İsmail Güzelsoy yazdı: Bir kış gecesi eğer bir hancı…

Lise birinci sınıftan beri oynadığım oyun bu. Bir durumu, bazen bir üçüncü sayfa haberini ya da aklıma oracıkta esen bir şeyi, sevdiğim yazarların üslubuyla tekrarlarım kendime. Tabii ki karikatürize ederek… Seneler geçti ve ben bu muzip oyundan bıkmadım. Bu kez seni de ortak edeceğim izninle. “Feride kocasından tokat yemiş.” Yan masada iki kadının yaptığı dedikodudan bu kadarını duyabildim yalnızca. Yaşayan yazarların ve okurların hoşgörüsüne sığınarak. Göçmüş yazarlarla cehennemde helalleşirim artık.

Oğuz Atay: Ben o sırada başka bir yere bakıyordum hakim bey. En iyi becerebildiğim iştir bu. Zaten ben başka bir yere bakmakla harcadım ömrümü. Tam o sırada bulutları koyuna benzetme idmanı yapıyordum hakim bey. Hazırlıksız yakalanmamak için bulutların koyuna benzeyen yanlarını zihnimin kıvrımlarına kaydediyordum. Belki bir gün bu işi ciddi ciddi yapmam gerekebilir, değil mi? Bunu yaparken gariban zihnimin de aslında koyunlara benzediğini keşfetmemeye özen gösteriyordum. Onun için zihnimin gündemini değiştiriyordum hakim bey. Mesela çimenlerin neden çimen yeşili olmadıkları üzerine bir doçentlik tezi yazılıp yazılmadığını merak etmeye çalışıyordum. Ama aklımın buluta benzeyen kıvrımları Feride’den kurtulamadı bir türlü. Suçluyum hakim bey. Ben zihnimin bulutlarına yardım ve yataklık ettim hakim bey. Ona hakim olamadım hakim bey. Hah-haaa! Ah Feride, yanan canımdın sen. Şimdi Feride bir mesafenin adıdır. Benimle, görmezden geldiğim acılarım arasındaki uzaklığın şifredir Feride. Tokat neden yenilen bir şeydir hakimim bey, hiç düşündün mü? Aslında “kusma” fiili daha doğru olmaz mıydı? Bu konuda birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuralım mı? Gel bir dilekçe yazalım. Feride tokat yemiş değil, bir tokat kusmuş olacak, nasıl? Artık hayatımızın bir gayesi, maksadı ve aydınlık bir emeli var. Her şey nispeten güzel olacak. Çıkaralım kâğıt kalemleri hakimim bey, bin yıllık geleneğe redaksiyon yapacağız. Semiyotik bir devrim bu! Yeni bir çağ başlıyor ve bu çağda tokat kusulan bir şey olacak! 

Borges: Belki de Feride kocasının benliğinde kendisine atmıştı o tokadı. Belki de Feride’nin kocası, Feride’de kendisini cezalandırmayı seçmişti. Feride ve kocasının tek bir varlık olduğunu ve ikisinin bir tokatla birleştiği ve sonsuza kadar bir daha karşılaşmayacakları kadar uzağa, yani parçalanarak zamanın yüreğine dönüşüp bir daha görüşemeyeceklerine tanık olduğumda, sonsuza kadar o tokatı hatırlamamaya yemin ettim. Şimdi bunları okuyorsan, kavlime ihanet ettiğimi de anlamışsındır. Bu kutsal ihanet yüzünden o tokatı ben de tattım ve şimdi kim olduğumu unuttum sevgili okur. Bunları sana anlatırken, tokadı yiyen mi, atan mı yoksa onları dışarıdan izleyen biri miyim, bilmiyorum? Belki de tokadın ta kendisiydim.

Yaşar Kemal: Zalimin zafer çığlığı gibi esen çırılçıplak rüzgârın yaladığı çayırların gerisinde yükselen, teni insan ayağıyla kirlenmemiş yamaçların korunaklı duldasında, birbirine sokulmuş ürkek ve titrek gövdeleriyle ayın altında mahmur gelincikler, kimsenin fark etmediği bir soluşla göçüp giderken Feride’nin yanağı sobadaki kor alevin rengiyle şavkıdı. O tokadın sesi, yolunu kaybetmiş yavru bir şahinin feryatlı çığlığına karıştı. Güney yamaçlarında söken günün ilk ışıkları, birbirine dokunmaktan utanç ve endişe duyan gelinciklerin rengini biraz daha kızartacaktı birazdan. Feride ürkerek yanağındaki gelincik kırmızısı yarayı okşadı. Yara da onun avucunu… Dağın ve çayırın sesi dindi, geride yavru şahinin feryatlı ve öksüz çığlığı bir daha yankılandı. 

Marquez: Albay Fethi Öztan, Amasya’dan Kayseri’ye göçen dedelerinin on sekiz kuşak boyunca yaptığı gibi, hayatının bütün başarısızlıklarının ve uğradığı haksızlıkların bedelini, en yakınında bulunan kadından çıkardığı gece, ona attığı tokat yüzünden lanetleneceği, yalnızca apış arasını kavuran, veba ateşini andıran acayip bir hastalığa yakalanacağı aklının ucundan bile geçmedi. Tedavisi mümkün olmayan ama öldürmeyi de beceremeyen bu yangıyla, elli yıl boyunca kıvranıp duracaktı. Benzeri görülmemiş bu hastalık, zavallı adamın hayatında en çok övündüğü ve ona mutluluk veren tek organı olan, orta boy bir hindistancevizi iriliğindeki testisinde yaşamayı seçmişti. Yakın kasabalardan gelen doktorların hiçbiri bu amansız sızıya ve ateşlenmeye çare bulamadığı gibi onun ne olduğunu da anlayamadı. Albay Fethi Öztan hastalığına çare aramaktan vazgeçti ve yalnızca bir isim söylemeleri için onlara yalvardı senelerce. Hastalığını tanımlayacak basit bir isim… Bundan da umudu kalmayınca ölmeyi ve serin toprağın huzurlu kucağını arzuladı Albay Öztan. Ölümü özlediğini anladığı, kavurucu sıcağın kasabaya bir bulut gibi indiği o gece bir tuhaflık oldu ve elli yıllık yangı zehirli bir yılan yavrusu gibi tedirgin bir hareketle karın boşluğuna doğru hareket etti.

Murakami: Feride Boat on the river’ın plak kaydını on dokuzuncu kez dinlerken kocası elinin başka bir güç tarafından denetlendiğini fark etti ve ufo-mufo, bir şey bir şey, amaan, anladın sen onu. Ha bir de sıra dışı sekse benzeyen ama tam öyle olmayan bir şey daha… Ha az kalsın unutuyordum; Batılı’ya Japon, Japon’a da limonata.

Orhan Pamuk: Yumruk atmak ne kadar onurlu ve erkeksi bir şiddetin ve hazzın simgesiyle tokat atmanın da o kadar onursuz bir eylem ve tokatı yiyen için de o kadar onur kırıcı bir davranış olduğunu düşünerek pencereden dışarı, şehrin şüpheli ve hüzünlü gölgelerine baktı Feride’nin kocası. Feride o karanlığın içindeki ürkütücü hareketlerin arasından, bilinmeyen bir dile ait kelimelerle kendisini loş sokaklarda bir daha bulunmayacak bir şekilde kaybolmaya çağırıyordu. Sokaklar Feride’nin suretine bürünmüştü. Şehir tekinsiz gölgelerin istilasına uğramıştı artık. Minarelerin ve tarihi kubbelerin yarattığı yüzlerce senelik ahengi bozan gökdelenlerin silüeti, adamın çok iyi bildiği ve her nasılsa unuttuğu bir dilde bir şey fısıldıyordu. O şeyi anlayabildiği zaman her şey başa döner miydi? Feride’ye tokat attığı o uğursuz zamana geri dönebilir miydi? Pencerenin karanlık kısmında kendi yüzünün yansımasını gören adam şehrin laciverdinde, ölgün ve hüzünlü lambanın aydınlattığı yüzündeki çizgilere işlenmiş haritayı ilk kez keşfetti ve yüzünden ürktü. Yüzündeki çizgiler, gözler, ürkek ifade, büyük gayretlerle unutmayı başarabildiği ama bazan bir anlığına görünüp kaybolan ve yeni bir çabayla varlığı unutulan gaddar ve sabırlı bir düşmana aitti.

Orwell: Ekşi lahana haşlaması kokan, soluk bir tungstenle kirlenmiş gri duvarlarda titreşen lekelerden başka rengin olmadığı sokaklarda yankılanan o titrek sesi duyan soluk benizli, cılız adam, bunu hayalinde bir makale olarak yazmaya karar verdi ve korkuyla saatine baktı. Loş bir sokağın başına geldiğinde, eski Londra’dan kalan, gerçek rengi, pasla kaplanmış katmanın gerisinde solup gitmiş sokak lambalarına asılı megafondan bir tokat sesi çınladı. Soluk benizli adam ırmağın kıyısından kendisine bakan birinin varlığını o anda hissetti ve o yöne döndüğünde bir gün önce Feride’ye tokat atan takipçiyi tanıyıverdi. Kaçmalı mı onunla konuşmayı mı denemeliydi; kararsızlıkla sokağın başında bir an durdu ve…

Poe: Karanlık, soluk kesen bir örtü gibi kentin üzerine ağır ağır inerken, bir akçaağacın dalından dünyaya bakan kuzgun başını hafifçe yana çevirerek o pencereye bir daha baktı. Bir sesi görüyor, bir şiddetin görüntüsünü duyuyordu, onun geniz yakan kokusuyla sarhoş oluyordu kuzgun. Zamanın deşilen yüreğinden mi geliyordu bu “Şak!” sesi yoksa aklının karanlık labirentindeki uzak bir yankı mıydı onun yorgun tüylerini diken diken eden? Sessizlik bütün karanlık masallardan daha tehditkar, ağaç yapraklarının hışırtısı bu âlemde verilen son nefeslerin buğusuyla kaplanmıştı.

Sadi: “Kadının yüzü değil, senin elin acır adam, diyeceğim ama zaten senin acıya hürmetin kalmamış ki. Zulüm acının inkarıyla kaim olur, gönlünün nurunu kaybeden insanın yüzü gülmez” dedim ve oradan uzaklaştım. Acı çekmek kalbin kirlenmesinden daha hayırlıdır. Zira senin çektiğin ıstırap başkasının cennetine giden yolu güzelleştirir, ne bilirsin ki?

Shakespeare: 

Ve o zalim gecede

Bir hüzünlü ses kalır geride

Cisimleşmiş bir dövülmüşlüğün soluğudur Feride

Geç uğursuz gece, sol ve tüken aydınlık gün, dökül yalan zaman

Yine de ölmek zor, yiğitlik var serde.

Tanpınar: Feride’nin kocası her ne kadar çarşı-pazarda, sosyetede asri ve Avrupai görünmeğe gayret gösterse de menzilinin dört duvarı arasında fevkalbeşer nobran ve bir o kadar da hodbin idi. Filhakika bu hikâyenin asli mevzuu olan o tokat hadisesi de bu iddiamızı teyid edecektir birazdan. Şahsen henüz bıyıkları terlemiş, dört kaşlı bir oğlan çocuğuydum o günlerde. Bir pazar akşamı, bahsi geçen nahoş “şak” sesini duydukta, pederimin dükkânının önünü süpürmekteydim.

İhsan Oktay Anar: Galata surlarının önündeki iki şebgerd, gecenin zifir rengi ağır örtüsünün altında, sessizliğin ve biraz da kırbalarında kalan son yudum köpeköldürenin tesiriyle kafaları mest iken, yankılanarak yayılan o “şaykkk!” sesini duymamış olduklarına inanarak ya da beceriksizce inanmayı deneyerek birbirine baktı. Yalnızca geceleri ortaya çıkan ve gün doğarken yeryüzünden silinen o uğursuz sokağın sonundaki evden geliyordu bu ses. O iblisin, biaman kocanın kızıl alevle yanan iri ve kendisine bakanı oracıkta felç eden gözlerini hayal etti kısa boylu şebgerd. Kendi varlığından ürkerek yoldaşına sokuldu. Konuşmayı denedi ama dudaklarından çıkan hırıltı, sirkeleşmiş şarap gibi genzini yakıyordu. Kaçmanın bir faydası olur muydu? Kaçılacak bir yer değil, bir zaman vardı gerideki dehlizde. Kimsenin önünden dahi geçmeye cesaret edemediği o dehliz, Murat-ı Sâni hükümdarlığının ikinci senesinde mühürlenmiş ve başını alıp giden bir cümlenin ortasında manasızca terk edilmiş bir parantez gibi muhakkak bir inkârın nesnesi olmuştu. Şimdi o parantezin içindeki kelimenin sırrı fâş olmuş ve o dehlizin, başka bir zamanın karanlık ve meçhul kalbine açılan bir kapı olduğu anlaşılmıştı.

Bir twit: Bu orospu çocuğu cinsiyetçi puştlardan kadına yönelik şiddetin hesabını sormazsak yüreğimiz kurusun. #ferideninYanindayiz

Bir Facebook paylaşımı: Feride’yi İngilizce kursundan tanırdım. Şu anda Göztepe Hastanesi’nde yatıyor. Yardımsever arkadaşlar bana özelden ulaşırlarsa kendilerine İban numarasını verebilirim. İnsanlık adına, bu drama seyirci kalmayalım arkadaşlar. Feride yardımlarınızı bekliyor. Onu yaşatabiliriz! #FerideyeDestekOl

Bir Instagram paylaşımı: #tbt #feride #şiddet #ben #o

Feride’yle iki sene önce Datça’da kafa demlerken. Güzelizzzz!

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus