İsmail Güzelsoy yazdı: Yaş işleri

Ülkenin öbür ucundan gelip üniversiteye başladığında gördün Burcu’yu. O duru güzellikle sarhoş oldun ve hayallerin coştu. Bir türlü yatıştıramadın ruhundaki çalkalanmayı. Uyurken bile Burcu’nun o hülyalı yüzü beliriyor gözlerinin önünde. Üç hafta sonra, neden onunla konuşmayı denemediğini düşünmek geliyor aklına. “Ulan oğlum otobüste görmedin ya, sınıf arkadaşıyız, herkes herkesle muhabbet ediyor, artık ona yaklaşıp bir-iki kelam etmek meşru, yasal ve asla kilo yapmaz” diyerek kendine gaz verdin o sabah. Kantinde fırsat kolladın, hemen onun arkasından çay ocağındaki kuyruğa kaynadın. Şahane gidiyor. Haydi oğlum, bir şey söyle, muhabbet aç. “Siz… Sen de mi çayı demli içiyorsun, ne güzel!” Bu gülümseme ne demek? “Angut oğlan, bu ülkedeki insanların yüzde 68,4’ü çayı demli içer zaten” anlamına mı geliyor yoksa, “Evet, ben de senden çok hoşlandım ve seninle evlenip yuva kurmak…”

“Doğal davran oğlum, kasma. Kastıkça sıra sana gelecek… Yok o öyle değildi. Hangi fiildi ulan o? Bırak şimdi fiili, unutma, siyaset, motor ve futbol konuşmak yok. Peki ne konuşacağız? Bir muhabbet konusu bulmak şart şimdi. Turizm teşvik fonlarını konuşacak halimiz yok tabii. Bir şey lazım, kıza ahmak olduğumu belli etmemek zorundayım. En azından işin başında.” Aklına bir şey gelmesini beklemiyor Burcu, “Bu derse girmeyeceğim, haber yazma tekniği çok sıkıcı” deyiveriyor. “Ben de şey etmiyorum zaten” diyorsun. Bu söylediğin -nispeten- anlamlı cümle ve yalan ama olsun, gönül oyunlarında yalan olur. “Olmaz da… Sonradan telafi ederiz. Ama konu yok, memleket meselelerinden başka hiçbir şey gelmiyor ki aklıma.” Sen bunu düşünürken Burcu, “Burcun ne?” diye atılıyor. Hay Allah, bu da nereden çıktı şimdi? Zor yerden geldi soru. Sen ne zaman doğduğunu bilmiyorsun ki. Bunu nasıl anlatabilirsin? Düşün oğlum ya! İlla ki cevabı vardır bu absürt sorunun. “Burcu, aslında ben doğduğumdan bile emin değilim. Yani tabii ki burada olduğuma göre doğmuşumdur ama…” Lütfen saçmalama ve makul bir cevap bul hemen.

Öyle doğduğun gün doğum kaydı çıkarmak, nüfusa başvurmak filan yoktu sizin oralarda. Zaten bir anomali olmadığı sürece hastanede doğman tuhaf bir durum olarak görülürdü. Annen tavan kirişlerindeki farklı zamanlarda yağmış yağmur sızıntılarının bıraktığı lekelerini seyrederek, gaz lambasının altında, ebenin küfürlerini dinleye dinleye doğururdu seni. Bu koşullarda dünyaya gelen birinin ertesi sabah devletin bütün yetkili kurum ve kuruluşlarınca tanınmasını beklemek saflık olmaz mı? Peki ya ne zaman olur o iş? Eğer ciddi bir sağlık sorunun yoksa okula başlayacağın yıl, genelde ağustos ayının ortalarında baban elinden tutar götürürdü seni ilçe nüfus müdürlüğüne. O hafta yığılma olduğundan size öğleden sonra sıra gelirdi ancak.

Baban seni nüfus müdüründen olabildiğince uzakta tutmaya gayret eder, hatta iki adım gerisinde durmaya zorlardı.

“Yaşı kaç bunun?”

“Vallahi tam belli değil ama 62 doğumlu diyelim…

“Yahu dalga mı geçiyorsun dayı, bu oğlan daha süt bebeği be, emziğini çıkarıp getirmişsin” gibisinden takılırdı nüfus müdürü. İşte o zaman babanın neden “Dik dur, gözüne gözüne bak memurun” dediğini, yaz sıcağında kazak giymek zorunda kaldığını, abinin eski ceketini sırtına geçirdiklerini, iki aydır neden saçını kestirmedikleri anlam kazanmaya başlardı.

Gariban esnaf, çiftçi, yarıcı, ne yapıp edip erkek evladını bir an önce askere gönderip hayata katmaya çabalardı. 18 yaşında bir çocuğun askere gidip üç yıl sonra, 21 yaşında dönmesi olacak iş değildi. O yaştayken babanın üç çocuğu vardı. Büyümek sınıfsal bir durumdu oralarda. En az ölmek kadar… Haliyle, nüfus kaydını yaptırırken yaşını olabildiğince aşağı çekmeye gayret ederlerdi. Buna karşı çıkabilecek yalnızca merhametli anneler olurdu, tahmin edersin.

“Bu oğlan 15 yaşında asker mi olacak? Yapma efendi, iki yaş daha büyük yazdır, günahtır, dayanamam, gelinceye kadar belim bükülür hasretinden, eziyet görür asker ocağında.”

“Yahu cahillik etme, genç gitsin askere, daha iyi, ne olup bittiğini anlayamadan teskereyi verirler eline. Evde yiyeceği tokadı da komutanlarından yer, pişer, olgunlaşır. Geri geldiğinde tam erkek olur, sen bile tanıyamazsın” falan diye laf kalabalığıyla anneleri susturulurdu. Geriye nüfus memuru kalırdı ki o da bütünüyle pazarlığa tabiydi.

“Öyle deme, biraz kavruk kaldı, yalan mı söyleyeceğim memur bey?”

Ah, nüfus memurlarının ne kadar önemli insanlar olduğunu tahmin edemezsin. Eğer bizimki gibi bir kasabadaysan, beş-altı senede köşe olurdun. İşler öyle yürürdü. Baban hafif öne eğilir, memurun önündeki o kütük gibi kütük defterinin altına bir beşlik kıstırırdı. Memur sinirlenmiş gibi dik dik bir süre önündeki deftere bakardı o anda. Neye sinirlendiğini anlayamazdı baban. Parayı mı az bulmuştur yoksa arada bir “Rüşvet yemiyor pezevenk!” dedikleri türden birine mi denk gelmiştir? Memur bir gerilim filmi ustası gibi o sahneyi uzattıkça uzatırdı.

“Ne diyorsun, 62 doğumlu olsun mu?” derdi sonunda baban. Havayı yumuşatacak bir gülümsemeyle bakışlarını memurun elindeki sabit kaleme dikerdi. Memur o aşamada başını kaldırıp sana bakar, “Şöyle geç bakayım çocuğum, pencerenin yanına…” 

Yan yan yürüyerek pencerenin dibine geldiğinde sinirli bir kahkaha atar ve “Dayı sen ne yaptın ya? Bunun 65’ten aşağı oluru yok” derdi.

“Yahu vallahi kavruk bu sıpa, görüntüsü yanıltmasın seni. Yemin ederim eşek oğlu eşek kedi boku kadar yemek yiyor, üstelik ekmeğe de dokunmuyor ya ondan öyle görünüyor” diye yakarırdı baban.

“Öyle olmaz, 65 diyorum. Mayıs uygundur…”

“Yapma efendi, yahu ne olacak 62 yazsan? Sana bir ziyanı var mı?” 

“Dayı bana ne ziyanı olacak, yaşı veren de Allah, alan da… İstersen 50 doğumlu yazayım. Ama müdürün önüne giderse şu vesikalıktaki simaya bakıp, ‘Ulan bu velet yanlış yazılmış, kemik muayenesi isteyelim’ dediği zaman ne olacak?”

Babanın rengi atardı o anda. Gerçekten de ayda, yılda bir kemik muayenesi isterlerdi. Bu da nüfus müdürlüğünün cilvelerindendi. Böylece pazarlığı belli bir sınırda tutarlardı. Kemik muayenesi tehlikeliydi. Oğlan gerçekten 18 yaşında askere gider, 21 yaşında döner, 22’sinde evlenir… Zaten ömrü bitti sayılırdı. 

Baban son bir hamle yapar, bir beşlik daha sıkıştırırdı kütük defterinin altına. Bunu yapakken yumuşak, melül bakışlarla memuru süzdükten sonra öfkeli bir bakışla şöyle bir seni yoklardı. Hepsi senin kabahatindi. Niye daha büyük göstermiyorsun sıpa!

“Bak dayı bunu 64 Şubat yazıyorum. Günü sen seç, daha da konuşma.”

“Efendi gel ortasını bulalım” der ve baban son bir beşlik daha sıkıştırırdı kütüğün altına.

“Öf, inşallah başımıza iş açmıyoruz. Neyse, tamam 63, Kasım olsun.”

“Ha Kasım demişsin ha 64 demişsin, ne fark etti ki şimdi?” derken memur elindeki sabit kalemi hırsla defterin ortasına fırlatır, “E, gel sen yaz o zaman! Biz burada eşek başı mıyız be adam!” diye isyan ederdi.

“Estağfurullah efendi, öyle değil de, hani farkı şey etmiyor” diye dili dolanırdı babanın.

“8 Haziran, diyorum, tamam mı?”

“Allah razı olsun, ellerin dert görmesin.”

Çok uzun yıllar sonra, artık İstanbul’da okurken, seni daha yakından tanımak isteyen Burcu sorar: “Yükselenin ne?”

“Sosyalizm bayrağı?..”

“Hayır ya, salak salak konuşma, yıldızın yani…”

“Kızıl yıldız?..”

“Yaa, çıldırtma insanı. Burcun ne?”

“İkizler…”

“Yükselen ne?”

“Yükselen ikizler?..”

“Sen salaksın. Tam salaksın ve de cahilsin. Anladın mı?”

Doğru söylüyor. Ona nasıl anlatırsın pazarlıkla doğduğunu şimdi? Nüfus memuru aldığı “bahşişe” göre sana yaş biçtiğini, hayata bir an önce atılman için seni ittire kaktıra büyüttüklerini nasıl anlatırdın ki? Memur bey benim yükselenim ne? Kütüğün altına yüz lira da sıkıştırsan bir yükselen alamazdın. Kolay mı öyle fiyakalı bir yükselen edinebilmek?

“Ya, Burcu ne olur biraz anlayış göster, ben bu konularda yeniyim. Nasıl hesaplandığını bilmiyorum ki, bir ipucu ver.”

“Tamam, şöyle ki… Saat kaçta doğdun?”

Apışıp kalırsın. Hayda, ben hangi yıl doğduğumu bilmiyorum ki Burcu, ne saati? Sallarsın: “Sabaha doğru dört yirmi iki. Otuz saniye yanılma payı olabilir.” Derin bir nefes alırsın. Daha flört çemberine girmeden yalana başladın, bu ilişkiden ne hayır gelirse artık.

“A, senin yükselenin de ikizlermiş. Iyyy!”

“Tamam, ben derse gireyim. Bir ara şey edersen şey edersin yine şey ederiz…” Yükselenim de ikizlermiş, işe bak çifte kazık. Neyse, burcu olmayanlar da var, buna da şükür. En azından yükselen bir şeyin oldu. Alçalan burç da var mıdır? Dönüp caka satsam mı Burcu’ya? “Biliyor musun hayatım, bizim oralarda bir de alçalan bir burç olayımız var. Şöyle ki…” “Yalandan kim ölmüş” diye bir deyimin olduğu bir memlekette yaşıyoruz ya. Atalar zannettiğimiz kadar ahlaklı ve bilge olmayabilir yani. Her şeyden evvel, yalandan ölenler, gerçekten ölenlerden çok daha fazladır bu coğrafyada. Atalar da atarmış demek ki.

Zaten bu ülkede gerçeğin hiçbir önemi olmadı. Post truth dediğin meret ilk kez bu topraklarda yeşermiştir insanlık tarihinde. Devlet her daim bir paralel evren olageldi. Kanun koyucu değil, gerçek koyucuydu devlet. Gerçeğin alt ve üst limitlerini belirleyen, onu sabitleyen bir ulvi ve soyut güçtü. Resmi dili, resmi dini, resmi tarihi vardı onun. Ama sivil hayatın da öyle…  Evet ya bireylerin de resmi mazisi vardı. Hiçbiri gerçeğin çıplaklığından beslenmediği için yan yana, paralel bir çürümeyle birbirini kirlete kirlete geçinip gittiler hep. Gerçek bir ön kabuldü, bir varsayım, karmaşık bir hayat hesabındaki oynak, civelek bir değişken… Gerçek ne kadar işimize yarar diye sorardı herkes, yaradığı kadarını alır, artanını geri koyarlardı. Sıvı bir şeydi gerçek. Bir kap getirirsin içine dolar, o kabın şeklini alırdı. Bir tasta tas olur, bir bardakta bardak… Post truth bu vatan toprağının yetiştirdiği en bereketli üründür.

Yaşımız gerçeğin ta kendisiydi, bu ülkedeki bütün gerçeklikler gibi pazarlığa tabiiydi. Sıradan insanın resmi mazisi onu öyle bir yere getirdi ki, artık haklı, haksız, doğru, hakkaniyetli, hukuki gibi ölçütlerin tamamı, işe yaradığı kadarıyla itibar görür oldu. Bir şeyin doğru olup olmadığı, onu kimin söylediğiyle alakalıydı. Bahçeli dün öyle demişti, şimdi böyle diyor ne dersin, dediğin zaman cevap bellidir: “Bir bildiği vardır.” Bu ülke halkları hiçbir zaman gerçeği aramadı, onu kovalamadı, onun için bedel ödemedi, onun için acı çekmedi. Bütün bunları üç-beş gazeteci, bir avuç hukukçu ve sahipsiz birkaç aydın yaşadı. Geri kalanlar uzaktan seyretti. Bilginin ne önemi var ki, bize hangisi yarıyor arkadaş! “Haticeye değil neticeye bakarım” diye bir deyim de var bu dilde. 

Ezcümle devlet ile milletin aynı dili konuşmadığı bir coğrafyada büyüdük. Devlet her zaman emir kipiyle konuştu, biz miş’li geçmişin rivayet kipinde takılıp kaldık. İkimiz de yalan söyledik ama. Belki de bu kadar farklı diller konuşmamıza rağmen anlaşabilmemizin nedeni tam da buydu. Çünkü yalan bir dildir. Kendi grameri, kendi kuralları ve semiyotiği olan kadim bir dil…

“Şimdi sen gerçekten yükseleninin ne olduğunu bilmiyor musun anacığım?” diye soracak olursan… Ben yükselen değil, alçalan şeylere bakıyorum uzun zamandır. Bütün değerlerin serbest piyasa indeksleriyle belirlendiği alçalan şeylerden yeni burçlar üretiyorum kendime. Yaralı köpeklere eziyet etme burcu, kadınları katletme burcu, hekimlere yönelik şiddet burcu, sahtekarlık burcu, ülke kaynaklarını talan etme burcu… Daha nice alçalan burç çıkar buradan. Seç beğen al.

Burcu, Murat ile evlendi, üç oğlu bir kızı var, şimdi ABD’de yaşıyorlar. Hani merak edersin diye söylüyorum. Yani ortada mutlu bir son var ama bizim için değil. Kafka’nın da kepçe kulakları çınlasın.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus