AK Parti’den geriye ne kaldı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti il örgütüyle yaptığı video toplantıda bayram sonrası bir “gönül seferberliği” başlatılıp kapı kapı halka gidilmesi, dertlerin dinlenmesi çağrısı yaptı. AK Parti böylesi dinamik saha çalışmaları yapabilecek durumda mı?

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Tekrar iyi bayramlar. Bugün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul İl Örgütü ile yaptığı online toplantıda söylediği bazı hususları ele almak istiyorum. Orada özellikle parti teşkilatını, İstanbul’u, ama tüm Türkiye’deki AK Parti teşkilatını ciddi bir şekilde gönül seferberliği başlatmaya çağırdı Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ve orada söyledikleri bence çok önemli ve AK Parti’yi tartışmamızda epey ipuçları barındırıyor. 

Bazı bölümlerini öncelikle aktarmak istiyorum; ardından AK Parti ne durumda, parti olarak örgüt olarak ne durumda, o konudaki bazı görüş ve gözlemlerimi aktaracağım. 

Diyor ki, “Şayet bu şehirde AK Parti il ve ilçe teşkilatlarımızın hâlâ kapısını çalmadığı, elini sıkmadığı, hâlini hatırını sormadığı tek bir kişi daha varsa görevimize eksik yapmışız demektir.” Şimdi tabii el sıkma meselesi yeni fizikî mesafeden dolayı çok mümkün olmayacak, ama yine de ne kastettiğini anlıyoruz. Burada, bu söylediği, şu noktada çok önemli: Refah Partisi’ni Refah Partisi yapan, özellikle Tayyip Erdoğan’ın İstanbul İl Başkanı olduğu dönemde öne çıkan yenilikçi hareketti ve bu hareketin en çarpıcı özelliği tüm kapıları tek tek çalmasıydı; kapı kapı dolaşmasıydı. Kim olursa olsun, kendilerine oy verme ihtimali olmasa dahi herkesin kapısını çalmaktı. Ve bu Refah Partisi’nin yükselişinde çok ciddi bir rol oynamıştı. Daha sonra bu, Fazilet ve AK Parti’nin ilk yıllarında büyük bir ölçüde sürdü. Ama belli ki artık bu olmuyor, olamıyor. İmkânlar arttı, parti üyeleri de arttı; ama tek tek kapı çalma, herkesin elini sıkma olayında çok ciddi bir gerileme var ve Erdoğan bundan şikâyetçi. 

“Kazançlarımızın beklediğimizi bulamadığımız durumlarda suçu millete yıkmayacak, faturayı başkalarına kesmeyecek, dönüp kendimize bakacağız, kendimize sorgulayacağız” diyor; “Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin siyasetin özü insan insana, yüz yüze, kalp kalbe iletişim olarak kalmayı sürdürecektir.” Bu gerçekten çok önemli bir husus. AK Parti’nin bu anlamda çok büyük, geniş bir deneyimi var; ama bunun büyük ölçüde aksadığı da muhakkak. Tabii, burada şu hususu da vurgulamak lâzım: Özellikle yeni partiler, Ali Babacan’ın DEVA’sı ve Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi, bu teknolojik alanda, yeni medya alanında çok daha dikkat çekici bir rol oynuyorlar. Adalet ve Kalkınma Partisi yeni mecralarda, yeni internet teknolojisinin etkili olduğu yerlerde, söyledikleriyle, yaptıklarıyla, yaratıcılığıyla dikkat çekmiyor; ama daha çok trolleriyle bu mecraları birazcık etkisizleştirme çabalarıyla dikkat çekiyor. Bu konuda bir yarışı kazanamayacağını düşünüyor olsa gerek, yüz yüze temasları öne çıkartmak istiyor Erdoğan — ki bence de, esas siyaset hâlâ yüz yüzedir, insan insanadır, ama aynı zamanda yeni teknolojilerle birlikte yürütebilmekle bu mümkündür. 

31 Mart seçimleri, özellikle İstanbul’da, Ankara’da ve Adana, Mersin gibi diğer yerlerde CHP’li adayların kazanması, bu ikisinin birlikte melezleştirilmesiyle mümkün oldu. Ne sadece sosyal medya ne sadece yüz yüze görüşme. Ama yüz yüze görüşme noktasında –onu 31 Mart öncesi ve Haziran’daki ikinci seçim öncesinde de söylemiştim– Ekrem İmamoğlu’nun yürüttüğü kampanya Refah Partisi’nin yıllar önce yürüttüğü kampanyaları çok fazla andırıyordu. Ve başarısında da bunun çok ciddi bir rolü vardı. Ondan sonra da diyor ki: “Artık sokağa çıkma kısıtlaması günlerinde telefonla ulaşarak, çarşambadan itibaren de bizzat sahaya giderek; milletimize gidecek, kendimizi anlatacak, onun da derdini dinleyeceğiz” diyerek bir gönül seferberliğinden bahsediyor Erdoğan.

AK Parti bir süredir Erdoğan’dan ibaret ve bütün herkes partiyi anlatma işini Erdoğan’a havale etmiş durumda. Erdoğan da zaten başkalarının çok fazla konuşmasını isteyen, onları teşvik eden bir lider değil —özellikle son dönemde. Ama bunun artık ciddi bir şekilde tıkandığını görmüş olacak ki teşkilatları, “Herkese kendimizi anlatacak ve onun da derdini dinleyecek bir şekilde gönül seferberliği” başlatmaya çağırıyor. Ve burada, aslında bu söyledikleriyle, bir anlamda AK Parti teşkilatlarının nasıl koptuğunu da bir şekilde itiraf etmiş oluyor. 

Ben, bu kopuşu gazeteci olarak çok yakından gözleyen birisiyim. Refah Partisi’nde –Erdoğan il başkanıyken daha sonra Erdoğan belediye başkanı olduktan sonra– Refah Partisi’nin siyasî çalışmalarını, örgütsel çalışmalarını yakından izlemeye çalıştım — özellikle İstanbul’u çok iyi biliyorum, ama başka yerlerde de izledim. Ama İstanbul bir başkaydı. Ve bu anlamda İstanbul’a baktığımız zaman, nereden nereye gelindiğini ve AK Parti’den geriye ne kaldığını anlamak sanki daha fazla mümkün olabilir. 

İstanbul her zaman için, tüm Türkiye’nin olduğu gibi bu hareketin de dinamosudur, lokomotifidir. Erdoğan buradan çıkmıştır ve Erdoğan gücünü hep İstanbul’dan almıştır esas olarak. Zaten onun söylediği, “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” sözü de çok gerçektir. İstanbul’u kaybeden de Türkiye’yi kaybediyor, bu sözün de gerçekleşmekte olduğunu görüyoruz. İstanbul herhalde, şu anda Erdoğan’ın son yıllarda yaşadığı en büyük başarısızlık ve içindeki en büyük ukde İstanbul’u 25 yıl sonra kaybetmek. Burada, İstanbul’da bir dinamizm hep vardı; bazı yerler Refah Partisi’nin, Fazilet Parti’sinin ve sonra AK Parti’nin güçlü olduğu birtakım yerler –diyelim ki Bağcılar, Güngören, Ümraniye vs.–, buralarda çok güçlü ama onun dışında her yerde bir şekilde vardı bu hareket. Şimdi, birçok yerde etkisi iyice azalıyor ve geleneksel kalelerinde de çok ciddi sorunlar yaşıyor. 

Burada, bunun böyle gelişmesinin bence önemli nedenlerinden biri artık bu partinin dinamizmini tüm Türkiye çapında kaybetmesi, bir ortak hareket, herkesin birlikte kattığı bir hareket yerine tek bir kişinin hareketine dönüşmesi ve bunu birçok kez –özellikle Prof. Menderes Çınar’la yaptığımız yayınlarda bu çok dile getirildi, Menderes tarafından özellikle– artık bunun bir partiden ziyade bir şirkete dönüşmüş olması. Bu gerçekten çok önemli. Şimdi hatırlıyorum; İstanbul’da, Refah Partisi zamanında, yenilikçi hareket çıktığında gelenekçiler o hareketi belli bir sınır içerisinde tutmaya çalıştılar, ama yenilikçiler adım adım güçlendiler ve parti içi mücadeleyi İstanbul merkezli yürüttüler. Necmettin Erbakan 94 seçimlerinde Tayyip Erdoğan’ı İstanbul adayı olarak göstermek istemedi. Ama örgüt bayağı bir bastırarak Erdoğan’ın adaylığını da dayattı ve Erdoğan sonuçta, olağanüstü bir çalışmayla, tabii ki diğer merkez partilerin adaylarının bölünmesi de çok önemli oldu ama, onlar da o dönemin imkânsızlıkları içinde olağanüstü bir çalışmayla Erdoğan’ı seçtirdiler. 

O tarihten itibaren İstanbul her şeyin –bu hareketin, bu hareketin devamı olan partilerin de– hep merkezi oldu ve İstanbul teşkilatlarında hep bir çekişme oldu. Mesela, Fazilet Partisi’nin Kasım 1999’da yapılan İstanbul İl Kongresi’nde –iyi hatırlıyorum, oradaydım– Fazilet Partisi yönetimi son âna kadar yenilikçilerin adayı Ekrem Erdem’in aday gösterilmemesi için uğraştı. Merkezin İstanbul adayı Numan Kurtulmuş’tu — şimdi biliyorsunuz, Saadet Partisi’nden sonra Has Parti’yi kurup daha sonra AK Parti’ye katıldı. Numan Kurtulmuş’a karşı Ekrem Erdem’in aday çıkmaması için çok uğraşıldı, ama Ekrem Erdem çıktı ve kaybetti. Bu, Fazilet Partisi’nin olayı. Peki ya AK Parti’de? AK Parti’de de –2006 Haziran olması lâzım, ikinci kongreydi yanlış hatırlamıyorsam– il teşkilat başkanı olan Metin Külünk –ki sonradan milletvekili oldu ve bayağı bir popüler oldu; biliyorsunuz en son Marmaray’ı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlıymış gibi yaptığı video ile de dikkat çekmişti; sonra o videoyu tabii ki sildi– Metin Külünk il teşkilat başkanıydı, genel merkezin adayı Mehmet Müezzinoğlu’na karşı aday olmak istedi. Bayağı bir çalıştı, hazırlık yaptı. Bir ihtimal, tamamen demokratik bir seçim olsaydı, müdahalesiz bir seçim olsaydı kazanabilirdi de. Ama son anda Metin Külünk adaylıktan vazgeçirildi. Daha sonra da il teşkilat başkanlığı görevinden alındı. 

Orada bir gerginliğin ya da bir mücadelenin olduğunu görüyoruz — ki AK Parti’nin ilk yılları hâlâ parti teşkilatının çok önemli olduğu yıllar. Haziran 2009’daki üçüncü kongrede, bu sefer Metin Külünk hakikaten aday oldu. Karşısında Aziz Babuşçu vardı; Aziz Babuşçu Mehmet Müezzinoğlu’nun milletvekili olması nedeniyle atanmış bir il başkanıydı ve tekrardan seçime girdi. Aziz Babuşçu’ya karşı adaylığını koydu, ama 463’e 157 oyla kaybetti. Her ne olursa olsun, burada, neden olursa olsun birden fazla aday çıkması ve bu adayların adaylıklarının engellenmek istenmesi vs., tartışmalar şunlar bunlar, dinamik bir teşkilatı gösteriyordu bize. Babuşçu’dan sonra Selim Temurci İstanbul il başkanı oldu; sonra biliyorsunuz Temurci, Davutoğlu ile beraber ilk ayrılanlardan ve şu anda Gelecek Partisi’nin genel başkan yardımcısı. 

Bu yayından önce kendime sordum, “Acaba AK Parti’nin İstanbul İl Başkanı kim?” diye. İnanın hatırlamadım. Tabii ki Google’a girdim ve baktım; Bayram Şenocak’mış. Şu anda, İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak. Bilmiyordum, öğrendim; bu benim hatam olsun. Ama artık biz, AK Parti’de bakanların adını da, birçok bakanın adını da bilmiyoruz; çok da fazla ihtiyaç hissetmiyoruz belki. İl başkanlarının da adını bilmiyoruz; çünkü örgütün, parti teşkilatının etkisi giderek geri planda kaldı. Daha önemlisi, milletvekillerini bilmiyoruz, milletvekillerinin pek bir önemi yok. Aslında normal şartlarda, çok dinamik bir hareketlilik yaşardı bu partiler. 

Erbakan’ın Refah Partisi’nde de bu vardı, Fazilet Partisi’nde bu daha da arttı. AK Parti zaten bir tür parti içi demokrasi talebi ile çıktığı için bunun zirvesine varmıştı. Ve sonuçta, bir tarafta parti teşkilatları –en alttan en üste kadar, ilçelerden ya da bucaklardan diyelim ki ile kadar–, bunların içerisinde kadın kolları, gençlik kolları ayrı ayrı –o kadar olmasa bile– yine de bir etkisi vardı. Belediyeler; ilçe belediyeleri, il belediyeleri, belediyelerdeki meclis üyelikleri vardı — bunların hepsinin ayrı ayrı bir gücü vardı. Ve tabii ki milletvekilleri; milletvekilleri aslında teşkilat ve genel merkez arasındaki bağlantıyı kuran kişilerdi ve genellikle de milletvekilleri bunları büyük ölçüde bakanlar üzerinden yapıyorlardı. Çünkü bakanlar da milletvekilleri içerisinden seçiliyordu. Şimdi bu zincir, iyi kötü işleyen geleneksel bir zincirdi. Tabii ki bütün zaaflarına rağmen iyi kötü işleyen bir zincirdi ve bu zincir tamamen koparıldı. Birincisi, nereden koparıldı? Tek kişinin yönetimiyle koparıldı, kolektif akla çok fazla önem verilmemesi ile koparıldı. İkincisi, Türkiye usûlü başkanlık sistemi getirilerek Meclis’in etkisi kırılarak koparıldı. Milletvekilleri çok ciddi bir şekilde âtıllaştılar ve taban ile tavan arasındaki bağlantıyı kurma gibi bir fonksiyon ellerinden alındı — verilse bile buna çok da fazla şevkleri kalmadı.

Bakanların büyük ölçüde Meclis dışından atanmış olması, Meclis’ten atananların da milletvekilliklerinin düşüyor olması işi daha da çetrefilleştirdi. Ve sonuçta, bu parti dinamizmini büyük ölçüde yitirdi. Buna karşılık, AK Parti içerisinden çıkıp yeni kurulan partiler var; DEVA olsun, Gelecek olsun — ki DEVA ve Gelecek’i bugün saat 18.00’de Osman Sert ve Burak Bilgehan Özpek ile tartışacağız; onu da şimdiden duyurayım, çok iyi bir tartışma olacağa benziyor. Günlerdir bu partileri ele alıyorum ve çok büyük bir ilgi ve bir tartışma ortamı var. Bunu da özellikle vurgulayayım. 

İşte bu iki parti, geçmişte Refah Partisi’nden itibaren Fazilet ve AK Parti’nin ilk yıllarında var olan örgütsel dinamizmi bugün kendileri taşımaya çalışıyorlar, bugüne aktarmaya çalışıyorlar. Başarılı oldukları ölçüde de etkileri artıyor. Burada zaten imkânları çok geniş olmadığı için bir anlamda tek tek üyelere bağımlı olmak zorunda bu partiler. Çünkü bu partiler muhalefetteyken –Refah Partisi de öyleydi Fazilet Partisi de öyleydi, iktidarın ilk yıllarında AKP de öyleydi– imkânları sınırlı olduğu için kendi üyelerine çok fazla ihtiyaç duyan partilerdi bunlar. Üyelerinin maddi imkânlarına, enerjilerine, zamanlarına, her şeyine ihtiyaç duyarlar. Ama daha sonra AK Parti bir devletin partisi haline geldikten sonra, teşkilatın yapması beklenen ve o zamana kadar yaptığı işlerin büyük bir kısmı devlete pas edildi. 

Normal olarak, parti teşkilatları çok ciddi sosyal faaliyet yürütürlerdi; bu sosyal faaliyetler devlet üzerinden yürütülmeye başlandı gibi. Eskiden iftarları vs. organize ederken, bu faaliyetleri –mitinglere insan götürürken– kendi ceplerinden yaparlardı, fedakârlık ederlerdi. Şimdi bunların hepsi merkezden yollanıyor ve bu benim sık sık söylediğim ve söylemekten de usanmayacağım bir ayrıma getiriyor bizi: Eskiden bu partiler, parti üyelerinin verdiği partilerdi; AK Parti bir süredir parti üyelerinin aldığı ve daha fazla almak istediği, alamadığı andan itibaren ya da aldığı şeyin azalması ile beraber parti bağlarının zayıfladığı partilere dönüştüler. Şu anda ondan kopan partiler, insanların geldiklerinde verdikleri partiler, yani orada hazır bir şekilde kendilerine nimetler dağıtılmıyor, devlet imkânları dağıtılmıyor. Tam tersine ceplerinden koyuyorlar, zamanlarından koyuyorlar. Tıpkı geçmişte Refah Partisi’nin, Fazilet Partisi’nin yaptığı gibi.

Sonuçta, AK Parti devlet oldukça parti dinamizmini büyük ölçüde kaybetti. Erdoğan kendi iktidarını iyice tekelleştirdikçe, parti içerisindeki insanlara iktidar alanı açmadıkça, iktidar alanı vermeyip sadece ve sadece onları atamayı tercih ettikçe, kendi çizdiği sınırlar içerisinde kalmayı onlara dayattıkça, AK Parti gerçekten etkisini yitiriyor. Ve bu türden gönül seferberliği çağrılarının da çok fazla bir işe yarayacağını sanmıyorum. 

Son olarak bir kişisel notla bitireyim; izleyenlerden saçıma özellikle laf edenler var. Benim berberim Ali Abi açılamıyor, çünkü 65 yaş üstü. Onun da serbest olacağı bir zamanı bekliyorum. O da tekrar işinin başına dönene kadar –normalde diğer berberler açtı biliyorsunuz, yaşı küçük olanlar– o 65 yaş üstü çalışanların, esnafın da işlerini yapabilmeleri imkânı tanınana kadar saçlarımla böyle idare etmek zorunda kalacaksınız. Çok özür diliyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus