti’nin temel açmazı, HDP ile mesafesini ayarlamak ya da Millet İttifakı içindeki yerini HDP’nin pozisyonuyla tarif etmek değil. Asıl olarak, bir muhalefet partisi ya da alternatif iktidar iddiasında ya da daha önce konuşulduğu gibi, bir demokrasi ittifakının parçası olma kararlılığındaki pozisyonunu netleştirmesi gerekiyor. Burada da belki tabanıyla tavanı arasında bir sorun yaşıyor ve zaman zaman, bazen –şimdi güncel olarak da yaşadığımız gibi– HDP ile bir gerilim şeklinde, bazen iktidarla tuhaf bir yakınlaşma şeklinde karşımıza geliyor. Ama bunlar aslında politik alan açan şeyler değil, taktik düzeyde kalan konular. Aslında, İYİ Parti’nin daha derin bir siyasî, yapısal sorunu var; onu halletmesi de çok kolay görünmüyor açıkçası.

Şar:Şimdi normalde isimsiz soruya yer vermiyoruz; ama “Emokachi” rumuzlu bir izleyici şöyle bir mesaj iletmiş, ona istisna yapalım: “​Kemal Can’ı tanıdıkça daha çok seviyorum. Kendisine iletir misiniz?” İletmiş olayım.

Can: Teşekkür ederim.

Şar:Bizim Ayşe arkadaşımız bir soru sormuş. Diyor ki: “Sosyal medya dışında yüz yüze nasıl tepki alıyor?”

Can: Bir kere, uzunca bir süredir, neredeyse iki aydır, bu izolasyon şartları dolayısıyla çok fazla yüz yüze temas olmuyor. Daha önce söylediğim gibi, çok sosyal biri de değilim zaten. Büyük ölçüde sosyal izolasyon içerisinde yaşıyordum daha önce de; daha az sayıda insanla ve fazla kalabalık ve sosyal ortamlarda bulunmuyorum. Ama gazetecilik yaptığım süre boyunca, kitap çalışmaları sırasında, çok farklı politik çevrelerde, özellikle aktif gazetecilik yaptığım dönemde, son iki seçimde aktif olarak alanda gezmeye de çalıştım. Oralarda gayet pozitif tepkiler alıyorum. Son derece farklı düşündüğümüz gayet net, her iki taraf tarafından gayet iyi bilinen insanlarla, bazen tartışarak, bazen görüş paylaşarak konuşabildiğimi söyleyebilirim. Bu konuda rahatsızlık duyuracak fazla bir deney yaşadığımı söyleyemem. Sosyal medya terbiyesizliğini gündelik hayatta pek görmüyorum zaten.

Şar: Evet, bu güzel bir şey, görmeyelim de zaten. Normal sosyal medya haricindeki trollükleri de normal hayatta görmeyelim, çok iyi olur. Zeliha Şahin yine bir soru sormuş. Kendisine teşekkür ediyorum. Türkiye’de birçok konu politikleştiği için ister istemez normalde çok siyasî gündemden olmayan da bir soru olunca konu doğrudan siyasete bağlanıyor. Türkiye’nin siyasî konjonktürü ile ilgili bir durum bu. Teşekkür etmemin sebebi, kendisi bunu yumuşatmak için güzel sorular soruyor: “En sevdiği yemek nedir?” diye sormuş.

Can: Ben çok etçi bir insan değilim. Sebze ve özellikle zeytinyağlıları bir grup olarak söyleyebilirim. Özel olarak içinden birini seçmem gerekirse zeytinyağlı dolmayı söyleyebilirim. Genel olarak zeytinyağlıların hepsi, ama özel olarak zeytinyağlı dolmanın her çeşidi.

Şar: Evet, oruçlu olanlar biraz canları çektiyse bizi affetsin. Ama soru soruldu ne yapalım, ben de sormak zorundayım.

Can: Oruçluyken yemek düşünmek yasak değil zaten.

Şar: Yok, belki hani zaten açlık çekiyorlarsa, o bakımdan söyledim. Bir soru daha var, Etkin Kara sormuş, demiş ki:“Ruşen Bey senelerdir iktidarın derin bir yapısal krizde olduğunu ama bu sorunları düzeltemediğini, hatta tam tersi derinleştirdiğini söylüyor. Ama iktidar güçsüz gözükse de, sürekli siyaseti domine etmeye devam ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz? Bir çelişki, bir ikilem yok mu burada?

Can: Yok, çünkü ben de benzer şeyleri söylüyorum ve eğer bir çelişki varsa ben de o çelişkiyi yaşıyorum; ama ben meseleye şöyle bakıyorum: İki türlü bakma biçimi var. Birincisi, bir güç odağının –bu bir siyasî iktidar da olabilir, bir hareket de olabilir, yükselmekte olan bir eğilim de olabilir– o andaki, yani bir sıfır noktasındaki gücü, etkinliği, becerisi bir veridir. Ama bunun devamını veya bunu mümkün kılan dinamikleri anlamak, onların arkasındaki trendi görmeye çalışmak başka bir şeydir. Bir durum, bir insan, bir aktör, bir parti, bir iktidar çok güçlü görünebilir. Ama onu besleyen dinamikler çözülmeye başladıysa, bir anda da altı boşalabilir. Şimdi bunun çok benzer bir halini dünyadaki sistem ölçeğinde de görüyoruz. Senelerdir sadece Marksist iktisatçılar değil, epeyce liberal iktisatçılar da neo-liberal modelin ciddi bir kriz içerisinde olduğunu, süreklileşmiş krizler üretmeye başladığını ve bu kriz döngüsünü kıramadığını, çözemediğini söylüyor. Ama çökmüyor. Devamını mümkün kılabiliyor. Hatta kapitalist sistemin en büyük becerisi zaten krizlerinden devam imkânı üretebilmesi. Dolayısıyla bu siyasî süreçler içerisinde de böyle. Yani şu iktidarın devam ediyor görünmesi, şu anda iktidarı değiştirecek büyük bir trendin izlenmiyor olması ya da yükselen başka alternatifin görülmemesi, onun bir sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Burada bir çelişki yok. Bunun bir sorunu var, ama onun sorununun politik nihâî bir sonuç üretmesi, başka şeylere bağlı. Yani sonucu anlamamız ve o sonucun neden neticeye varmadığını anlamamız, birbirinden ayrı süreçler olabilir. Zaten tartışmaya çalıştığımız, konuşmaya çalıştığımız bu. Dolayısıyla çelişki burada değil. Çelişki: “Bu kadar işsizlik, enflasyon, böyle bir şey olursa bu nasıl sürdürülebilir?” Hatta son yıllarda en çok duyduğumuz “Bu sürdürülemez” lâfını, ekonomiden siyasete kadar hemen her alanda sürekli duyuyoruz. Ama bir yandan da şuna tanık oluyoruz: Sürdürülüyor. Ama işte burada bir dinamik var. Aslında, sürebiliyor olması onun sürdürülemez olmasını ortadan kaldırmıyor. Bunlar birbiriyle ilişkili ama tam da oturan süreçler değil. O yüzden ortada bir çelişki yok. Bunu söyleyebilirim.

Şar:Bir sonraki sorumuz yine milliyetçilikle ilgili. Gerçekten de Kemal Can’ın milliyetçilikle, Türkiye’deki milliyetçi hareketlerle ilgili uzmanlığı önemli. Çünkü özellikle güncel siyaset hakkında da yorum yapabilecek uzman çok bulamıyoruz. Bu açıdan bu sorular çok anlamlı. Biraz önce sorusuna yer verdiğim bir izleyici, Ahmet Tarık Çınar sormuş. İki sorusunu birleştirerek soruyorum: Diyor ki: “Milliyetçi kesim Türkiye’nin eğitimli, dil bilen, dünyada herhangi bir yerde değer yaratabilecek vatandaşları baskılayarak, toplumdan soyutlayarak nasıl bir gelecek kurabilir?” Diğer sorusu da: “Türkiye’deki bu milliyetçi anlayış dünyada başka yerlerdeki milliyetçi anlayışlara benziyor mu, farklılıklar neler?”

Can: Türkiye’de, milliyetçiliğin Türkiye’ye özgü koşullardan doğan bir sorunu var. Bunu kendi içinde tartışmaya çalışan daha genç kuşak birtakım fikir insanları çıkmaya başladı. Ama genel olarak milliyetçi fikir dünyası geçmişle kıyaslandığında çok canlı ve hareketli değil açıkçası; daha popüler, fikri iktidarda anlamında daha etkili, daha belirleyici, ama fikrî olarak daha belirleyici değil. Çünkü soruda olduğu gibi, geleceğe dair bir şey söylemekte zorlanıyor. Bir şeyin o anda güçlü olmasını yaratan nedenler başka bir şey; ama onun yükselip büyüme istidadında olup olmadığını gösterecek olan, geleceğe dair söyleyebildiği şeylerdir. Dolayısıyla, milliyetçiliğin hem Türkiye’nin güncel sorunlarına, hem de dinamik bir ülke olan Türkiye’nin gelecek perspektifine koyabildiği fazlaca bir şey yok. Milliyetçilik adına Türkiye’de ağırlıklı olarak duyduğumuz şey: “Beka davası”, yani bir savunma refleksi. Evet, Türkiye’deki Türk milliyetçiliğinin çok özel karakteri, bu reaksiyonel karakteridir. Çünkü imparatorluğun çöküşündeki temel ideolojilerden biri olarak, o travmanın çaresi, onun savunması olarak doğmuş ve serpilmiş bir ideoloji. Dolayısıyla, savunmacı yönü oldukça yüksek. Ama bundan ibaret olduğunda, bundan başka bir şey söyleyemez ve olanı savunmak gibi bir perspektiften fazlasını öneremez olduğunda tıkanmaya başlıyor. Aslında, benzer bir sorunu dünya ölçeğinde de yaşıyoruz. Dünya ölçeğinde de, milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının yükseldiği bir süreçten bahsediliyor. Ama bu sürecin, gerçekten yükselen ve geleceği belirleyecek trend olup olmadığından kuşkuluyum. Tam tersi, bunun bir savunma refleksi, yani tıkanan, kendi sorununu çözemeyen sistemin ürettiği bir savunma refleksi ya da bir anomali olduğunu düşünüyorum. Yani, bu popülist, sağ, milliyetçi ve daha düşmanlaştırıcı –belki yabancı düşmanlığını da köpürten– tarzların, bir tür, mevcut sorunların adresini değiştiren bir reaksiyon olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, dünya ölçeğinde de yükseliyor gibi görünen şeyin, aslında bir yetersizlik reaksiyonu olduğu kanaatindeyim. Türkiye’deki süreci bundan çok da bağımsız görmüyorum. Evet, Türkiye’nin özgün sorunları var. Türkiye’deki siyasî hareketlerin de çok evrensel kalıplara uymayan bazı özellikleri var. Ama dünyadaki genel trendler, Türkiye’de yaşadıklarımızı büyük ölçüde doğruluyor. Ya da onlar arasındaki benzerlik, ayrılıktan daha fazla.

Şar: Peki, devam edelim. Ali Misin “Ruşen Abi’nin Galatasaraylı olduğunu biliyoruz. Kemal Abi hangi takımı tutuyor?” diye sormuş.

Can: Gençlerbirliği.

Şar: Peki. Soft soruları da araya sıkıştırmaya çalışıyorum, ama bunların cevapları da kısa oluyor. Ne kadar softlaştırıyor bu yayını emin değilim. Settar Kaya’dan önemli bir soru gelmiş: “1990’lı yılların Türkiye’sini bilen biri olarak, Türkiye’nin bugünkü demokratik pozisyonunu o yıllarla karşılaştırdığınızda, nasıl bir konumdayız?”

Can: Biraz “Kırk katır mı, kırk satır mı?” durumu. İkisinin de tezahürleri son derece farklı olan çok negatif tarafları var; ama ben bunu 80’e kadar geri götürüyorum. 1980’de kurulan iktisadî modelin paralelindeki siyasî modelin, hem 90’lar komplikasyonu açısından hem bugün yaşadığımız şey açısından bir sürekliliği olduğunu düşünüyorum. Bu siyasî mîmârî, nihâî hâline belki AKP iktidarı ile geldi; AKP’de 80’in tasarımının en rafine hâlini yaşıyoruz. Dolayısıyla orada bir süreklilik var. 90’larda yaşananlarla, bugün yaşananları birbiriyle kıyaslamayıp, daha çok, birbiriyle ilişkisi açısından anlamaya çalışıyorum. Çünkü bir süreklilik içerdiğini düşünüyorum.

Şar: Cemil Köksal, “Kemal Can’ın genel kuramsal okuma önerileri, haftalık veya aylık, süreli yayın takip önerileri var mıdır? Özellikle kuramsal olarak hangi kuramsal teorik geleneği önerir; Althusser’ciler mi, analitik Marksistler mi, yoksa klasik diyalektikçiler mi?”

Can: Okuma veya takip önerisi için uygun bir mecra mıdır emin değilim. Bir de neye bakmak istediğinizle de ilgili bir konu. O nedenle çok genel bir cevabı olacağını düşünmüyorum. Ben çok erken yaşlarda sol geleneğin ve sol düşünme sistematiğinin içinde yetiştim. Büyük ölçüde de çok katılaştırmadan, bu temel yöntemi ve sistematiği takip ederek dünyaya ve dünyayla ilişkime bakmaya çalışıyorum. Dolayısıyla olayların çözümlemesini de bu sistematiğe göre yapıyorum. Ama tabii ki, hem onun içerisindeki versiyonlar anlamında, hem onun eleştirileri, onun eksik taraflarıyla ilgili eleştirilerin de, tam da bu sistematiği takip etmek için, izlenmesi, önemsenmesi ve bakılması gerektiği kanaatindeyim. Eğer kendi sistematiğinize ve bu dünyanın daha bir yer olması için doğru düşünme sistematiği olduğuna inandığınız şeyin eksikleri ve zaafları varsa, bunu bilmeye çalışmanın, tam da bu sistematiğe hizmet eden bir şey olacağını değil, tam tersi, ona korumacı kapalılıkla yaklaşmanın ona hizmet etmeyeceği, onu fukaralaştıracağı kanaatindeyim.

Şar: Ömür Aydın şu soruyu sormuş: “Kemal Bey ‘beyin göçü’ hakkında ne düşünüyor? Geçmişte, Türkiye’de üniversitelerin öncü olduğu değişim rüzgârlarının tamamen pasifize olduğunu düşünüyorum. Bu koşullarda köklü bir değişim nasıl sağlanacak?”

Can:Ben kişisel olarak da tanık oluyorum; çok sayıda da yurtdışına gittiğini bildiğim ve duyduğum insan var. Çoğu da fikir erbabı; üniversitelerden insanlar. Aralarında gazeteciler, araştırmacılar da var. Böyle bir kan kaybı, böyle bir beyin göçü yaşandı. Elbette bunun eksikliğini yaşayacağız. Ama ben burada yeni yetişenler açısından, yeni üretilecek bilgi havzası için zemini daha çok önemsiyorum. Giden insanların bir kısmını da izliyorum; orada da çabalarını sürdürüyorlar. Çünkü “beyin göçü” dediğimiz şey, beyin çalışmaya ve üretmeye devam ediyorsa, nerede üretirse üretsin buraya bir katkısı olur. Hele burayla ilgili düşünmeye ve araştırmaya çalışmaya devam ediyorsa. Dolayısıyla, fikrî kayıp orada da telafi edilebilir. Çünkü bu insanlar, burayla ilgili fikir üretmeye devam ediyorlar. Ama burada, bunun devamını getirecek kaynak konusundaki sorun ya da o insanların bu kaynağa etkisi konusundaki eksiklik daha önemli gibi geliyor bana.

Şar: Musa Seçginli’nin bir sorusu var: “Siyasal İslâm ömrünü tamamladıktan sonra, Türkiye’de daha sol ve liberal bir akım mı, yoksa daha milliyetçi bir akım mı hâkimiyet sağlayacak?”

Can: Ben pek çok meselede böyle bakıyorum: Türkiye’nin, dünyadaki genel trendden çok kopuk, kendi trendini üretebilen ülkelerden olduğu kanaatinde değilim. Geçmişte de bunun örneklerini biliyoruz: Dünyadaki genel gidişatla, hatta bazen öncü olarak, çok paralel yürüdüğünü görüyorum. Yine de aynı olacağını düşünüyorum. Türkiye’de ne olup biteceği, dünyadaki genel eğilimle bağlantılı. Biliyorsunuz, bu korona krizi dolayısıyla “Dünya nasıl bir şeye dönüşecek? Hiçbir şey aynı olmayacak, ama o aynı olmayacak yeni şey nedir?” tarifi konusunda hâlâ kapanmamış bir tartışma sürüyor. Ben, “Dünyanın daha iyi olabileceği” fikrinin hiçbir zaman son bulmayacağını, en azından, benim bununla ilgili umudumun hiç tükenmeyeceğini biliyorum. Yakın bir vâde için tahmin yapmak, Türkiye’de neyin yükseleceğini görmek, Türkiye’nin kendi özel sorunlarından çıkarak çözülebilecek bir şey değil; dünya sisteminin bütününden bakılarak görülebilecek bir cevap. Bunun cevabını verebilmiş, en azından beni ikna edebilen biriyle henüz karşılaşmadım. Ama bunu düşünmeye, tartışmaya ve kafa yormaya devam ediyor insanlar. Fakat ben deminki soruda söylediğim şeyi tekrar edeceğim: Şu anda son derece negatif bir resim veren, yükseliyor gibi görünen şeylerin, benim için daha az ürkütücü olduğunu, çünkü onların, yükselmekte değil, finale yaklaşmakta olduğu kanaatim daha belirgin.

Şar: Zeo Gorki sormuş: “HDP’nin, insan hakları, hayvan hakları, feminizm, kadın hakları, LGBTİ gibi haklar dizisine katkı sunduğunu düşünüyor musunuz? Bu haklar geliştiyse, HDP’nin buna bir katkısı olmuş mudur sizce?”

Can: Aslında “HDP” dediğimiz zaman, çok da eski değil, çünkü sonradan kuruldu; Kürt siyasî hareketinin içinde pek çok parti ve başka yapılar oluştu. Ama özellikle “kadın hareketi” açısından, çok sorunlu olabileceği düşünülebilecek bir sosyolojide, “kadın meselesi”ni çok aktif bir özne halinde siyasete dâhil edebilme becerisi açısından, genel olarak Kürt siyasî hareketinin; HDP’de de, bunu eşbaşkanlık sistemi veya başka modellerle geliştirmeye çalışmasının çok önemli katkısı olduğunu düşünüyorum. Tabii bu, HDP açısından sorulmuş bir soru; ama “kadın meselesi” ve “kadın siyaseti” olayının da Türkiye’de önemli ve yakın dönemin belirleyici dinamiklerinden olacağını düşünüyorum. Hep böyle “Yakın dönemde ne olur? O parti ne yapar? İYİ Parti iktidara mı yanaşır?” meselelerinin yanında, daha büyük ve siyasal özne olan kitlelerin –emek dünyasının, kadınların– bu denklemde tam olarak nasıl yer alacaklarına bakmak, daha geniş toplumsal dinamikleri baz alarak, “Ne olacak?” sorusuna cevap aramanın önemli olduğunu düşünüyorum. Soruya cevaben; HDP’nin, bir Kürt siyasî hareketi olup, o sosyolojiyle sınırlı olmayan biçimde, “kadın” meselesini siyasî alana taşıdığı fikrindeyim.

Şar: Hasan Ali Aküzüm sormuş: Diyor ki: “Demokrasi adına bir tek seçimler kaldı şu anda. O da eşit şartlarda yapılmıyor. Nitekim 31 Mart seçimi de sonucu beğenilmediği için iptal edildi. Genel seçimlerde bir yenilgi durumunda iktidarın tavrı ne olacak sizce? Bir öngörünüz var mı?”

Can: Birikim Haftalık için “Seçim rehavetinin sonu mu geliyor?” başlıklı bir yazı yazdım; yarın ya da öbür gün, yani hafta sonu çıkar. Yazıda biraz bunu tartışmaya çalıştım. İktidar, iktidar sürecinin tamamında, neredeyse her seneye bir seçim gelecek biçimde sık sık seçimi kullandı ve seçimin tek siyasî alan olarak kurumlaşmasını sağlamaya çalıştı, bunu bir avantaj olarak kullanmak istedi. Ama artık yaşadığı aritmetik açmaz yüzünden, seçim, evet, hâlâ bir meşruiyet kaynağı; hâlâ seçime ihtiyacı ve mecburiyeti var. Ama seçimin işlevini değiştirme ihtiyacı var. Ve bu son yaşadıklarımız bize gösteriyor ki, özellikle 2019 seçimlerine yapılan muamele, kayyum hamlesinin devamı, bugün CHP’li Büyükşehir belediyelerine reva görülen işlemler, bütün bunları toplam olarak düşündüğümüzde, iktidar, artık seçimin siyasî fonksiyonu üzerine başka bir strateji geliştirme niyetinde. Ve seçimin kendisi için, sürekli bir “Demokles’in Kılıcı” gibi yüzde 50+1’i bulamayacağı bir şey gibi önüne konması sürecini durduracak; diğer siyasî alanlara yaptığı gibi, seçimi de sadece kendisinin kullanabileceği bir siyasî alan haline dönüştürme gayretine girdiğini düşünmüyorum. Muhalefetin de “Seçimde görüşürüz” rehaveti ile bir politik sonuç almasının artık pek mümkün olmadığını, meselenin aritmetik bir sorun olmaktan çıktığını düşünüyorum. Bunu biraz daha ayrıntılandırılmış biçimde yazacağım. Bir iki gün içerisinde de yayında olur sanıyorum.

Şar: İzleyicilerimiz o yazıyı da okusunlar diyelim. Programın 1 saatini geride bıraktık. İzleyicilerimiz daha vaktimiz olduğunu bilsinler; sorularını göndermeye devam edebilirler. Pınar Kocadere sormuş: “Süleyman Soylu’nun MHP’nin yeni lideri olabileceğine dair spekülasyonum var. Soylu’nun, istifasını sunarak bu konuda bir nevi kamuoyu yoklaması yaptığını düşünüyorum. Ne dersiniz? 

Can: Birkaç nedenle buna çok ihtimal vermiyorum — MHP’nin yapısını gerekçe göstererek. Doğrudan hareketin içerisinden gelmeyen bir liderin o harekete entegre olması kolay değil. Dolayısıyla sadece bu nedenle bile Soylu o kadar kolay gündeme getirebilecek bir formül ya da aday seçeneği değil. O yüzden çok güçlü bir seçenek olarak görmüyorum. Daha önce bu konuda da yazdım; ben yaptığı bu hamleyle, Soylu’nun çok önemli bir güç ve belirleyici politik aktör pozisyonu edindiği kanaatinde de değilim. 

Şar: Yaygın kanının aksine.

Can: Evet. Ben çok o kanaatte değilim. Hatta Ruşen’le de bu konuda bir yayın yaptık; o da benzer düşünüyordu. Ama mesela Burak Özpek ve Murat Yetkin ile de bu konuda bir yayın yaptılar; onlar tersini düşünüyorlar. Onların söylediklerinin de yanlış olduğunu düşünmüyorum. Yaptığı hamle itibarıyla bir güç gösterisinin ortaya çıktığı doğru. Özellikle Burak’ın söylediği, tabanla ilişkili bir “rest çekebilme” refleksi göstermesi önemli. Ama ben, mevcut pozisyon itibarıyla ileriye dönük bir rol çıkacağı kısmına katılmıyorum. Şu ânı anlamak için, evet, böyle bir şey var. Ama şu andaki kombinasyonu, böyle bir adaylığı… Hatta ben bunu yine Birikim’de “Bu iktidarın Post-Erdoğan Versiyonu olur mu?” başlığıyla yazdım. Soylu, Erdoğan sonrasının adayı olabilir mi? Öyle bir dönem olacağı kanaatinde değilim. Çünkü bütün yapısını koruyabilen, hatta büyüme istidadında ve lider değişimi ile bir tür atağa kalkacak bir zeminden bahsedebileceğimiz kanısında değilim. Dolayısıyla, bir güç kazandıysa… ki sonradan Ruşen ve Burak’la birlikte yaptığımız yayında Burak da benzer bir şey tekrar etti: Hani bir miras kalacaksa, o kime yetecek bir miras olacak, çok tartışmalı.

Şar: Ayşe Gören sormuş: “Mezun olduğunuzda ne olmak istiyordunuz? Motivasyonunuz neydi? İş hayatınızdaki dönüm noktaları ve hayatınıza girip size ilham veren insanlar kimler?”

Can: Ben Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdiğimde, “Ne olacağım?” fikriyle ya da bir meslek seçimi olarak girmedim; merak ettiğim, öğrenmek istediğim, öğrenmeyi sevdiğim konuları üniversitede görmek için tercih yaptım. Yani “Buradan ne olurum?” kısmı birinci soru değildi. “Ben neyi merak ediyorum, neyi öğrenmek istiyorum, neyi öğrenirken kendimi daha iyi hissediyorum?” diyerek tercih yaptım. Hatta bölümümü seçerken de öyle seçtim. Çünkü Kamu Yönetimi’ni seçmiştim. Biz doğrudan Mülkiye olarak girip sonradan bölüm seçiyorduk; bizim zamanımızda öyle baştan bölüm tercihi verilmiyordu. Dolayısıyla, ben bölüm seçerken de ders programına ve hocalara baktım, ona göre seçim yaptım. Sonra, daha talebelik devam ederken, yine tercihim olmaksızın ya da bilinçli bir seçim olmadan, gazetecilik, dergicilik tarafına girdim. Zaten Siyasal’dayken Tanıl’la (Bora) okul arkadaşlığımız, sonra meslek arkadaşlığı ve iş arkadaşlığına dönüştü. Orada özellikle gazetecilik hattına girişimde belirleyici rolü olduğunu söyleyebilirim Tanıl’ın. Ondan sonrası zaten kendiliğinden gelişti. Yani öyle tercihlerle, “Ben ne yapayım şimdi?” filan gibi kararlarla değil, kendiliğinden yürüdü. Ondan sonra hep uzunca bir süre yazılı basında çalıştım. 2000’ler itibarıyla da görsel medyada çalıştım. Yani toplamında, yaklaşık sanıyorum 38 yıl oldu gazetecilik meslek hayatım, bunun yarısı yazılı basın, yarısı televizyon diye tarif edilebilir. Öyle ilerledi. Yani çok, durup, “Ben ne yapmalıyım, ne olmalıyım?” diye düşünerek gittiğimi söyleyemem.

Şar: Mehmet Özkan’ın sorusu şu: “Kemal Bey çoğu yorumunun anlaşılamadığını düşünüyor mu acaba? Kendi söylemlerinin, çoğu noktada soyut kaldığını düşünüyorum” demiş. 

Can: Olabilir, haklı olabilir. Eğer soyutluktan kastettiği, genelleme ve kesinlik içermediği ise, bu, zaten öyle olması gerektiği için öyle. Siyasal ve toplumsal meselelerde, aslında sosyal bilimlerin belki de tamamında –hatta şimdi bu korona vesilesiyle biraz daha yakınlaştık; pozitif bilimlerin bir kısmında da– mutlak kesinlikler yok. Öyle baktığımız zaman, daha fazla hata yapıyoruz. Eğer soyutluktan kastettiği buysa, bu kaçındığım değil, biraz aradığım bir şey zaten. Ama daha önce de konuştuğumuz gibi, biraz aktif düşünerek konuşmadan kaynaklanan birtakım boşluklar doğuyor, biraz anlaşmazlıklar yaratıyor ya da kavramlarımda birtakım sıkıntılar oluşuyorsa, evet, onları tabii ki istemem. Ama “muğlaklık” diye görülen şey, kesinlik içermeyen, haksızlık içeren genellemelere sığınmayan bir bakışsa, bu zaten tercih ettiğim bir şey. Benim yapmaya çalıştığım: “Bakın ben baktım ve ne gördüm?”ü anlatmak değil, birtakım sorularla birlikte düşünmeyi ve aslında soru sormayı ya da yeni bir pencere açıp, yeni bir bakış açısı kurmayı ve bunu tartışmayı istiyorum. Dolayısıyla “Ben bir eksper gibi baktım ve sizin için en doğruları buldum; işte bunlar böyle böyle böyle oluyor” demeye, ne kendimi yetkin hissederim, ne buna haddim var, ne de bunun doğru olduğunu düşünürüm. Benim yapmaya çalıştığım şey: “Buna şöyle bakılabilir mi, acaba böyle bakarsak şöyle bir tarafını da görebilir miyiz? Acaba böyle bakmamız, bizi bir yanlışa götürüyor mu?” sorularıyla ilgili olmak. Kavramlar konusunda, çok basmakalıp, bildik, etiket haline gelmiş kavramları kullanmayıp, biraz daha yan kavramlara yönelmek, belki böyle bir muğlaklık yaratıyor olabilir. Ama bu dediğim gibi, derdimle ilgili mesele. 

Şar: “Bunu bilinçle yapıyorum” diyorsun. Ozan Bilal Küçük sormuş: “Günümüzde sosyalizm, entelektüel alanda tartışılıp tabana yayılamıyor mu? Sosyalizmin problemi bu mudur?” 

Can: Bu da çok derin bir mevzu; çok geniş konuşulması gereken tarafları olan bir şey. Genel olarak bir dil sorunu; bugünü anlama konusunda daha becerikli olup, temel önermeleri ve iddiaları itibarıyla da son derece haklı olup, bunu bir program halinde öne koymak ve bunun politik programını, politik kurumlarını üretmek konusunda daha zayıf olduğu söylenebilir. Ama bu bir dil sorunu mudur? “Dili bulamamak mı, yoksa o dili yeni formda üretememek mi?” tartışma götürür bir şey. Çünkü dilsizlik ya da doğru iddiayı ya da kavramı bulamamakla ilgili bir şey değil. Solun ya da sosyalizmin temel iddiaları, bugün için de son derece geçerlidir, günceldir ve hiç de eskiye dair değildir. Ama bunun çok ciddi bir tahribat ve değişim geçirmiş bir zihnî zeminde karşılık bulması, o kadar kolay değil. Buna intibakında bir zorluk olduğu doğru. Tıpkı, bugünün hızlı, kesin ve sonuç alıcı konuşmasına benim ayak uyduramamam gibi bir şey de olabilir. Çok benzeştirmek için söylemiyorum, ama biraz öyle bir şey. Belki son söylediklerimi bir buçuk hızla bir daha dinlerlerse, daha akıcı gelebilir insanlara. 

Şar: Özgül Arda sormuş: “Her gün aşağı yukarı aynı konuları anlamaya çalışmak, bıkkınlık yaratıyor mu? 2015 öncesi tartışmaların daha mantık ve ilerleme çerçevesinde olduğuna katılır mı?” 

Can: Ne öncesi? 

Şar: “2015 yılı öncesi tartışmaların daha mantık ve ilerleme çerçevesinde olduğuna katılır mı?” 

Can: Bu reel politik tartışmalar, böyle çok güncel şeye sıkışmış, hep birbirini tekrar eden mevzular üzerine düşünmek ya da bunları yorumlamaya çalışmak sıkıcı bir şey, orada bir tereddüt yok. Ben mümkün olduğunca ondan biraz kaçınmaya çalışıyorum. Yazıp çizmeye çalıştığım şeyler, gündelik meselelere biraz daha geniş bir arka plandan bakmaya çalışmak, dolayısıyla sadece o ânı tarif eden bir şey olmaktan fazlasının kalabileceği bir şeyler düşünmeye, yazmaya gayret ediyorum. 

2015 öncesinde, siyasî alanın kısmen, ama yine iktidarın izniyle ve onun kontrolünde, kontrollü açık tutulmasından doğan birtakım alanlar vardı belki. Ama zaten bugün yaşadığımız sorunun, bu kontrollülüğe izin verilmesiyle olduğunu da unutmamamız gerekir. Mesela Burak ile yaptığımız yayında, Burak Bilgehan’ın söylediği bir şey vardı: O, “AKP iktidar döneminin parçalara ayrılamayacağını, bir bütünlük arz ettiğini” söylüyor. Ve “bugünün, aslında rahatsızlık veren, popülist otoriteryan tarzının başlangıçtan itibaren olduğunu ve buna, başta böyle açılım kılığında, liberalizasyon kılığında onay sağlanarak, aslında buna zemin yaratıldığını” iddia ediyor. Buna kısmen katılıyorum. Dolayısıyla 2015 öncesindeki şeyin, tersinden bir hegemonik baskıyla var edildiğini ve çok sahici olmadığını bugün yaşananlarla gördük. Eğer sahiden o günkü tartışmalar ve o gün toplumun geldiği iddia edilen olgunluk seviyesinde olsaydık, bugün bunları yaşamıyor olurduk. Bunun sahici olmadığını, bugün yaşadıklarımız zaten bize gösteriyor. 

Şar: Selahattin Demirtaş’la ilgili bir soru var. Müslüm Yünaçtı sormuş: “Demirtaş hakkında ne düşünüyorsunuz Kemal Bey? Sizce nasıl bir siyasetçi? Eğer içeride olmasaydı, 2017 referandumu ve 2018 genel seçimleri daha farklı olur muydu sizce?” 

Can: Sondan başlayayım. Demirtaş, politik yetenekleri, özellikle alan hâkimiyeti açısından ya da geniş kesimlerle kurabildiği ilişki bakımından, özel yetenekleri ve özel becerileri olan bir siyasetçi. Bunu da süreç içinde kullanmayı daha da mükemmelleştirdi. Dolayısıyla, kendi yürütebildiği kampanyalar halinde o seçimlerde alanda olsaydı, belki tamamen sonucu değiştirmese bile, önemli etkisi olabileceğini düşünüyorum. Çünkü o kumaşı olan bir siyasetçi. Zaten bundan yola çıkarak, pek çok açıdan, zaten kendi alanda aktif olduğu dönemde de, pek çok önemli kritik dönemeçte bu etkisiyle fark ettiğimiz, fark yaratan bir siyasetçi oldu. Bugün aktif olarak siyaset yapabiliyor olması her şeyi değiştirir miydi, bambaşka bir hava getirir miydi, bilemiyorum, çok emin değilim. Çünkü siyasî alanın, birtakım kurumlara, kişilere, aktörlere, partilere ve dinamiklere, hatta kavramlara, çok kolay biçimde kapatılabildiğini görüyoruz. Sadece içeriye kapatılma değil, ona hareket alanı bırakmama anlamında da pek kolay kapatmalar yapılabiliyor. Dolayısıyla Demirtaş’ın bu anlamda nasıl bir fark yaratabileceği konusu, başka değişkenlere de bağlı. Ama bence, son dönemde Türkiye’de ortaya çıkan önemli siyasî figürlerden biri. 

Şar: Müslüm Yünaçtı, Demirtaş’la ilgili sorusuna bir de ilave yapmış. Konuyla ilgili bir soru daha vardı, onları birleştirerek sorayım. Zaten yavaş yavaş programın sonuna geliyoruz. Müslüm Yünaçtı’nın sorusu şöyle: “Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş figürlerinin, Kürt siyasal hareketindeki yeri ve önemi hakkında ne düşünüyorsunuz?” Diyadin Fırat da şunu sormuş: “Sizce iktidar, HDP’yi kapatma yoluna gider mi, ne düşünüyorsunuz?”

Can: İktidar HDP’yi kapatmayı düşünür mü, bilmiyorum. Bunun, kesinlikle olmayacak bir seçenek olarak düşünülmesi imkânsız. Çünkü hiçbir şey “olmaz” diyebileceğimiz bir şey değil; artık öyle bir zeminde değiliz. Ama ben genellikle seçim konusunda da, yerel yönetimler meselesinde de benzer biçimde düşünüldüğünü; aslında nihâî hâle varmadan alan daraltarak etkisizleştirmek ya da zamanı geldiğinde, ihtiyaç duyulduğunda, onu bir düşmanlaştırıcı unsur olarak kullanma tercihinin, iktidar tarafından yedekte tutulduğunu; bu yüzden, açık bir kapatma davasına henüz şey verilmediğini düşünüyorum. Zaten bu konuda, sosyal medya hareketliliği yaratılmaya çalışıldı, ama resmî olarak çok fazla desteklenmediği görüldü — biraz Vatan Partisi sınırında kaldı. Önümüzdeki dönemde bununla ilgili bir tavır değişikliği olur mu, bilmiyorum. 

Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş meselesine gelince: Siyasî figür olarak tamamen birbirinden ayrı karakterler olduğunu düşünüyorum; hem müktesebatları itibarıyla, hem siyaset yapma tarzları itibarıyla. Kürt siyasî hareketi içinde iki farklı ekolü temsil ettiklerini düşünüyorum. Çizgi olarak değil, kişisel tarz olarak. 

Şar: Yine konuyla bağlantılı bir soru var. Mehmet İzoğlu sormuş: “Sırrı Süreyya Önder’in Ruşen Çakır’a yaptığı açıklamalar sonrasında ortaya çıkan tartışmalarda, Ahmet Türk ve Mithat Sancar’ın yorumlarını nasıl değerlendirirsiniz?”

Can: Ruşen’le dün yaptığımız “Haftaya Bakış” programında da söyledim: Sırrı Süreyya Önder’in Ruşen’e söylediklerini, bir politik çıkış olarak değil, daha çok duygusal bir çıkış olarak görüyorum. İYİ Parti’den yönelen birtakım tacizkâr ataklara karşı, bir tür reaksiyon gösterdiğini düşünüyorum. Mithat Sancar ve Ahmet Türk’ün ise daha politik bir pencereden bakıp, meseleyi, belki gündemde kullanıldığı biçimden çıkarmak ve daha başka bir içeriğe kavuşturma gayreti olarak görebiliriz. Doğrudan, “Yaptığı yanlıştı” gibi bir eleştiri değil de, “Biz rolümüz itibarıyla politik bir pozisyondayız, dolayısıyla buna politik yaklaşmalıyız” tavrını öne çıkardıklarını düşünüyorum. Dün de bunu söyledim. İktidar onu öyle kullandığı için konu o şekilde gündeme geldi: “Fol yok, yumurta yokken, Sırrı Süreyya Önder böyle bir şey demiş” gibi lanse edildi, ama olay öyle değil. Meral Akşener ve birtakım İYİ Parti sözcüleri, sistematik olarak HDP’ye dönük şeyler söylemeye başladılar. Bu konuyla ilgili soru sorulduğu için, Sırrı böyle bir çıkış yaptı; bir tür reaksiyon gösterdi. 

Aslında evveliyatında da, Akşener, “HDP ile ilişki” sorusu üzerine bu cevabı vermişti. Ama bunların hepsi, özellikle MHP ve iktidar blokunun kullanımı açısından, meselenin politik tartışma zeminini bozan bir içerik kazandı. Dolayısıyla Ahmet Türk ve Mithat Sancar’ın, Sırrı Süreyya Önder’in söylediklerinin değil, bunu kullanma biçimine dair bir düzeltme yapmaya çalıştıklarını düşünüyorum. 

Şar: Evet, yavaş yavaş programın sonuna geldik. Artık son soruyu sorayım, önemli bir soru olarak gördüm bunu. İzleyicimiz diyor ki: “NTV’de çok üst düzey bir pozisyona kadar yükselmiş ve orada çalışmış biri olarak, merkez medya ve bağımsız internet medyası arasında pratikteki farklar nedir sizce ve kariyerinizde şu anda bulunduğunuz noktayı nasıl görüyorsunuz?” 

Can: Yine sondan cevap vereyim. Ben bir kariyer planı yapmadığım için, “Kariyerimde neredeyim?” kısmı ile ilgili bir sorum da yok, cevabım da yok. 

Şar: “Kendini 5 yıl sonra nerede görüyorsun” diye bir soru gelse yanıtlamayacaksın.

Can: Dediğim gibi, gidişat böyle oldu. Ben meselelere şöyle baktım hep: “Neyi yapmak istiyorum? Neyi yaptığımda faydalı olabiliyorum? Ve nerelerde yaptığımda, yapmak istediğim biçimde yapabiliyorum?” sorularına cevap arayarak yürüdüm. Dolayısıyla yapmayı istediğim, yapmamın işe yaradığı ve yapmam gerektiği gibi yapabildiğim zamanlarda ve yerlerde çalışmaya gayret ettim. 

Ana akım disiplininin –bu, akademi için de geçerli, medya için de, başka alanlar için de geçerli– birtakım enformasyon formlarını aktarma becerisi ve onu mükemmelleştirme açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Pek çok ideolojik sorunu olmakla birlikte, ana akım disiplin, bir anlatım formu açısından dikkate alınması gereken bir şey; öğretici bir süreç. Çünkü onu yaratan ideoloji ve güç merkezleri, zaten onun etkisini büyütmek için, onun kullandığı yöntemleri mükemmelleştirdi. Dolayısıyla, o yöntemleri doğru öğrenmek ama doğru işler için kullanmaya çalışmanın efektif bir şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden, ana akım disiplinini ideolojik öncelikleri açısından reddetmek başka bir şeydir, onun koyduğu kriterleri, kalite standartlarını ve birtakım yöntemleri dikkate almak başka bir şeydir. Dolayısıyla ben, hem yazılı medyada hem televizyon alanında, ana akım disiplininin mutfak kısmında yer aldım ve orada da epey şey öğrendim. Tıpkı, bana siyasî ve ideolojik olarak yakın gelen insanlardan öğrendiğim gibi, oradaki pratikten çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. 

Şar: Kemal Ağabey, çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimiz çok soru sordular, çok da ilgi gördü bu canlı yayın. Sen de hem Türkiye’nin gündemi ile ilgili hem de kendinle ilgili sorulara gerçekten açık yüreklilikle cevap verdin. Çok sağ ol katıldığın için. 

Can: Ben çok teşekkür ederim, hem soru soranlara, hem izleyenlere, hem sana, hem bu yayının ulaşmasını sağlayan evde rejideki Servet Dilber’e ve bütün diğer arkadaşlara. Ama öncelikle soru soran ve yayını izleyen, beni okuyup takip ettiğini düşündüğüm insanlara teşekkür ediyorum. Hepsine iyi günler diliyorum. 

Şar: Çok teşekkürler. Evet sevgili Medyascope izleyicileri, bu yayınlarımız gelecek hafta da devam edecek. Karantinaya alışan kişiler olarak, alışsak da alışmasak da, bu yayın sistemini sürdüreceğiz. Gelecek haftaki konuk kim olur bilmiyorum, ama bu soru programlarımız devam edecek. Sizleri izlemeye davet ediyorum. Bu arada, yaklaşık yarım saat sonra yine ekranda olacağım; Burak Bilgehan Özpek ve Berk Esen’le birlikte “İttifakların Geleceği, Partilerin Geleceği”ni tartışacağız. O yayını da izlemenizi tavsiye ederim.

Can: Selam söyle onlara da. 

Şar: Teşekkür ederim. Herkese iyi hafta sonları diliyoruz. İyi günler.

Can: İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus