Sevilay Çelenk yazdı: Gezegen öldüren kuyruklu yalanlar

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

(Bu yazı belirli düzeyde spoiler içerir)

Toplumsal hayatın ve ilişkilerin tam da dünya üzerinde yaşandığı biçimiyle ve hiçbir abartıya gerek kalmaksızın bilim kurgunun konusu olması aslında oldukça etkileyici bir fikir. Adam McKay’in yönettiği Yukarı Bakma (Don’t Look Up) adlı 2021 yapımı ABD filminde olan bu. Her ne kadar film uzay çalışmalarını ve bir kuyrukluyıldızın dünyaya çarpma ihtimalini anlatıyor olsa da meselesinin bunlar olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Don’t Look Up daha ziyade dünyanın geldiği hâl ve insan evladının kendi sonunu getiren aymazlıklar üzerine bir film. Diğer bir deyişle, medya dolayımıyla mütemadiyen yeniden inşa edilen “gerçekliğin,” en yalın ve hayati meseleleri bile gözlerden uzaklaştırmasına, karmaşıklaştırmasına ve dünyanın sonunu getirmesine dair.

Don’t Look Up’ın Netflix’teki ilk yayını Covid 19’la ve belirsizliklerle uğurlanan bir yılın yerini yine belirsizliklerle dolu yeni bir yıla bırakmasına denk geldi. İki yılı aşkın bir zamandır varlık ile yokluk arasındaki allak bullak bir duygu evreninde sürüklenip duran dünya izleyicisini kıskıvrak yakaladı. Jeniffer Lawrence, Leonardo Di Caprio, Meryl Streep ve Cate Blanchett gibi isimlerin önemli rolleri paylaştığı muhteşem kadrosuyla bu ilgiyi de hak ediyordu doğrusu.

Filmin türü satirik bilim kurgu olarak tanımlanıyor. Kara komedi ya da felaket filmi demenin de sakıncası olur muydu bilmiyorum. Çünkü işin bilim kurgu kısmı filmin karakterini tümüyle ifade etmiyor. İşin bilim kısmında olup biten hikaye aslında “gerçeklik” alanında yaşanan olayların akıl almaz karakteriyle hiç ama hiç yarışamıyor. Çünkü “gezegen öldüren” bir kuyrukluyıldızın dünyaya çarpma ihtimali ve bu çarpmayla baş edecek uzay teknolojileri günümüz seyircisine çok da yeni bir hikaye vaat etmiyor. Esas ilginçlik, insan soyunun yeryüzündeki canlı hayatı tümüyle sona erdirecek bu felaket burnunun dibindeyken bile bununla yüzleşememesi, kaderini eline alacak hamleyi yapamamasında.

Siyasi otoriteyi olağan hırslardan sıyrılmaya ve yeni yollar aramaya zorlamak büyük bir felaketin kıyısındayken bile bir seçenek olamıyor. Böyle bir büyük değişimi sağlamak dev bir kuyrukluyıldızı olağan rotasından saptırarak dünyadan uzaklaştırmaktan bile daha güç. Kuyrukluyıldızın bütün bu nedenlerle kuyruklu bir metafor olduğunu da söyleyebiliriz.

Yeri gelmişken bilim kurgunun türsel bir uylaşmasından bir cümleyle de olsa söz edelim. Bilim kurgu esas olarak ya zaten tümüyle gerçekleşmesi mümkün olmayacak türden hayal mahsulü bir evren kurar ya da gerçekleşebilir olanın sınırlarını zorlayarak onu birkaç gömlek değiştirir, abartır ve esasen mümkün bir evren tasarlar. En kaba hatlarıyla bilim kurguda hikayenin gerçeklikle ilişkisi böyledir.

Yukarı Bakma’daki durum ise biraz farklı. Michiganlı, astronomi alanında doktora öğrencisi genç bir kadın 8 ya da 10 kilometre çapında bir kuyrukluyıldızın 6 ay 14 günlük bir süre sonunda dünyaya çarpacağını keşfeder. Yani esasen mümkün olanın sınırlarında dolaşan bir film söz konusudur. Nitekim yazıyı yazarken Halley kuyrukluyıldızıyla tecrübemizi de hatırlayarak böyle düşündüm. Uğruna şarkı yazdığımız ve bu şarkıyla Eurovision yarışmasına katıldığımız Halley, 1986 yılı Şubat ayında dünyanın yakınından geçip gitmişti. Çocukluğumuzun büyük olaylarından biriydi doğrusu. Nereye çarpacağı, bir yere çarpıp çarpmayacağı günlerce konuşulmuştu.

Yazılanlardan anlaşılan o ki filmin esas fikri iklim kriziyle ilişkili olsa da pandemi koşullarında izleneceği ve yorumların da buradan yapılacağı tahmin ediliyormuş. Büyük ölçüde de böyle oluyor. Pandeminin başında nasıl Covid 19’un ölümcül potansiyeli küçümsenmiş, hastalığın üstü örtülmeye çalışılmış ve bazı ülkeler bir süre gerçekleri gizleme eğilimi göstermişse, kuyrukluyıldız karşısında da durum bu. Tehlikeye dikkat çeken bilim insanlarının toplum güvenliğini tehdit ettikleri iddiasından, ülkelerine ihanet ettiklerine kadar birçok suçlamayla karşı karşıya kaldıkları görülüyor. Bununla birlikte film Covid 19’la birlikte eşiğimizden içeri girmiş olan “pandemi yüzyılı” kadar küresel açlık ve yoksulluğun ya da iklim krizinin yeterince kavranmadığını düşündürmekten de geri kalmıyor doğrusu.

Başını çevir, gözünü kaçır, iyi düşün iyi olsun…

Bireysel hayatların mottosu “iyi düşün iyi olsun,” toplum hayatını da yöneten ilke haline gelmiş. Adım adım hazırladığımız felaketimizle yüzleşmek hiç de “eğlenceli” değil çünkü. Vahşi kapitalist ilişkiler dünyasında zaten insanlığın kaderi dünyanın zenginliklerine çökmüş birkaç adamın/ailenin ve onlarla iş birliği içindeki bir avuç skandal karakterli siyasetçinin insafında. Siyasete de ekonomiye de geleceğe de onlar yön veriyor. Başkanın kırmızı döpiyesli, komik ve cazibeli bir kadın olması felaketin seyri üzerinde farklı bir etki yaratamıyor. Öyle ya turuncu kafalı korkunç bir adamı aynı karaktere ve zihin dünyasına sahip kırmızı döpiyesli bir kadınla değiştirdiğinizde çok şey değişmesini de bekleyemezsiniz.

Filmde olağanüstü olan durum kuyrukluyıldızın çarpma ihtimali değil ya da diğer bir deyişle filmi kaptırıp götüren şey bu değil. Burada bilimkurguya özgü o gerçeküstü, gerçek dışı ya da abartılmış gerçekliği kuran şey, “gezegen öldüren” bir kuyrukluyıldızın çarpmasından çok bu ölümcül karşılaşmanın bilgisi bütün çıplaklığıyla ortadayken, yönetenlerin bu konuyu ciddiyetle ele almaktan tümüyle uzak olmaları. Konvansiyonel medyanın sosyal medyayla el ele yarattığı ve büyük yalanlara kesin doğru muamelesi yapan posth truth çağında, apaçık ortada duran gerçek, Michiganlı iki bilim insanının kendilerini paralamasına rağmen bir türlü muteber bir “gerçek” pozisyonu kazanamıyor.

Öyle ki kuyrukluyıldız bir gün çıplak gözle görünür hâle gelip sıradan yurttaşı inandırmak ve ilgili otoriteleri bir çare araştırmaya zorlamak için artık başka bir kanıt gerektirmeyince, bizim taşralı gökbilimciler neredeyse seviniyor. Gerçekten her şey oldukça tuhaftır. Başkan ve ekibinin sadece altı ay sonra dünya üzerindeki canlı hayatı tümüyle sona erdirme ihtimali çok yüksek olan bir kuyrukluyıldız karşısında bile esas meseleleri üç hafta sonra yapılacak olan kongre seçiminde bunu da bir avantaja dönüştürmektir.

Yaklaşan felakete dair açık seçik bir bilginin kamuoyuna sunulması söz konusu değildir ama aynı felaketi medyanın ve şovun bir içeriği olarak kullanmak ve parçası yapmak konusunda pek az tereddüt edilir. Taşralı naif gökbilimciler için bu bilgiyi paylaşacak mecra “sabah şekerleri” nev’inden bir şov programıdır. Her şeyin eğlenceli olması gerekir, ölümün ve felaketin bile. Yok olup gidiyorsak zaten eğlenmemize engel olan şey nedir? Üzüntü, stres, gerilim kimse istemiyordur. Gündelik hayatımızda da sık karşılaştığımız gibi herkesin bir diğerini “iyi düşünelim iyi olsun” diye susturduğu, bir sıkıntıyı paylaşma isteğinin kötümserlik sayılarak lafın ağza tıkandığı durum burada da sürdürülür. Gezegen öldüren devasa yıldız, kuyruğunu sallayarak gelirken de bu motto değişmeyecektir: “İyi düşünelim iyi olsun.” Oysa 10 kilometrelik kuyruğunu sallaya sallaya gelen bir buz, kaya, taş ve gaz kütlesini iyi düşünerek iyiye evriltecek bir durum yoktur.

Yukarı Bakma evreninde Covid 19’a meydan okuyan seksi başkanın, eski bir porno oyuncusuyla beraberliğine ilişkin ortaya saçılan resimler vs. her şey ama her şey kuyrukluyıldız çarpmasından daha önemli ya da daha gerçektir. Yıldız çarpması bunları örtbas etme gerekliliği doğmadıkça ciddiyetle ele alınacak bir mevzu değildir. Gerçek ile yalanın baş aşağı çevrilmiş pozisyonları, insanlığın ve tek tek herkesin kendi varlıklarına ilişkin müthiş bir yabancılaşmayı da beraberinde getirir. Çürüme her yerdedir ve diz boyudur.

Dünyanın sayılı zenginleri, gezegenin yok olma ihtimali karşısında yine ve sadece ABD ya da diğer güçlü devletlerle iş birliği dairesinde döndürdükleri sömürü düzenini ve kendi kıçlarını kurtarma derdindedir.

Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier’in Melankoli filminde aynı türden bir son bir aile ölçeğine küçültülmüş biçimde yaşanır ve herkesi dünyaya çarpacak Melankoli adlı gezegenin adına uygun biçimde kendi içine ve içsel çelişkilerine döndürürken, Yukarı Bakma adlı filmde esas mesele “kaçış”tır. Dümdüz hedefe kilitlenmenin, yürümenin ve ilerlemenin yukarıya bakmanın karşısına koyulduğu bir kaçış metaforu çağcıl dünyanın sonunu getirmektedir.

Filmin sonunda gezegenin yıkıntıları üzerinde kendisini terk etmesine hâlâ inanamadığı başkan/annenin ardından “Mom, mommy” diye seslenen “ergen adam,” işletim sistemi ve tüm ağları çökmüş telefonundan hâlâ like beklemekte ve “beni izlemeye devam edin” demektedir.

Başarılı bir gişe filminin bütün özelliklerini içeriyor görünürken, filmin yine de “Amerikan” bir hikayeden kurtulabilen bir sona sahip olması ve güçlü metaforları şu kaçınılmaz soruları da beraberinde getirir: Biz nasıl bu hâle geldik? Geldiğimiz hâl gerçekten de birçok yönü üzerinde hiç konuşamıyor olsak bile içler acısıdır. Dünyayı yok eden sadece neoliberal kapitalist düzen değil, bizzat kendi sosyal ağlarımıza takılarak devre dışı bıraktığımız eleştirel mesafelerimizdir. Like kültürünün, ayar vermenin, lincin, hedef göstermenin ve hatta ihbar mekanizmalarının hemen her kesimi avucuna almasıdır. Kategorik ret ya da kabullerin gerçekliğin katmanlarını gözlerden kaybetmesi ve düzleştirmesidir… Daha çok şey sayılabilir.

Kısacası hakikat ve yalanın neredeyse tümden birbirinin yerini almasını gezegen öldüren bir tehdit olarak ortaya koyan ve mutlu sona tamah etmeyerek, Amerikan damak zevkinden kaçmayı başaran Don’t Look Up popüler sinemaya mesafeli olanlarımızı bile düşündürme yeteneğine sahip bir film. Filmin eleştirilecek önemli bir eksiği farklı coğrafyalardan stok görüntüler araya yerleştirilmiş olmasına rağmen dünya ABD’den ibaretmiş gibi ve kuyrukluyıldız sadece ABD’ye çarpacakmış gibi bir duygunun hikayeye hakim olması.

Filmin felaketten çıkış yolu bırakmıyor olmasında da politik söz eksikliği teşhis edenler muhakkak olacaktır. Fakat dünyanın bu şekilde devam etmesinin çıkışsızlık ve mutlak bir yıkım getireceğini bir kez daha hatırlatmayı seçmek de politiktir bence. Gözden hiç kaçırılmaması gereken ve iyi düşünmekle iyi edilmeyecek olan politik bir hakikatin altının kuvvetle çizilmesidir.

Sevilay Çelenk’in önceki yazıları:

Çorbayı tası bırakmışlar, naslarla uğraşıyorlar

Seviyorlar Hacı, haberin olsun!

Ama sayaç da işliyor Hacı!

Tutturmuşlar bir prompter!

Yoksa işte toplum yaşamı dediğin şey nedir ki?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus