Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (101): Muhalefetin büyük resmini beklerken, Kılıçdaroğlu’nun fatura çıkışı, Fahrettin Altun görevinde kalabilecek mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır ve Kemal Can, Haftaya Bakış’ın bu bölümünde altı muhalefet partisi liderinin yarın (12 Şubat) yapacağı görüşmeyi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elektrik faturalarıyla ilgili çıkışını, kabinede değişiklik yapılacağı söylentilerini ve İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un görevinde kalıp kalamayacağını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını ele alacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Berat Albayrak hâlâ bizim jenerikte var. Ama anladığım kadarıyla tekrar bir güç toparlamasına doğru gidiyor. Bugün Hürriyet’te İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Hande Fırat’a söylediklerini görmüşsündür: “Görevimin başındayım, sağlığım da yerinde. Bunlar solcuların dedikoduları” diye bir açıklama yaptı. En çok adı geçen isimlerden birisi de o. Sağlık sorunları gerekçe gösterilerek görevden alınacağı, bazı bakanların da görevden alınacağı söyleniyor — ki ben bunu iki hafta önce bu kadar şatafatlı bir şekilde olmasa da anlatmıştım. Çok ciddî iddialar var; hattâ Süleyman Soylu’nun bile adı geçiyor. Fahrettin Altun’un, Dışişleri Bakanı’nın… Onu daha önce konuşmuştuk, biliyorsun. 

Fahrettin Altun’un Hande Fırat’a söylediklerini görünce, “Demek işi zor” hissine kapıldım. Normal şartlarda, birisi hakkında bir şey söylendiği zaman, asılsız olsa tek cümle yeter, öyle değil mi? “Bunlar tamamen yalandır” dersin, susarsın. Ama uzun uzun konuştuğuna göre bir şeyler var. Sen ne dersin? Sonra benim söyleyeceklerim var, ben de onları eklerim.

Kemal Can: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” meselesi. Daha önce de reform açıklandığı zamanlarda ona uygun bir kabine revizyonu olacağı söylenmişti; ama bu son dönemdeki meseleler, özellikle ekonomi yönetiminde üst üste yapılan değişiklikler, şimdi Adalet Bakanı değişikliği, bize şunu gösteriyor: Bu seferki değişiklikler, bir atılım, bir yenilenme, metal yorgunluğunu aşıp taze kan temini değil, biraz aksayan ya da aksamasa bile sorun çıkartan noktalarda bir temizlik yapılıyor. Daha fonksiyonel isimlerle birtakım değişikliklere gidiliyor gibi görünüyor. Bu çerçevede de Adalet Bakanı özel bir örnekti, onu da zâten ayrıca tartıştık, neden olabileceği konusunda konuştuk. 

Ama bu dediğin, Fahrettin Altun meselesinden kaynaklanan şey, genel olarak son altı-yedi aydır –aslında biraz daha geriye de götürmek mümkün, yerel seçimden îtibâren– AKP’nin ciddî bir iletişim sıkıntısı var. Bu iletişim sıkıntısı bir yandan bunu yürüten insanlarla ya da o medya organlarının kapasitesiyle ilgili — bir liyâkat tarafı var. Ama bir yandan da, kim gelse bu memnûniyetsizliği değiştirebilecek sihirli bir şey yapamaz. Çünkü bugün yine Erdoğan elektrik faturalarıyla ilgili, “Bir sorun yok. O kadar da gürültü çıkartılacak bir şey yok” demiş. Cumhurbaşkanı, bir yandan bugün elektrik dağıtımcılarıyla toplantı yapılıp, bir yandan kendi medyalarında çâre arıyor; “Reis çözecek” değerlendirmeleri yapılırken, çıkıyor daha önce ekonomi meselesinde defâlarca yaptığı gibi, “Bir sorun yok” diyor. Hukuksal meselelerde sorunları bir çevreye bindirebilirsin: “Onların sorunu; hak, hukuk, adalet diye bağıranlar sıkıntıda” diyebilirsin. Ama bu, elektrik faturası gibi bir şey değil. Bu, kendi seçmenini ve tabanını da etkiliyor. Tamam, burada iletişim meselesi ciddî biçimde sorunlu, çok da kötü yönetiliyor, o da doğru. Fahrettin Altun’dan memnun değillerse, memnun olmamak için çok haklı sebepleri var. O da işin bir tarafı; ama bir yandan da Erdoğan’ın yürüttüğü siyâsetin iletişim stratejisi için ne yapılabilir ki? Hangi adam gelip neyi düzeltir?

Ruşen Çakır: Burada, “O giderse yerine kim gelir?” diye adı geçen birtakım isimler var: Meselâ RTÜK Başkanı’nın adı geçiyor. RTÜK Başkanı’nın RTÜK Başkanıolarak o koltuğu doldurmadığı ortada. Sadece gürültü yapıyor ve klasik otoriter rejimin otoriter olmaya çalışan bürokratı gibi davranıyor. En fazla onu taşır. Ona buna bağırır, “vatan, millet”vs. der. Ya da, kadın isimleri var: Hilâl Kaplan’ın adı geçiyor. Az buçuk tanırım; onun son dönemdeki sosyal medya performansına baktığın zaman, alanını görüyorsun. Fahrettin Altun’un yapamadığı neyi yapar? Senin de dediğin gibi, pazarlanabilecek olan mal, faaliyetler neler? Bir de, yine aynı şekilde, Erdoğan’ın sürekli değişen birtakım tutumları var. Yüksek elektrik faturaları için “Cumhurbaşkanı tâlîmat verecek, olayı halledecek” diye bir iletişim stratejisi kurmuşlardı biliyorsun. İbrahim Kalın da bir şeyler söylemişti. Birden senin söylediğin gibi, “Burada zâten bir sorun yok ki” noktasına pekâlâ gelebiliyor. En son Şebnem Bursalı’nın da adını duydum. Şebnem Bursalı neyi nasıl yapar? 

Açıkçası, AKP iktidârının önemli yerlerdeki insanlarının seviyesi her geçen gün daha da düşüyor. Burada liyâkat tartışması demeyelim, ama az buçuk tanıdığımız insanlar. Ekonomi Bakanlığı’na da baktığın zaman, en azından öncekilerin oraya neden geldiklerini anlayabiliyorduk. Başarırlar, başaramazlar, “Erdoğan’a rağmen bir şey yapabilir mi, yapamazlar mı?” gibi şeyler konuşuyorduk. Ama şimdikinde hiç böyle bir şey yok. Büyük ihtimalle bir şeyler değişecek. Bunu özellikle vurgulamak lâzım, şu çok acayip: Fahrettin Altun’a, Sabah Grubu’nun, Berat Albayrak’ın kardeşinin, Pelikancıların hamle ettiği söyleniyor. Her ne kadar Hürriyet’te de Turkuvaz Grubu kökenli insanların çok olduğu söylense de, o da cevabını Turkuvaz’dan değil Hürriyet’ten veriyor. Verdiği cevapta da topu solculara, sana, bana atıyor. Bize ne ya kardeşim! Sonuçta, birisi hakîkaten bundan rahatsız, yerine geçmek istiyor. Başarılı olsa da –ki başarılı olmadığını sen de söylüyorsun– kendi aralarındaki iktidar savaşlarını da birbirleriyle değil, üçüncü şahıslar üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Çok hazin bir durum. Sonuçta ortaya çok net bir şey çıkıyor: Erdoğan yönetiminde kimse kalıcı değil. Dâmâdın gitmesi zâten bunu çok göstermişti. Şimdi Süleyman Soylu’nun gideceğini çok ciddî bir şekilde, üstelik birden fazla kanaldan duyuyorum. Bekleyip göreceğiz. Dün gece insanlar Resmî Gazete’yi görmeden uyumamışlar. Bir şey çıkmamış, ama bu hafta sonu bir şeyler çıkabilir sanki. 

Kemal Can: Zâten AKP, yirmi yılında çok sayıda kadro tüketti. Bir kısmı çıktı, şu anda başka partilerdeler. Bir kısmı tamâmen siyasetten tasfiye oldu, bir kısmı kenara çekildi. Bir kısmı özgül ağırlığına rağmen o ağırlığın karşılığını görmez bir pozisyonda kaldı. Bu, iktidârın yapısından ve Erdoğan’ın tarzından kaynaklanan bir şey. Çok fazla insan öğütüyor. Ama şimdi, Erdoğan’ın “metal yorgunluğu” dediği, çarklar doğru düzgün dönmemeye başladığında, daha fazla öğütmeye, daha fazla insan tüketmeye başladı. Bir yandan, senin dediğin gibi vasıf bakımından da sorunlu olduğu için, kullanım ömürleri de düşüyor. Bu insanları sadâkat eksenli adam olarak istihdam ettiğin zaman, sadâkat sonuçta çok devam ettirilebilir bir şey değil. Sürekli tâzelenmesi gereken bir şey. Biri çok sâdık olarak ortaya çıktığında, onun sadâkatinin yarattığı efekt bir yere kadar. Biraz gürültü yapar, sağa sola Erdoğan adına saldırılarda daha cevval görürürüz. Ama sonuçta kendini tüketen bir şey bu. Çünkü bir hikâye anlatmıyor, bir şey kurmuyor. O zaman ancak, hikâye tazelemeyen bir şey, adam yeniler. Ama bunun sonsuz bir kaynağı da yok. Senin dediğin gibi, sürekli vasıf düşürerek ve sürekli adam öğüterek giden, ama buna rağmen de hâlâ çarkların çatır çutur ettiği, dönmediği bir şeye dönüşür. Dolayısıyla bu sürerse daha çok adam…

Ruşen Çakır: …ve kadın…

Kemal Can: Evet, adam, kadın, “eleman”diyelim, öğütecek. Çiğneyip çiğneyip atacak. O konuda da, bazı kritik isimlerin de bunun içerisine girmesi hiç şaşırtıcı olmaz. 

Ruşen Çakır: Elektrik faturası meselesini bayağı konuştuk. Ben dünkü yayınımda “Kılıçdaroğlu öyle bir hamle yaptı ki, ‘Erdoğan beklenen tâlîmâtı verecek ve geri adım atacak’ olayı yaşanırsa, bu,  ‘Kılıçdaroğlu söyledi, Erdoğan yaptı’ diye algılanacak ve Erdoğan bir sorun yaşayacak” diye akıl yürütmüştüm. Sen, Erdoğan’ın “Sorun yok” dediğini söyledin. Aslında, her zaman olduğu gibi, “Erdoğan’dan habersiz bir şeyler olmuş, birileri bir yanlış yapmış. Erdoğan geliyor, ufak tefek rötuşlarla iyileştiriyor” gibi yapacaktı. Şimdi görüldüğü kadarıyla yapamıyor. Kılıçdaroğlu’nun son videosu, daha önce evden yaptığı videolara kıyasla ya da en son otelden yaptığı trol ifşâsı kadar çok çarpıcı gelmedi insanlara. “Ben ödemeyeceğim” dedi. “Hep berâber ödemeyelim” demedi. Gayet dikkatli bir dil kullandı. Ama bence çok akıllıca bir hamleydi. Ne dersin?

Kemal Can: Katılıyorum. Daha önce Kılıçdaroğlu’nun yaptığı diğer adımlarda da konuşmuştuk zâten. Bürokratlara dönük hamlesinde, kamu kuruluşlarına, TÜİK’e, THK’ya gitmesi hamlelerinde hep gördüğümüz bir şeydi bu. Kılıçdaroğlu, bir muhâlefet aktörü olarak, ana muhâlefet partisinin lideri olarak, bugüne müdâhale eden bir tutum almaya başladı. “Birinci tekil konuşuyor. Kendi adaylığı için bunu pişiriyor” gibi yorumlar yapılıyor. İşin böyle bir tarafı olabilir tabii; ama ben asıl önemli tarafının bu olduğunu düşünmüyorum. Asıl önemli tarafı, bugüne müdâhale eden bir tarafı olması. Bu, en çok muhâlefetin, özellikle de CHP’nin eleştirildiği bir konu — ki biz de çok eleştirdik. “Seçimde hesâbı göreceğiz, seçime kadar bekleyin” tavrı dışında politika kuruyor. “128 milyar” kampanyası da, bürokratlara çağrısı da öyle bir şeydi. Bence, son trol işi de öyle. Şimdi yaptığı bu son hamle de öyle. Yani seçime, seçim kazanmaya ilişkin tutumun dışında, bir muhâlefet aktörü olarak, iktidârı bir şey yapmaya ya da bir şey yapacaksa ondan alıkoymaya zorlayan hamleler yapıyor; bugüne müdâhale ediyor.

Genellikle hep eleştirdiğimiz şey şuydu: Muhâlefetin bunu yapmaktan imtinâ ettiği, hep ileriye bıraktığı, “Güzel günler gelecek, seçimde halledeceğiz” tutumu. Ama şimdi, Kılıçdaroğlu bayağı inisiyatif alarak böyle çıkışlar yapıyor. Henüz bu bütün muhâlefeti peşinden sürükleyen, bütün toplumu hareketlendiren bir şey hâlinde olmuyor; daha bireysel duruyor. Ama sonuçta, senin dediğin gibi, iktidârı ya cevap vermeye ya da bir şey yapmaya zorluyor.

Ruşen Çakır: Ya da yapmamaya.

Kemal Can: Ya da, yapacaksa da ondan geri basmaya zorluyor. “Herkes elektrik faturasını nasıl ödemeyecek? Bu sürdürülebilir bir şey mi? Kılıçdaroğlu bunu sürdürebilecek mi?” diye tartışılıyor. Bunun fazla önemi yok. Evet, bunun bir sivil itaatsizlik tarafı var. Sivil itaatsizlik eylemleri sistemi kilitleyerek önemli sonuçlar alabilir. Ama Kılıçdaroğlu’nun murâdı, buradan bir sivil itaatsizlik dalgası yaratmaktan çok, senin dediğin gibi iktidârı zorlamak. Ve ilk reaksiyondan da bu konuda sonuç aldığını görüyorum. Çıkışının hemen sonrasında, Ömer Çelik de çıkmış bir şeyler söylemiş, “Bu kanunsuzluktur” demiş. Bahçeli çıkmış “İsyana teşviktir” demiş. Sonra Erdoğan çıktı bir şey söyledi… Bunların hepsi, siyâseten bugüne müdâhale eden bir muhâlefet politikasını gösteriyor.

Ruşen Çakır: Verilen tepkilerden de anlıyoruz ki, muhâlefet gerçekten bir hamle yaptığı zaman bütün ayarlar bozuluyor ve en üst perdeden lâflarla cevap veriliyor. İsyâna teşvikle ne alakası var? Ama gerçekten bocalıyorlar. Aslında, “Tamam, ödemesin. Bize ne kardeşim? Biz ödeyenlerle devam ediyoruz” diyebilse bitecek. Ama hiç beklemedikleri ve alışık olmadıkları için çok zorlanıyorlar. Adalet Yürüyüşü’nde de böyle olmuşlardı, biliyorsun. Bürokratlara çağrısında da böyle oldular. En son Merkez Bankası’na kabul edildi, TÜİK’in kapısına kilit koydular. Cevap yok. Muhâlefet muhâlefet yaptığı zaman, cevap vermekte bloke oluyorlar. Çok ilginç bir durum.

Kemal Can: Senin de söylediğin gibi, Adalet Yürüyüşü’nde de bunun işâretlerini görmüştük. Ama Adalet Yürüyüşü’nden sonra araya referandum, peşinden yerel seçim, ittifak bileşimi ve onun korunması meseleleri çok âcil bir şey olarak öne geldiğinde, uzunca bir süre boşluk oldu. Politika yapmayan, yani sadece bir arada durmaya çalışan, bir arada durarak beklemenin yeterli olduğuna inanan bir muhâlefet tablosu oluştu. Bir süredir, yazdan başlayarak, Kılıçdaroğlu’nun sistemli bir şekilde çıkışlar yaptığını görüyoruz. Muhâlefet cephesindeki başka aktörleri de bâzen rahatsız ediyor. Hatta Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışına bile İYİ Parti’den tuhaf tuhaf cevaplar geldi, sonra onu da tekrar “Biz kanunsuz demedik” diye düzeltmişler. Genel Başkan Yardımcısı Bahadır Erdem televizyonda “Kanunsuzluk yapmaz” demiş. Sonra da sosyal medyadan açıklama yapıp, “Ben öyle demedim, kanunsuzluk demedim” diyor. Daha önce de böyle şeyler yaptılar. Bu tür şeyler “Kılıçdaroğlu bireysel davranıyor, kendi çıkışlarını yapıyor” diye rahatsızlık yaratıyor. Ama bence doğru davranmıyorlar. Çünkü aslında bu, diğer muhâlefet aktörlerinin şimdiye kadar alışık oldukları ya da Kılıçdaroğlu’nu zorladıkları tavrın yanlış olduğunu, bunun doğru olduğunu gösteriyor. Çünkü bu sonuç veriyor. Bu efekt herkese geçiyor. 

Biraz önce de söylediğim gibi, elektrik faturası her eve geliyor. Çarşamba günü “Adını Koyalım”da konuştuğumuz gibi, muhâlefet, iktidar seçmenine ve tarafsız seçmene ulaşmak için çok doğru bir hattı kullanıyor; Elektrik hattını kullanıyor. Çünkü o fatura her eve giriyor. Dolayısıyla bir tarafta, “Bir sorun yok” diyen bir Cumhurbaşkanı var. Bir tarafta da, “Bu yaptığınız rezillik, ben bunu ödemem” diyen başka bir muhâlefet aktörü var. Bu, elektrik kablosunun girdiği, faturasının geldiği her eve muhâlefetin girebilmesini sağlayan bir araç hâline geliyor. Hep tartıştığımız, hep söylemeye çalıştığımız, “Muhâlefete muhâlefet ederken” söylediğimiz şey, sâdece kimlik âidiyetlerini dikkate alarak, sâdece buralardan hoş görünmeye çalışarak, burada muğlak ve belirsiz bir memnûniyet yaratarak sonuç almak yerine, doğrudan açık meselelerde tavır alarak o temâsı kurmak ve oralara ulaşmak, çok daha anlamlı ve çok daha hızlı sonuç veriyor. 

Kılıçdaroğlu “Ben faturamı yatırmıyorum” dediği için bir sürü insan CHP’ye kaydolmayacak tabii ki. Ama kulak vermek, iki şeyi tartmak açısından, iktidarla muhâlefet arasında kararsız kalan birileri varsa, ortada çok açık bir tablo var: Bir tarafta, Erdoğan, “Bu faturada ne var? Bu kadar gürültü çıkarıyorlar” diyor. Adamın elinde kendi faturası var zâten. Yüzde iki yüz artmış. Öbür tarafta da Kılıçdaroğlu diyor ki: “Bu rezâletin çözümü var. Yaptığınız işi düzeltin.” Elindeki faturayla bu iki söyleme bakan insanın pozisyonundan durumu değerlendirdiğimizde, bu tavrın gayet açık olduğunu görürüz. Sürdürülebilir, büyük bir dalgaya dönüşür, bu bir sivil itaatsizliğe dönüşür ya da dönüşmez, bir yerden sonra çok önemi yok.

Ruşen Çakır: Sen de demin değindin, Çarşamba günü “Adını Koyalım” bayağı ilginç bir yayın oldu. Çok yankı da buldu. En son, Haber Global’de Nihal Bengisu Karaca, Ali Babacan’a bizi referans vererek soru sordu. Oral Çalışlar da, Kaygusuz Abdal olarak “endîşeli modernler” diye bize lâf çaktı sanıyorum. 

Yarın o büyük resmi göreceğiz. Çankaya Belediyesi’nin tesisinde, CHP’nin ev sâhipliğinde yemek yenecekmiş. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem raporu sunulacak. Onu uzun uzun konuştuk da, hep dönüp dolaşıp sâdece “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem meselesi mi, yoksa Millet İttifakı büyüyor mu? Adı mı değişecek, şu mu olacak, bu mu olacak?” gibi bir yığın muhabbet var. 

Bu konuya gelmeden önce, dün, biliyorsun İstanbul’da iki parti birden aynı saatte aynı konuda iki organizasyon yaptı: DEVA Partisi Swiss Otel’de, İYİ Parti Cevahir Kongre Merkezi’nde — ki aralarında saatler sürecek bir mesâfe yok, İstanbul’un iki ucu değil yani. İkisi de ekonomi konuştular. İYİ Parti, daha önce yaptığı İYİ Kalkınma Kongresi’nin ikinci oturumunu yaptı. DEVA Partisi de, partisinin ekonomi ve finans politikaları eylem planını açıkladı. Sonrasında parti yetkilileri, “Birbirimizden haberimiz yoktu” diye açıklama yaptılar. Aynı güne denk gelmesi çok abes. Bir kere orada görüyorsun ki, birbirlerinden haberleri yok; İstanbul’da aynı gün, aynı temada iki büyük organizasyonu yapabiliyorlar. En azından birisi bir gün sonra ya da önce yapsın, değil mi? Sonuçta tâkip eden medya sayısı sınırlı. Aynı anda hem oraya hem oraya nasıl gidilecek? Neyse…

Meral Akşener’in konuşmasında görmüşsündür, ekonomideki sorunları sâdece son döneme değil, tüm AKP dönemine yaydı. Bu yaklaşımı, İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı olarak getirilen Bilge Yılmaz’la yaptığım yayından biliyorum. Bilge Yılmaz bunu olabildiğince kibar bir şekilde söylemişti. Ali Babacan da o konuda bir cevap verdi, biliyorsun. Burada bir başka olay da var: İddiaya göre, büyükelçiler Kılıçdaroğlu’na “Ekonomiyi ne yapacaksınız?” diye sormuş, “Ali Bey (Babacan) bakacak” gibi bir şey söylemiş. Böyle hususlar da var. Sorun sâdece partilerin bir araya gelip ne kadar ne isteyecekleri, kimin ne vereceği gibi bir pazarlık meselesinin ötesinde, birçok yerde farklılıklar da var, farklı duruşlar var. Tabii ki koalisyon ve ittifaklar farklılıklarla olan bir şeydir; ama bunun hukukunu nasıl kurabilecekler? Tabii bu arada iktidar yanlıları da, başkan adayı ismi üzerinden, milletvekili sayısı üzerinden, sürekli anlaşmazlık konuları pompalıyor. Böyle karambol bir durum var. Yarın akşamki yemekten ne bekleyelim? Büyük fotoğraf bize ne gösterecek Kemal Bey?

Kemal Can: Çarşamba günü bunu epey etraflıca konuştuk. Ama şu ortada: İktidârın da hamle etmesi, hattâ doğrudan Erdoğan’ın bile, “Hangi düzende oturacaklarına karar veremiyorlar” diye muhâlefet liderleriyle hafif alay ederek konuşma ihtiyâcı duyması şunu gösteriyor: Dışarıdan görünen, iktidar tarafından da kullanışlı olduğu anlaşılan ve seçmenin de pek hazzetmediği durumu sürdürüyorlar. Bunun daha çarpıcısını sen anlattın: Aynı gün, aynı konuda birbirini ezen faaliyetler organize etmeleri. Bu ancak, Erdoğan konuşacağı saate, Kılıçdaroğlu’nun sosyal medyadan randevu vermesi gibi ağır rekabet şartlarında olabilir. Bunu maksatlı olarak yaparsan bir anlamı var. 

Daha Çarşamba günü konuştuk: İllâ her zaman genel başkanların da olması gerekmez ama, bu bayram ziyâretleri yerine, daha doğru düzgün temalar çerçevesinde, diplomatik tâbirle bir “kırmızı telefon” hattının olması, belirli alanlarda belirli temsilciler arasında birtakım temasların yürütülüyor olması, siyâsî çalışma açısından birbirini ezmeyecek ve önüne geçmeyecek işleri koordine etmek çok zor değil. “Ayrı ayrı partiler olarak hepimizin ayrı programı var, birlikte davranmak zorunda değiliz” ile ilgili değil, bu beceriksizlikle ilgili bir şey. Bu, kötü bir yönetim. Bunun temelinde, içeriksiz bir resim verme görüşmesinden ibâret bir ilişki zemini var. Kılıçdaroğlu’nu ayırıyorum. O, başlangıçtan îtibâren bunu bir misyon olarak önüne koydu ve herkesle öyle bir ilişki yürütmeye çalışıyor. Ama dâhil olan diğer aktörlerin hepsinin, aşırı pazarlıkçı, kendi rollerini ve önemlerini büyüten ve pazarlığı da hep yüksek açan tutumları bence seçmene güven vermiyor. İktidar bunu fark ettiği için de kullanıyor.

Yarın verilecek resim, bu tür şeyleri biraz ortadan kaldıracak bir içerikle buluşabilirse, yani açıkladıkları şeyin etrafında, daha ele avuca gelir birtakım temalarda mutâbık kalındığının işâretlerini görürsek, belki bu resim, sâdece bir resim olmaktan daha fazla anlam kazanır. Ama üst üste gelen bu iki toplantı gibi, mesela Kılıçdaroğlu fatura hamlesi yaparken, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı “Biz kanunsuzluk yapmayız” diyor. Daha önce de yine İYİ Parti Sözcüsü, HDP’nin kapatılmasıyla ilgili bir şey söylemişti. 

Ruşen Çakır: Tam burada sözünü keseceğim. Şunu söylemek istiyordum: Biz Çarşamba günkü “Adını Koyalım”da daha çok Gelecek Partisi ve DEVA Partisi üzerinden bir tartışma yaptık ve onların ne verip ne istediği meselesini öne çıkardık. İYİ Parti’de “kafa karıştıran çıkışlar” meselesini de geçen haftaki “Haftaya Bakış”ta konuşmuştuk. Ben dün sabah, İYİ Parti’nin düzenlediği İYİ Kalkınma Kongresi’nin açılışına gittim. Orada birilerini göreyim ve Meral Hanım’a da geçmiş olsun diyeyim istedim — hastalıktan yeni çıktı ya. Toplantıyı baştan sona izlemedim, ama böyle toplantıları çok izlemiş bir gazeteci olarak gözlemim, İYİ Partililer’de acayip bir özgüven olması. Bunu başkaları da böyle yorumluyor. DEVA ve Gelecek partileri için “Güçlerinin fazlasını mı istiyorlar?” diye konuşulurken, İYİ Parti için de, oyu artan yegâne parti olma meselesi çok konuşuldu. Ama senin demin söylediğin örneklerdeki gibi, İYİ Parti’de de, ittifâkı zorlayabilecek birtakım pozisyonlar görüyoruz. Bu örnekler çoğalıyor nedense. CHP kurmaylarından, Millet İttifakı’nı zora sokabilecek ya da Millet İttifakı’ndaki bir ortağı ya da potansiyel ortağı zora sokabilecek bir açıklama görmedim. Sen gördün mü? Kaçırdığımız bir şey var mı bilmiyorum. Ama İYİ Parti’de, Meral Akşener dışındaki birçok isim, sürekli bir şeyler yapıyor ve Meral Akşener müdâhale edince, belli ki toparlamaya çalışıyorlar. “İYİ Parti Meral Akşener partisi, tamam. Dolayısıyla diğerlerinin söyledikleri çok da önemli değil” denebilir. Ama ona çok emin değilim. Çünkü lider partisi olan sağ partilerde, geçmişin Milli Selâmet ve Refah partilerinde de böyleydi: Erbakan’ın otoritesi hep vardı, ama altta da birileri bir şeyler yapabiliyordu. AKP’nin çıkışı başka türlü mümkün olamazdı. Ya da MHP’de, Türkeş zamanında bile hep birilerinin birtakım güçleri, temsîliyetleri vardı. Dolayısıyla, İYİ Parti’nin içinden çıkan bu sesleri, “Bunlar çıkıyor, ama herkes zâten Meral Akşener’e bakıyor, çok da önemli değil” diye geçiştirmek ne derece gerçekçi, çok emin değilim.

Kemal Can: Aynı fikirdeyim. Evet, sonuçta lidere çok bağımlı ve büyük ölçüde de popülaritesini ve kamuoyu desteğini liderin verdiği imajla toparlayan bir parti. Ama buna karşılık, başlangıçtan îtibâren Meral Akşener’in, yani liderin çok hâkim olmadığı bir teşkîlât yapısıyla örgütlenmiş bir yer. Böyle bir tezat var. Meral Akşener’in kişisel karizmasından gelen ve şimdiye kadar yürüttüğü bir politik çizgi var. Hattâ hatırlıyorsan, seçimden hemen sonra, istifâlı bir hamle yaparak partide etkinliğini sağlamlaştırmıştı. Ama İYİ Parti’nin hâlâ hem liderden epey uzakta, hem İYİ Parti’ye yönelen seçmenden de uzakta bir teşkîlât yapısı var. İYİ Parti sadece kendi tabanının ya da liderin yukarıdan aşağıya biçimlendirdiği bir teşkîlât değil. Teşkîlât da üçüncü bir unsur olarak var. İYİ Parti’de bir taban dinamikleri var, bir liderin tutumu var, bir de arada, bu ikisini kullanarak güç elde etmeye çalışan ekiplerin hâkim olduğu teşkîlât var. Bu üçlü çelişkinin zaman zaman sonuçlarını görüyoruz. Aslında özetlersek şöyle bir şey: Sen özgüven dedin ya, özgüveni sağlayanlarla, sağlanmış özgüveni harcayanlar farklı farklı isimler.

Ruşen Çakır: Evet, çok doğru. 

Kemal Can: Özgüveni sağlayan Akşener. O özgüveni alıp, har vurup harman savurup acayip acayip kullanmaya kalkanlar ise başkaları. Bu durum, İYİ Parti için başlangıçtan îtibâren var olan bir şey. Ama bu kaçınılmaz bir şey. Çünkü süreci biliyoruz: İYİ Parti, MHP’den ayrılma süreci, kurulma süreci, çok hızlı biçimde örgütlenme zorunluluğu, hemen üstüne iki seçim geçirmek gibi, çok zorlu, o arada partileşmenin çok mümkün olamayacağı bir süreç yaşadı. Bunun da hakkını vermek lâzım. Ayrıca, ağır bir saldırı altında olduğu için daha savunmacı bir strateji kurdu. Akşener’in bugüne kadar bunu büyük ölçüde başarıyla yürüttüğünü söyleyebiliriz. Seninle yaptığımız yayında mı, “Adını Koyalım”da mı hatırlamıyorum ama, daha önce de söylediğimi hatırlıyorum: Şu anda muhâlefet cephesinde, liderler demokrasisinin işe yaradığı bir durum yaşıyoruz. Liderler teşkilâtlarının daha ilerisinde pozisyonlar alıyorlar ve bu sâyede muhâlefet ittifâkı yürüyor. Taban da gayet iyi reaksiyon veriyor. Ama bütün partilerin teşkilâtlarında sorun var. Senin dediğin gibi, İYİ Parti bunlardan âzâde değil, hattâ orada daha fazla sorun var. 

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir şey var — senin de dikkatini çekmiştir: Meral Akşener, partideki siyâsî kadrolara ek olarak, danışman gibi ya da en son Bilge Yılmaz ve onun kurmakta olduğu yeni ekip gibi, birtakım teknokratlar oluşturuyor. 

Kemal Can: Ekonomi tamâmen öyle. Ne teşkilâtla alâkası var, ne tabanla alâkası var. 

Ruşen Çakır: Ama şöyle bir şey var: Dünya çapında bilinen isimlerle, teknokratlarla ekonomi programı sunuyorsun ve partiye özgüven geliyor. Onlar gayet mütevâzı şekilde işlerini yaparken, birileri bunu kullanabiliyor. Yarın öbür gün bir şey olduğu zaman, “Bunlar siyasetten anlamaz” deyip, teknokratları geri plana itip öne çıkmaya çalışacaklar. Bu kaçınılmaz bir şey olacak. Aslında Türkiye’de genel olarak siyâsetin, özel olarak da sağ siyâsetin en büyük özelliklerinden biri bu sanki. Sen daha yakından biliyorsun. Gerçekten de, “Hangi partiden olsa iş yapar” dediğimiz liyâkat sâhibi birtakım insanlar var. Biraz abartılı bir benzetme olacak belki ama, “Ağustos böceği ve karınca” hikâyesindeki gibi, onların ürettiği bir zemin, yarattığı bir özgüven var. Belki bir seçmen ilgisi var. Ama ondan sonra, işler, özellikle iktidâra gelince ya da çok büyük bir yükseliş veya çöküş yaşanınca, “Siyâsetten anlarız” iddiasındakiler gelip, “Siz anlamazsınız, bu iş bizim işimiz” hâline dönüşebiliyor. Ben bu hissiyatı, dünkü İYİ Parti’nin Kongresi’nde şimdiden sezdim. Kızacaklar, ama öyle.

Kemal Can: Çünkü oradaki teknokratların ya da liyâkat sâhibi uzman kadronun siyâsî gücü yok. Lider onları kollayabildiği sürece varlar. Onun dışında kendi siyâsî güçleri yok. Tabanın temel refleksleri değil. Çok teknik bir program hazırlıyorlar. Bir partinin dayandığı toplumsal kesimin taleplerine göre biçimlenmiş bir şey değil. Ekonominin gereklerine göre biçimlenmiş bir program çıkartıyorlar. Bu mesele, iki şeyle test olacak: Bir, bu seçmen tabanı bu programla ne kadar uyuşacak, ne kadar intibak edecek? İkincisi, teşkilât bunu ne kadar sâhiplenecek? Çarşamba günkü yayında bunu konuştuk, özgüvenin harcanması meselesine çok çarpıcı bir örnek: Akşener, Gara Operasyonu ve sonrasında, özellikle muhâlefet cephesinde durma kararlılığını çok net ifâde edip, iktidârın bu konudaki sıkıştırmalarına da fazla kulak asmayacağı intibâını vererek bir ivme sağladı. Parti yüzde 10’lardan yüzde 15’lere doğru bir çıkış yakaladı. Bütün anketlerde, oyunu artıran tek parti oldu. Sonra bunu birileri aldı, bu özgüvenden, fazladan bir kâr maksimizasyonu vehmedip, bunu kullanmaya başladılar. Akşener bu tazyike, neden olduğunu biraz bildiğimiz ama tam da bilmediğimiz nedenlerle, uyumlu davrandı. Birdenbire, tekrar o ivmeden geriye doğru düşen ve daha dar, merkez siyâsetten daha ideolojik bir alana doğru, yani MHP’yle rekabet eden ya da o rekabetteki pozisyonu îtibâriyle kendine bir alan kurmaya çalışan bir partiye doğru çekildikçe, bunu birileri kötü kullandılar, kötü harcadılar. Bu çok bâriz biçimde, çok kısa bir aralıkta, çok net gördüğümüz bir resim. 

Senin dediğin gibi ekonomide de çok güzel bir program çıkarttıklarını varsayalım. Aslında oradaki bazı isimlerin de teknokrat olarak buna yetkin olduğunu biliyoruz. Ama sonuçta, tıpkı Bilim Kurulu meselesi gibi… Pandemiyi Bilim Kurulu yönetmiyordu. Onun arkasında bir siyâsî irâdenin olması gerekiyor. Dolayısıyla o belirleyici olacak. Bu sorun, İYİ Parti’de yapısal bir sorun. Akşener şimdilik bunu bir denge içerisinde tutabiliyor. Ama dediğin gibi, oradaki sorun diğer partilerden daha az değil. 

Ruşen Çakır: Evet, programı burada bitirelim Kemal. Bakalım Cumartesi günü nasıl bir fotoğraf olacak, neler çıkacak? Önümüzdeki hafta konuşacak bayağı bir malzeme olacak. Burada noktayı koyuyoruz. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya buluşmak üzere. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus