Emre Erdoğan yazdı: Zamane liderlerinin sahip olması gereken vasıflar

Ülkemiz gibi liderden ve lider adayından geçilmeyen bir coğrafyada, “Zamane liderleri ne gibi vasıflara sahip olmalı?” gibi bir soru çok yersiz ve zamansız gelebilir. Ancak bir dizi küresel ve yerel gelişme bir lider hayal etmeyi kaçınılmaz hale getiriyor. Öncelikle, küresel olarak lidersizlikten kırıldığımız bir dönemdeyiz ne yazık ki. Pandemi sonrası dünyayı bir araya getirecek, asgari müşterekte ülkeleri buluşturacak ve kolektif sorunlarımızı çözmemiz için işbirliği ortamı sağlayacak liderler sahnede yok artık. İyisiyle kötüsüyle Gorbaçov’un ardından söylenenler, renksiz Merkel’i şimdiden özlüyor olmamız; Reagan’ın, Mitterand’ın ya da Thatcher’ın yerlerinin hala doldurulamaması boşluğun büyüklüğünü gösteriyor bize. Keza, “ileri” demokrasi ülkelerinde yönetimin, hem nitelikleri hem de yerlerinin sağlamlığı tartışmalı liderlerin elinde olması -Birleşik Krallık başbakanının halefinin kim olacağı şimdiden tartışılıyor- başlı başına bir vaka. Buna karşılık, kibarca “illiberal” denen ülkelerde karizmatik ama hata yapmaya meftun kişilerin direksiyonda oturmaları da hiç güven vermiyor, Putin, Modi ve Orban bu tür eli sopalı lider örneklerinden.

Ülkemize gelince durum biraz daha farklı. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan çok uzun süredir ülke yönetiminde söz sahibi ve her siyasi parti genel başkanı da kendiliğinden lider kabul ediliyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin cilvelerinden, 2023 seçimi yaklaşırken parti başkanlığı sıfatı taşımayan birçok diğer aktör de lider potansiyelini kendisinde görüyor. Büyükşehir belediye başkanlarını bu listede mutlaka görüyoruz, zaten kendileri neredeyse birer ülke büyüklüğündeki bir coğrafyaya hükmediyorlar. Parti kurmaylarını da sayalım, olası bir iktidar değişikliğinde ya da muhalefetin seçimi kaybetmesi durumunda yaşanacak karmaşada bu kişilerden birini “1 numara” koltuğunda görebiliriz, hayat sürprizlere gebe. Bir de kinayeli bir şekilde “Macron modeli” dediğimiz, herhangi bir siyasi partiyle ilişkisi olmayan, kulvar dışından atak yapmayı hayal eden toplumsal muhalefet unsurları var; onlar da lider olabilirler, ortam müsait. Ancak bu kalabalık listedekilerden kaç tanesi “ideal bir lider” olarak tanımlanabilir; çok tartışmalı, tıpkı “ideal” bir liderin ne tür özellikler taşıması gerektiği gibi.

Hali hazırdaki manzaranın liderler döneminin bittiğini gösterdiğini düşünenler olabilir. Ancak zamanın koşulları, bilakis liderler dönemine geçtiğimizi ve lider boşluğu yaşadığımızı gösteriyor tam tersine. Liderler, siyasette her daim çok önemli bir rol oynamışlar, o yüzden de dünya tarihini liderlerin biyografilerini uç uca eklemek olarak gören bir gelenek var. ABD demokrasisinin liderlerini geçelim, Washington, Jefferson, bizde pek tanınmaz Hamilton, Lincoln, Roosevelt’ler ve Kennedy derken zaten ülke tarihi şöhretler galerisi gibi. Diğer ülkelere de baktığımızda Churchill ve benzeri büyük politikacıları görmekteyiz. Gelişmekte olan her ülkede de bir ya da birçok lider ön plana çıkmış; Atatürk’ten Tito’ya kadar uzanan geniş bir yelpaze var. Belki de uzun yirminci yüzyılın cilvesi, bu liderler savaşlar ve krizlerle çalkalanan bir dünyada uluslarına ve bazen de dünyaya çekidüzen vermeyi amaçlayan aktörler olarak ön planda olmuşlar, o yüzden de ulusal mitlerin odağına yerleşmişler.

Bizim ülkemizde de liderler her zaman ön planda olmuşlar, 1950 seçimlerinden başlayalım, Bayar-Menderes ikilisi ve kadim siyasetçi İnönü arasındaki çekişme siyasete damga vurmuş. Daha sonraki dönemde önce Demirel, daha sonra Ecevit siyaseti kendilerinde somutlaştırmışlar. Erbakan ve Türkeş de sahnenin unutulmaması aktörlerinden, 1980 sonrasının sıkıcı siyasetinde bile Özal diğerlerinin arasından sıyrılıp bir döneme damgasını vurabilmiş. 1990’larda Yılmaz, Çiller ve Baykal gibi aslında aslının taklidi isimlerin domine ettiği siyaset, muhafazakâr kanattan Erdoğan ve Gül gibi iki liderin ortaya çıkmasına izin verebilmiş; o kadar çok hükümet kuruldu ki, bakan olmamak başarısızlık gibi gözüküyordu o dönemde. Bir de listesi uzun, başarısız lider girişimleri var; onları da tarihçilere bırakalım. Böyle baktığımızda ülkenin demokrasi tarihi liderler silsilesi gibi de gözükebilir.

Liderlerin demokratik siyasette bu kadar önemli rol oynamasının birden fazla sebebi var. Öncelikle bir şekilde ellerine aldıkları güç -bu yürütmenin başı olmaktan, hükümete dahil olmaya ya da partiyi yönetmeye kadar uzanabilir- tarihe biçim vermelerini sağlıyor. İzledikleri ve izlemedikleri politikalar, tercihleri ve bireysel dünya görüşleri; çok az faniye nasip olacak şekilde diğer insanların hayatlarını etkilemelerine yol açıyor; bu büyük bir güç. Bu kadar ölümsüzlüğü kaldırmak kolay değil, eğer farkına varılırsa… 

Öte yandan her türlü demokraside, özellikle de günümüz demokrasisinde liderlerin bir de pratik işlevi var; biz sıradan vatandaşlar için siyaseti anlamayı kolaylaştırıyorlar. Ortam zaten gürültülü, seçmenin havsalası sınırlı, izlenen politikaların insanların yaşamı üzerindeki etkisini öngörebilmek neredeyse imkânsız; o zaman fikri sorulan kişinin kendisini çok yormadan liderinin ipine sarılıp onu takip etmesi çok da anlaşılır. Liderler, yaptıkları ve yapmadıklarıyla, söylemleriyle ve bizzat kendi hayat tarzlarıyla, seçmenlere ne tür bir gelecek vadettiklerini değme parti programından daha iyi anlatıyorlar. Uzmanları haricinde kimsenin okumadığı hükümet programları, seçim manifestoları ve parti raporları yerine; liderin kendisi çok daha iyi fikir veriyor iktidara gelirse ne yapacağı konusunda.

 Bir de günümüz siyasetinin aldığı hal de liderlerin önemini arttırıyor. Siyasetin magazinleşmesi bunlardan biri, siyasi aktörler sadece ciddi haber bültenlerinde değil, artık her türlü mecrada fazlasıyla yer alıyorlar; hatta moda dergilerinin kapaklarında bile görüyoruz. Liderin siyasi beyanlarının yanı sıra özel hayatları da gündemde, Finlandiya başbakanının katıldığı partilerden hepimiz haberdarız. Siyasetin magazinleşmesi de Trump, Johnson, Farage ya da Wilders gibi popülist liderlerin işine çok geliyor; “reality show” kıvamındaki bir siyasette, saç biçimleri ya da hiçbir yere oturmayan söylemleriyle kitleleri cezbediyorlar. Bunun üstüne sosyal medya denen canavarı da ekleyin… Trump’ın “Twitter diplomasisi” bile ayıplanırken, şu anda tiktok videolarıyla siyaset yapmayan lidere “demode” gözüyle bakılıyor. Youtube’da videosu olmayan lider neredeyse yok. Ülkemizde kettle’ı bile efektif kullanan liderler var, bazen internet gerçekten özgürleştiriyor. Sosyal medyanın o tüketici hızı; liderleri cep telefonlarına kadar sızıp vatandaşla doğrudan iletişim kurmaya, aracıları “sözde” devreden çıkarmaya yarıyor. Hoş, o platformların kendilerinin ne kadar büyük filtre balonları yarattığı göz ardı ediliyor, geçelim.

Siyaset bu haldeyken de birer “persona” olarak liderlerin siyasetteki önemi artıyor, soru; eldeki listedekilerin bu önemli rolü doldurup dolduramadıkları. Siyasetin yeni hali, liderlerin işlevlerinin ne olduğunu düşünmemizi ve bu işlevlerin nasıl ayrıştığını anlamamızı gerektiriyor ki, sahip olması gereken sıfatları daha net düşünebilelim.

Eksiği olabilir, ancak bir liderin yerine getirebileceği üç işlev olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, baş stratejist olarak bir işlevi var. Parti ya da değil, başında olduğu siyasi hareketi iktidara getirebilmek ya da ortak edebilmek için izlenecek stratejiye karar verme işi liderde. Bu stratejiyi uygularken de seçim kampanyalarından, genel iletişim stratejisine ve tabii ki diğer liderlerle ilişkilere lider bakıyor, o karar veriyor. ABD’de bu iş hayli ayrışmış durumda, zaten liderler partilerin başkanı değiller çok uzun zamandır; iletişim kampanyalarını profesyoneller yürütürken, diğer stratejik meselelere de kurmaylar bakıyor. Başkan tabii ki son karar verici oluyor ama karar verene kadar da bin türlü pazarlığı yürütmek zorunda. Ülkemizde ve birçok ülkede bu iş genel başkanda bitiyor, ne kadar danışıyor, ne kadar taviz veriyor; bilmiyoruz.

Liderin ikinci işlevi de, partinin “yüzü” olmak. Daha önce de söyledik, sıradan seçmenler siyasetin incelikleriyle uğraşmak yerine liderin ipine sarılmayı tercih ediyorlar; o yüzden de liderler partilerinin siyasi duruşlarının, dünya görüşlerinin ve tabii ki ülkenin can acıtıcı sorunlarına getirdikleri çözümlerin kamuoyuna iletilmesinden sorumlu oluyorlar. Magazinleşmiş bir siyaset ortamında bu “ulak” rolü sadece parti grup toplantılarıyla sınırlı değil, hemen her ortamda siyasi hareketin cisimleşmiş hali olmak zorundalar. Ülkedeki demokrasinin kalitesi ne olursa olsun, bunu liderlerin ana işlevi olarak görebiliriz. Özellikle popülist siyasette lider sadece partinin değil, halkın da cisimleşmiş hali olduğundan; işi çok daha ağır.

Liderlerin bir de ideolog işlevi var. Yani dünyayı anlama, yorumlama ve çözümler üretme konusunda da aktif rol oynuyorlar. Ülkenin hangi sorunu önemli, bu sorunu hangi politika nasıl çözer gibi sorulara verilecek yanıtlar da liderin kim olduğuna bağlı olarak değişebiliyor. Bir ara ülkemizde fırtınası esen mühendis siyasetçilerin -Demirel, Özal ve Erbakan diyelim- baraj, yol ve fabrika yapmak yoluyla kalkınma arzusunu kim unutabilir? Trump ve benzerlerinin devleti şirket gibi yönetme eğilimleri, kendi ticari başarı ya da başarısızlıklarından kaynaklanmıyor mu? Asker ya da gizli servis kökenli bir liderseniz, dünyayı çatışmalardan ibaret görmek de kaçınılmaz oluyor haliyle. Liderler, kendi kişisel deneyimleriyle, hatta karakter özellikleriyle ideolojik bir çerçeveye siyaseti sınırlama gücüne de sahip. İyi demokrasilerde ülkenin yönetimi tek kişinin hayal gücüne bırakılmadığından denge ve denetleme mekanizmalarıyla bu işlev hayli sınırlansa da, Trump gibi bir siyasetçi bütün kurumları devre dışı bırakarak sağlık politikalarını yürütmeye kalkabiliyor, yani sınırlar da bazen işe yaramıyor.

Bizim ülkemizde bu üç işlevin, yani stratejist, sözcü ve ideolog işlevinin tek kişide toplandığını görüyoruz. Eh, babaların şartsız haklı olduğu bir pederşahi kültürde şaşırtıcı değil. Hele, kişilerin siyasi ve ticari istikballerinin liderlerin iki dudağının arasında olduğu bir ortamda; lideri sorgulamak sağlam cesaret ister, kimse de kariyeri yakmak istemez. Apartman yöneticisinin bile kimseye danışmadığı bir ortamda, danışman sayısı ne kadar çok olursa olsun, istişare pek de yaygın bir gelenek değil.

Şartlar bu iken, zamane liderlerinin bu işlevlerin hangilerine sahip çıkmaları, hangilerinden vazgeçmeleri gerek; bu tartışmalı bir konu. Dünyanın ve ülkenin sorunları bu kadar çok ve karmaşıkken, siyasetçilerimizin birinci sınıf birer ideolog olmalarını beklemek naif olur. Bu işi tamamen teknokratlara ve akademisyenlere devretmeleri de pek doğru değil; sonuçta eli taşın altında olanlar daha gerçekçi olurlar. Dinlemeyi ve danışmayı bilen bir lider, hayatla hayali sentezleme işini daha iyi yapabilir.

İşi uzmanlara devretmek demişken; liderlerin bu stratejist rolünden de vazgeçmelerinde engin yarar var. İletişim başlı başına bir meslek, hele bu sosyal medya çağında. Partinin ya da hareketin siyasi stratejilerini geliştirme konusunda da bir ehliyet sorunu var. Birçok lider siyasete daha dün girmiş durumda ve herhangi bir seçim deneyimleri yok. Bazılarının da seçim deneyimi çok, galibiyetleri yok. Tamam, en iyi damdan düşen bilirmiş ama kayıplardan da alınabilecek ders sayısı da sınırlı. Bu yüzden, mümkünse bu işlevden de vazgeçmeleri hayırlı olur.

Elde bir tek “yüz” olma işlevi kaldı gibi. İdeal bir siyasi liderin kendisinin ya da başında bulunduğu siyasi hareketin nasıl bir dünya vadettiğini çok farklı ortamlarda anlatabiliyor olması lazım; sadece söyledikleriyle değil, yaşam tarzıyla da. Severiz, sevmeyiz; ama Trump’ın seçmenlerinin ruh halini yansıtmada ne kadar başarılı olduğunu biliyoruz; rakiplerinin teflonluğuyla karşılaştırılırsa. Herkes Trump kadar iyi bir “reality show” oyuncusu değil,  o yüzden de “sahici” olmaya çalışmak biraz daha işi kolaylaştırabilir. Sadece iktidar hevesinde değil; siyasi hareketin talepleri ve seçmenlerinin arzuları  konusunda da sahici olabilmeli; ona oy verecek kişilerin dertlerini kendisine dert edebilmeli. Ve en önemlisi, sadece sözcülük işinde değil, bütün diğer işlerde kendisine biraz daha az güvenebilmeli; usta olmadan doğaçlamaya girişmek, bütün bu mantıklı hesaplamaları çöpe atar; her zaman metne sadık kalmak garantili olur.

Sonuçta, zamane liderlerinin iyi bir stratejist ya da derinlikli bir filozof olmaktan öte; iyi bir iletişimci olmaları gerekiyor. İletişimin işteş bir fiil olduğunu, konuşmak kadar dinlemeyi ve anlamayı da içerdiğini unutmadan. Yeterince deneyimli bir siyasetçi kendi persona’sını sahici kılabilir, öğrenmeye açıksa tabii. Bununla birlikte, iyi bir liderin işi tamamen profesyonellere devretmek yerine farklı görüşlere kulak verebilen ve bu fikirleri uzlaştırabilen bir sentezci, bir moderatör olabilmesi de şart gibi. Dinlemek ve uzlaştırabilmek dedik; bu da sanırım ülkemiz liderlerinde en az bulunan kaynak gibi; o yüzden de lider adayı çok olsa bile, “ideal” lidere sahip olmaktan çok uzaktayız.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus