Boğaziçi Üniversitesi neden pes etmiyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci ve öğretim üyelerinin direnişi, iktidarın bütün gayretlerine rağmen 50. gününe ulaştı ve Prof. Melih Bulu’nun istifası gerçekleşene kadar da biteceğe benzemiyor. Bunun sırrı nedir?

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde direniş bugün 50’inci gününde. Tabii, insanlar çok fazla detaylarını bilmiyorlar. Şunu özellikle vurgulamak lâzım: Boğaziçi Üniversitesi’nde eğitim zaten online olarak yapılıyor. Bütün bu süre içerisinde eğitim aksamadı. Öğrenciler sınavlarına da girdiler ve an itibariyle tatile, sömestr tatiline de çıktılar. Öğretim üyelerinin tatili de birkaç gün sonra başlayacak ve yeni dönem 18 Mart’ta tekrar kaldığı yerden başlayacak. Yani burada derslerin boykot edilmesi gibi bir durum söz konusu değil. Öğrencilerin mağdur edilmemesi, öğretim üyelerinin üzerinde çok hassas oldukları bir konu. Ama bütün bu tatil boyunca da hafta içlerinde öğretim üyelerinin yine rektörlüğe sırtlarını dönerek gösterilerini sürdüreceklerini öğrendim. 18 Mart’tan sonra da okullar başlayınca tekrar, ama yine online olacak. Yani sonuçta Boğaziçi Üniversitesi’nde eğitim sürüyor, direniş de sürüyor. Direnişin sürdüğü Boğaziçi Üniversitesi dönem dönem Türkiye’nin gündemine geliyor ve burada da ilginç bir şekilde onu gündeme siyasî iktidar getiriyor bir şekilde. Örneğin bir ara, “örgüt üyesi” diyerek evler basıldı, hiçbir şey çıkmadı. Ardından “LGBTİ” denildi ve “Kâbe fotoğrafı yerlere atıldı” diyerek bir operasyon daha çekildi. Orada tekrar gündeme geldi, gözaltılar oldu vs.. 

Şimdi de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun en son bir televizyonda –hangisi olduğunu inanın bilmiyorum, ama iktidar yanlısı bir televizyonda– yaptığı açıklamalarla gündeme geldi. Orada yine, “örgüt üyeleri” dedi, ailelerle konuştuklarını ama “ideolojik aileler”in kendilerine tavır aldığını söyledi — ki bu “ideolojik aile” lâfı başlı başına Türkiye’de nasıl bir rejimin olduğunu göstermekte yeterli bence. Benzer bir olayı 12 Eylül döneminde Galatasaray Lisesi’nde okurken ben de yaşamıştım. Ailem üzerinde kurulan baskılardan biliyorum. O zamandan bu zamana çok da fazla bir şeyin değişmediğini bize gösteren bir şey. 

Bir de tabii Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörü Üstün Ergüder hocaya yönelik ettiği lâflar… Ne dedi? “Koca adam, seksen yaşında olayların merkezinde yer alıyor” diyerek, yine klasik Süleyman Soylu yapacağını yaptı. Üstün Hoca’nın söylediği de şu. “Cevap hakkı hak edenlere kullanılır. Bir açıklama yapmayacağım” diyerek Süleyman Soylu’yu muhatap almadığını açıkladı. Ama anlaşıldığı kadarıyla Süleyman Soylu kendisine bir şekilde ulaşmış ve herhalde ondan adı Melih Bulu olan kayyum rektöre destek vermesini istemiş. O desteği alamayınca da onu bir şekilde kriminalize etmeye çalışıyor. 

Burada bir not düşmek istiyorum şimdi: Üstün Hoca Boğaziçi Üniversitesi’nde rektör iken, 28 Şubat döneminde başörtülü öğrencilerin okula girmesinde Türkiye çapında en az sorun yaşanan okullardan birisiydi Boğaziçi Üniversitesi ve Üstün Ergüder orada bir rektör olarak gerçekten özgürlükçü bir duruş sergilemişti. Şimdi bazı kişiler, bugüne bakıldığında Üstün Ergüder’e bunu hatırlatıp, o tarihteki tavrını hatırlatıp Süleyman Soylu’yu bir şekilde eleştirmeye çalışıyorlar. Ama şunu özellikle vurgulamak lâzım: Süleyman Soylu, 28 Şubat döneminde de pekâlâ devlette bir yönetici olabilirdi ve olsaydı eğer –o zaman daha gençti– anlaşılan, olsaydı eğer, bugün nasıl davranıyorsa o gün de benzer bir şekilde davranır, o gün de başörtülü öğrencilerin arkasında gizli örgütler vs. bulmaya çalışırdı. Burada olayın İslamcılık vs. meselesi olmadığını, zaten Süleyman Soylu’nun da böyle bir derdi olmadığını, olayın tamamen demokrasiyle ilgili bir olay olduğunu ve Türkiye’nin bugünkü koşullarının 28 Şubat koşullarından çok da farklı olmadığını, hatta yer yer daha sert olduğunu bize gösteriyor. Dolayısıyla bu tür benzetmeler yapmanın artık çok fazla bir anlamı yok. 

Şimdi neden başarılı olamıyor iktidarın bu müdahaleleri? Bir kere, kriminalize edemediler. “Örgüt” dediler, “LGBTİ” dediler, başka şeyler dediler olmadı. Şimdi tekrar hani bir laf var tam nasıldı, Bu nasıl bir dram mıdır? Bu bir dramdır. Evet, tam bir dram yaşanıyor, hatta trajedi yaşanıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde istediğini yapamayan, hesapları tutmamış ve hesaplarını tutturamayan bir iktidarın çaresizliğini anbean izliyoruz. Anladığım kadarıyla burada şöyle bir hesap yapıldı. Baştan itibaren bunu düşündüm ve söyledim — bir Boğaziçili olarak da biliyorum: Boğaziçi Üniversitesi hiçbir zaman Türkiye’nin en radikal yerlerinden birisi olmadı. Çok daha farklı bir özelliği vardır ve iktidar bu câmianın, Boğaziçi Üniversitesi câmiasının, mezunlarının ve özellikle öğretim üyelerinin, hatta öğrencilerinin de, bu oldubittiye bir şekilde tahammül edeceklerini, işi tadında bırakacaklarını düşündü. Melih Bulu da zaten bunu itiraf etti. İşte ne? Altı ay mı dedi, 60 gün mü dedi artık unuttum. Neyse böyle bir hesapla bu iş nasıl olsa yatışır dediler ve bazı isimlerin, öğretim üyeleri içerisinden ya da mezunlar içerisinden bazı isimlerin bir şekilde bir rol oynayacağını ve bu direnişin bir şekilde istemeye istemeye, kol kırılır yen içinde kalır perspektifiyle sonlandırılacağını düşündüler — bir önceki rektörde olduğu gibi. Mehmed Özkan da sırf ablası AKP milletvekili olduğu için atanmıştı rektör olarak. İnsanlar orada, “Nasıl olsa bu bizden biri, tanıdığımız birisi” deyip, bir yerden sonra istemeye istemeye kabullenmişlerdi. Bu sefer de öyle olacağını tahmin ettiler. Tahminleri tutmadı ve şimdi onun büyük bozgununu yaşıyorlar. 

Tahminleri neden tutmadı? Birçok nedenle tutmadı. Bir kere, Boğaziçi’nden bir hoca tanıdığımın bana söylediği, “Dünyanın hiçbir yerinde öğretim üyeleri rektörlerinin kim olduğunu bir sabah kalktıklarında duymazlar” dedi. Hiçbir yerinde ve bu rektör bir de hiç tanımadıkları, bilmedikleri birisi. Her ne kadar Boğaziçi Üniversitesi’nin sayfasına girdiğiniz zaman rektörün orada bir biyografisi var ve biyografisinde kendisinin Haliç Üniversitesi’ni dünyanın ilk 600 üniversitesi arasına soktuğunu söylüyor; ama herhalde bundan çok fazla kişinin haberi yok — ben dahil ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğretim üyeleri de dahil. Eğer Melih Bulu başka bir isim olsaydı, belki bu aradaki kişiler –daha “ılıman kişiler” diyelim–, daha ılımlı kişiler bu olayın çok daha fazla uzamasını istemeyebilirlerdi. Ama şu anda yüksek lisansta yaptığı tezlerinin başka yerlerden aktarımı olduğu yolunda çok güçlü iddialar olan ve bakıldığı zaman da akademik kariyeri çok parlak olmayan, dışarıdan atanmış, Boğaziçi’ndeki tek ilişki olarak yüksek lisansını burada yapmış olan birisi var ve bu birisi, ilk girdiği Senato toplantılarında, ilk gelir gelmez yaptığı toplantılarda da hocaların hemen hemen hiçbiri tarafından –nasıl söyleyeyim?– takdir edilmemiş. 

Eğer burada gerçekten herhangi bir yönüyle insanları etkileyebilen, “Ya, neden olmasın?” dedirtebilen birisi olsaydı, belki işin rengi değişir miydi? Çok emin değilim, ama sırf AKP’den aday adayı oldu diye birisini atadığınız zaman, o zaman bu kurum, bu câmia karşınıza çıkıyor. O kadar da olmuyor. Şimdi Boğaziçi Üniversitesi’nin yönetim kuruluna bakıyoruz: İki tane rektör yardımcısı bulabildi Melih Bulu. Birisi Mehmet Naci İnci, diğeri Gürkan Selçuk Kumbaroğlu. Bunlar yönetim kuruluna girdiler. Bir tane dışarıdan atanan, kurulan bir Hukuk Fakültesi var. İletişim’i henüz kurmadılar. Daha doğrusu ortada fakülte de yok. Bir tek dekan var. Selami Kuran var yönetim kurulunda, o da dışarıdan gelen birisi olarak. İletişim’e de birisini atarlarsa o da eklenecek ve belki bir de genel sekreter vekili, ama öğretim üyesi olmayan Nazan Leşkeri isminde bir kadın var. Yönetim kurulu bu üniversitenin en önemli yerlerinden biri, birçok kararın alındığı bir yer. Burada çoğunluğu ele geçirmek için böyle dışarıdan fakülte kurma yoluna gittiler. 

Normal şartlarda bir üniversitede yeni fakültenin kurulması, üniversitenin kurumları tarafından, özellikle Senato’su tarafından uzun bir süre –yıllarca deniyor– tartışılan bir husus olması gerekirken, Boğaziçi Üniversitesi gibi önemli bir üniversiteye hukuk ya da iletişim ya da bir başka yeni fakülte kurulması sürecinin birkaç yılı alması normal şartlarda beklenirken, dışarıdan bu iki fakültenin kurulması yönetim kurulunda çoğunluğu ele geçirmek için diye düşünülüyor. Senato’ya baktığımız zaman, Senato’da daha zor. Fakat bu İletişim ve Hukuk bölümlerinden hocalar da atanırsa, Senato’da da belki bir şeyler olabilir. Senato’nun önemi, özellikle yeni öğretim üyeleri alımında onların yeni başvuruların uygun olup olmadığına karar veren bir organ olması, o anlamıyla çok önemli. Burayı da bir şekilde, ama çok kötü bir şekilde ele geçirmek isteyen bir rektör var. Yani böyle bir üniversitenin rektörü var ve bu rektör dışarıdan geliyor, kayyum olarak atanıyor ve kurumları, kurulları ele geçirmeye çalışıyor. Ondan sonra da tabii Senato’da da çoğunluğu ele geçirebilir ise buraya da standartlara, Boğaziçi’nin standartlarına ve uluslararası standartlara uymayan birtakım öğretim üyeleri alımları da olabilir. Bu arada örneğin Hukuk Fakültesi’nin dekanı olarak atanan Selami Kuran da AKP ile ilişkisi olan bir akademisyen, Marmara Üniversitesi’nden geldi. Onun da normal şartlarda Boğaziçi Üniversitesi’nde bir hoca olarak başlaması için kriterlerinin çok uygun olmadığını söylüyor Boğaziçili hocalar. “Eğer normal şartlarda başvurmuş olsaydı, Boğaziçi Üniversitesi Senatosu onun uluslararası makale sayısı vs. gibi kıstaslar nedeniyle Boğaziçi’ne uygun olmayacağına karar verirdi” diyorlar. 

Ne yapılıyor? Bir şekilde sun’î teneffüs ile bu yeni yönetim yaşatılmak isteniyor. Bugün mesela Melih Bulu’nun paylaştığı bir fotoğraf var: İstanbul Üniversitesi, Bartın Üniversitesi, Sivas Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin rektörleri üniversiteyi ziyaret etmişler. Hayırlı olsun dileklerinde bulunmuşlar. Daha önce Tokatspor’du herhalde, yanılmıyorsam, onun başkanı ziyaret etmişti. Burada yine Deniz Türkali’ye bir atıfta bulunayım. Onun yıllar önce bir oyunu vardı. Çok güzel, seksen ortalarında izlemiştim yanlış hatırlamıyorsam: “Küçük sevinçler bulmalıyım”. Evet, Melih Bulu’nun böyle kendine küçük sevinçler bulduğu, birtakım ziyaretlerle rektör olduğunu göstermeye çalıştığı bir kurum var. Ama bu kurum onu kabul etmiyor. Çok basit bir sloganla kabul etmiyor. Rektörün istifa etmesini istiyor. Rektör de kendisinin burayı hak ettiğini, bunun en büyük hayali olduğunu söylüyor. Benim de bir hayalim vardı: Boğaziçi Üniversitesi’ne girdim, okuyamadım ve atıldım. Ben de mezun olmayı hayal ediyordum, ama bunu hak etmediğim için mezun olamadım. Bu, hayallerle olabilen bir şey değil. 

Burada liyâkat diye bir ölçünün, Türkiye’de giderek azalan bir ölçünün Boğaziçi camiası tarafından masaya konulması var ve liyâkat meselesine geldiği zaman da ne öğrencileri, ne öğretim üyelerini, ne velileri –“ideolojik” ya da değil– ne de mezunları ikna edebilen bir kişi var ve bir siyasî iktidar var. Bunun bir kültürel savaş, kültürel iktidar savaşı olduğunu da arada hep söyleyen bir iktidar var. Ama zaten bu direnişin pes etmemesinin en önemli nedeni de, kültürel iktidar perspektifiyle, kültürel iktidarı ele geçirme perspektifiyle siyasî iktidarın buraya yönelmesi ve bu anlamda da hiçbir şansının kalmaması var. Neyle, nasıl ele geçireceksiniz? Bunu en fazla yıkabilirsiniz. Boğaziçi Üniversitesi’nin şu anda yaptığı, bütün câmia olarak yaptığı, yapmaya çalıştığı ve elli gün boyunca da başardığı husus, bu yıkıma izin vermiyorlar. 

Bundan sonra nasıl gelişir bilmiyorum. Daha önce de söyledim. Bu zaten kazanılmış bir direniş. Şu haliyle 50’inci gününde kazanılmış bir direniş. Bundan sonra eğer Melih Bulu birtakım değişiklikleri yapabilirse bile, bu, tamamen “mağlup sayılır bu yolda galip” olur. Çünkü o çoktan kaybetti, iktidar da çoktan kaybetti. Üstün Ergüder gibi, Türkiye’de eğitim ve üniversite denince –sadece Boğaziçi Üniversitesi değil, genel olarak üniversite denince– akla gelen bir isme o yayında “kafalarını sallayan kişiler” diyeceğim, gazeteci demeyeyim artık, kişilere öfkesini kusan Süleyman Soylu olayı da bize gösteriyor ki, burada konuşan değil susan kazanıyor. Kimin kazandığı belli oluyor; ama şu an itibariyle bakıldığında Boğaziçi Üniversitesi’nde dayatma var ve bu dayatmaya karşı boyun eğmek istemeyenler var. Ama eğitim sürüyor; ama kurum işleyişini devam ettiriyor. Öğrenciler derslerini alıyorlar, sınavlarına giriyorlar, hocalar derslerini veriyor, sınavlarını yapıyorlar; ama aynı zamanda da sırtlarını dönmeye devam ediyorlar. Gerçekten çok yeni bir tür bir direniş biçimi ile Boğaziçi Üniversitesi 2021’in ilk günlerinden itibaren Türkiye’ye damga bastı. Bu aslında tüm Türkiye’nin 2021 yılında yepyeni bir döneme girmiş olduğunun aslında çok önceden başlayan bir işareti olarak kayıtlara geçti. Birinin dramı ve trajedisi, diğerinin de aslında mağdur gibi gözükmekle birlikte –çünkü içeride tutuklu öğrenciler var, gözaltına alınanlar var, ev hapsinde olanlar var; ama onların pek de bir şey kaybetmediklerini, tabii ki özgürlüklerinin sınırlandığını görüyoruz–, fakat onların haklı ve kazanan tarafta olduklarının çok açık olduğu bir süreç yaşıyoruz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus