İsmail Güzelsoy yazdı: Canım benim

Hiçbir şey anlamıyordum ve neyi anlamam gerektiğini de bilmiyordum. Acilen hatırlanması gereken bir ismi zihnin karanlığında aramak gibi can sıkıcı bir durumdu bu. Elimde haki üniformalarla çevremdekilerin bir sonraki adımda ne yapacağını anlamaya çalışıyordum. Çaktırmamaya çalışarak çevremdekileri gözlüyordum ama diğer binlerce acemi aynı şeyi yapıyordu zaten. Birinin bize bir şey söylemesini, yol göstermesini bekliyor ve bunun olmayacağını biliyorduk. Algısal bir durumdan ziyade, genlerimize işlemiş bir bilgi bize kılavuzluk etmeliydi. Kimse bize ne yapmamız gerektiğini söylemeyecekti ama bizim bunu bilmemiz de gerekiyordu. 

Bir süre amaçsızca birbirine geçişen, bölünen ve tekrar bütünleşen şaşkın insan öbeklerini takip ettikten sonra bazı tertiplerimizin kucaklarında tuttukları üniformaların üzerinde birer çift bot olduğunu fark ettim. Aynı anda, içinde bulunduğum gruptan biri “Botlar Levazımat B katında dağıtılıyor!” diye bağırdı. Koşuşturma başladı ve hiçbir şey düşünmeden o grupla birlikte, Levazımat B katının ne olduğunu bilmeden, sorgulamadan, buna ihtiyaç bile duymadan oraya yöneldim. Bir robot kadar duyarsız, bir sürüngen kadar hızlı tepki verecek hale gelmiştim. Hayatım boyunca biriktirdiğim bütün insani vasıflarımdan sıyrılmıştım. Kendimi arketiplere, ezoterik dürtülere, kolektif bilinçdışına teslim etmiştim.

Levazımat B katına gittiğimde, orada yüzlerce insanın koridorlar boyunca uzanan üçlü sıralar halinde dizildiğini gördüm. Kuyruğa girdim ve herkes gibi ben de, “Sivilde giydiğinden bir numara büyük al yoksa ayakların şişer” dedim yeni gelenlere. Yeni gelenlerden biri ise “Ama sıra bize gelene kadar büyük numara kalmayabilir” dedi. Koridorlar boyunca yankılanıp duran bu tür bilgilerin kaynağı neydi? Nereden biliyordum bir numara büyük bot almam gerektiğini? Bunu söylediğim kişiler büyük numaraların hemencecik tükendiğini nereden biliyordu? Gerçekten her Türk asker doğuyor olabilir miydi? Peki botların Levazımat B’de dağıtıldığını niye geç öğrenmiştim öyleyse? Önce gelenler bunu nereden biliyordu? Onlar bizden daha mı Türk’tü? Kendi sesime yabancılaşarak botların topuklarında bir gevşeklik olmaması gerektiğini anlatıyordum diğer acemilere. “Şöyle iki yana yatırarak bağlantı noktalarına bakacaksın, eğer oralarda…” Ben bütün bunları neden ve nereden biliyordum? 

Belki de babam askerlik hatıralarını anlatırken söylemişti bunu. Üniversite sınavlarına hazırlandığım kahvehanede, yan masada pişti oynayarak birbirine askerlik hikâyeleri anlatan ihtiyarlardan duymuş olabilirdim. Belki de hiçbiri değildi, genlerimde, zihnimin karanlık yarısında saklı duran bir malumattı bu. Askerde botsuz kalmanın nasıl büyük bir dert olduğunu hangi organ depoluyordu? Beynimizin bir yerinde bu malumat olsa gerekti. Bu coğrafyada doğan çocukların epifiz bezinde DMT benzeri bir hormon salgılanıyor ve orada bütün bu bilgiler yer alıyor olabilir miydi? Başka halklarda olmayan “devleti anlama” genimiz mi vardı yoksa? Devlet sana hiçbir zaman o malumatı vermez çünkü. Devlet seninle muhatap olmaz, çeneni okşar geçer. Devlet, bilmen gereken her şeyi bildiğini varsayar, bilmemek suçtur çünkü. Ama bilmek de suçtur. Devlet neyi bilmemen gerektiğini de bilir. Neyi ne kadar bilmen gerektiğini bilmiyorsan suçlunun da suçlusu olursun. Neyi ne kadar bilmemen gerektiği zaman çenen okşanır. Böyle bir garabetin içinde debeleniyoruz ezeli beri. Kafamız çok fena karışık doktor. 

Şehrin ortasında patlama oluyor, valilikten açıklama geliyor, doğalgazmış. Büyükşehir belediyesinden tekzip yapılıyor, hayır değilmiş. İGDAŞ diyor ki o binada doğalgaz yokmuş. İçişleri Bakanı açıklıyor, “elektriğe meraklı” eski bir örgüt üyesinin işiymiş. Bütün bunlar dezenformasyon yasasının Meclis’te görüşüldüğü sırada oluyor. Sahiden dezenformasyonla mücadele etmek istiyorsanız susun. Bizi genlerimizle, epifiz bezimizle baş başa bırakın. Hepimiz asker doğduk, neyi ne kadar bilmemiz gerektiğini bilmemiz gerektiğini biliyoruz artık. Neyi ne kadar bilmememiz gerektiğini de…

Hakikatin bu kadar değersizleştiği bir dönem var mıydı? Vardı tabii. Naziler toplama kamplarıyla ilgili tanıtım filmleri yapıyor, bunları sinemalarda halka gösteriyormuş. Bu kısa “sosyal duyarlılık” filmlerinde satranç oynayan, çeşitli etkinlikler yapan neşeli insanları izliyormuş Alman halkı. Öylesine inanmışlar ki izlediklerine, Nazi imparatorluğu çöktükten sonra toplama kamplarını anlatan ilk kitap 300 tane satmış ve gerisi depoda çürümüş. Bu kitabın yeniden basımı için on yıl beklenmesi gerekmiş. Sanıldığı gibi Naziler defolup gider gitmez yaptıkları zulüm pat diye ortaya çıkmamış yani. Akıl almaz bir dirençle karşılaşmış o bilgiler. Çünkü her Alman da asker doğduğu için zihninde devlet-vatandaş ilişkisinin şemasının bozulmaması gerekiyormuş. Bu şema bozulmadan da özgürlük, demokrasi falan yetişkinler için masaldan öteye gidemiyor işte.

Muhabir, Süleyman Soylu’ya bir soru soruyor. Soylu, adamın çenesini okşuyor ve “Canım benim” diyor. Ona genlerini hatırlatıyor, epifiz bezinin yerini tarif ediyor, ona bir Türk olarak asker doğduğunu unutmaması gerektiğini söylüyor. “Canım benim” aslında bir muhabire değil, onun haber aktardığı milyonlarca insana söylenmiş bir sözdür ve patenti Süleyman Soylu’ya ait değildir. “Canım benim” bir intihaldir ve vaktiyle Kenan Evren de söylemişti bunu. Daha sonra Özal, Demirel, Çiller de aynı nağmeyle coşturdu ruhumuzu. Öncesi de var. Yüzyıllarca geriye doğru işletilebilecek bir gözdağının yankısıdır o “canım benim”. 

Bir muhabirin değil, bu ülkenin bilgi alma hakkının çenesi okşandı. 

Siz neden kendi çenenizi okşamıyorsunuz? Biraz da kendi çenenizi okşamayı deneseydiniz bu ülke insanının haber alma hakkına böyle saygısızlık yapmazdınız. Kendi çenesini okşayan biri durup düşünmektedir çünkü. 

Ne diyordum sahi? Akşamüstü, hava kararmadan az önce sıra bana geldiğinde, sivilde giydiğimden bir numara küçük botla Levazımat B’den çıkıp Orta Bölük’e yürürken başıma gelecekleri biliyordum. Ayaklarımda önce yaralar açılacaktı sonra hamamda mantar kapacaktım. Terlik istirahati isteyeceğim yedek subay doktor beni azarlayıp odasından kovacaktı. Sonra… Geleceği nereden biliyorum ben yahu? Kâhin miyim, müneccim miyim? Bunları kim öğretti bize? Bilmem gereken hiçbir şeyi bilmiyorum ve bilmemem gereken her şey zihnimde dolanıp duruyor, çenemi okşuyor ve “canım benim” diye sataşıyor bana. 

Terlik istirahati istediğim doktor bana “canım benim” deseydi, “Sensin canım benim” diyebilir miydim acaba? Bilmiyorum. O kadar çok şeyi bilmiyorum ki bu da beni korkutuyor. Bilmemem gereken şeylerden biri mi, değil mi, onu bilemediğim için ödüm patlıyor. 

Asker doğmak bir lanet olabilir mi? Bilmemem gereken milyonlarca şeyin içinde emin olduğum bir şey var artık. Hiçbir zaman sevdiğim insanlara “Canım benim” diyemeyeceğim. Bütün güzel şeyler gibi, bunu da bir küfre dönüştürmeyi başardınız ya!

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus