Ruşen Çakır yazdı: Sadece Erdoğan ile “Türkiye Yüzyılı” vizyonu – Her şeyi söylemeye çalışırken hiçbir şey söylememek

AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye Yüzyılı” adını verdiği yeni vizyon belgesini 28 Ekim Cuma günü Ankara Spor Salonu’nda açıkladı. Toplantıya iktidar havuzunda olmayan bazı gazetecilerin de çağrılması bir tartışma başlattı. Davetli gazetecilerin bir kısmı birbirine benzer gerekçelerle daveti kabul etmediklerini açıklarken aralarında olduğum az sayıda gazeteci de toplantıyı yerinde izlemeyi tercih etti. (Bu tartışma hakkında düşündüklerimi aynı akşam Medyascope’ta Güne Bakış’ta anlattığım için burada tekrarlamak istemiyorum. Konuyu önemseyenlere ise özellikle videonun altındaki izleyici yorumlarını okumalarını öneririm.) 

Fotoğraf: Adem Altan

“Kutsal dava”dan “çıkar ittifakı”na

Gazetecilik hayatımda Milli Görüş hareketi partilerinin ve AKP’nin çok sayıda faaliyetini yerinde izledim. Hızlı bir özet verecek olursak: 1980’li yılların ortalarında muazzam bir adanmışlık, amatörlük ve ürkek bir cesaret ağır basıyordu. 1990 başlarından itibaren adanmışlık iyice güçlenmiş, katılan insanların sayısı artmış (özellikle kadınlar ve gençler dikkat çekiyordu), amatörlüğün yerini profesyonellik almış, ürkeklik yerini özgüvene bırakmıştı. Böylelikle önce belediyeler alındı, sonra iktidara gelindi. 28 Şubat 1997’deki post-modern müdahaleyle birlikte bir geri çekilme yaşandı, çok fazla dikkat çekmeden mevcut potansiyel ileriki günler için saklandı. 2001 sonunda AKP işte bu mirasa kondu, 1990 başlarındaki profesyonellik, davaya adanmışlık ve özgüveni arkasına alarak tek başına iktidara geldi. 

AKP iktidarının ilk yıllarında bütün bunlara geniş devlet imkanları, sayı ve etkisi artan medya da eklendi. Bu sırada devletin tek ve gerçek sahibi olduğunu düşünen güçlerin AKP’ye karşı direnç göstermesi tabandaki dava duygusunu daha da güçlendirdi. Bütün bu süreçte AKP’ye bir yandan Fethullahçılar, diğer yandan kendilerini sistem karşıtı gören faklı güçler de destek verince Türkiye’nin siyasi atmosferi çok ama çok değişti.

Fakat bir süredir bu hareket “dava” olmaktan uzaklaşıyor, öyle ki onu siyasi anlamda “hareket” olarak tanımlamak da güçleşiyor. AKP ne zamandır bir aile şirketi görünümünde. Erdoğan ile başlıyor Erdoğan ile bitiyor. Onun etrafında yer alanlarsa çok da hak etmediklerini bildikleri imtiyazlarını kaybetme korkusuyla bir yere gitmiyorlar. 

Erdoğan “biz” derken aslında “şahsım” diyor

“Türkiye Yüzyılı” toplantısı tam da bunun alenen sergilendiği bir organizasyon oldu. Sadece Erdoğan konuştu. Salonda partili olarak sadece onun resimleri vardı. Hazırlanan videolarda, mecbur kalınmadıkça iktidarında onunla birlikte yer alan kişiler gösterilmedi. Hele 20 yıllık maceranın dününde varolup bugün ayrılmış olanlar hiç anılmadı. 

Erdoğan’ın konuşmasında özne hep birinci çoğul şahıstı. Fakat “biz” derken “ben” dediğini anlamak hiç de zor değildi. Nitekim konuşmasının bir yerinde vatandaşlara seçme özgürlüğü bahşetmek isterken bunu ağzından kaçırıverdi: “Ülkemizdeki her bir ferdin, şahsımı ve siyasetimi takdir etmeyerek, tercihini farklı yönde kullanma hakkı elbette vardır.” (“Ağzından kaçırıverdi” lafın gelişi, konuşma metnini aynen okudu. İlerde göreceğimiz gibi ender olarak metnin dışına çıktı)

Gerek konuşmasında, gerek videolarda kendisini Türk tarihinin önde gelen isimlerinin yanına yerleştirmeye özen gösterdi, “Sultan Alparslan’dan Osman Bey’e, Fatih Sultan Mehmet’ten Yavuz Sultan Selim’e, Abdülhamit Han’dan Gazi Mustafa Kemal’e ve bugüne uzanan bir emaneti hakkıyla temsil etme iddiasıyla sizlerin karşısındayım” dedi. 

Çok partili hayatın öne çıkan isimlerini, “vesayet ile mücadeleleri” bağlamında zikretti. Önce “şehit başbakan” dediği Adnan Menderes’i rahmetle anıp şöyle devam etti: “Rahmetli Özal’ın ‘Devlet millet içindir’ diyerek ülkeyi tekrar demokrasi ve kalkınma rotasına sokma girişimi, koalisyon dönemlerinin kaosu içinde kaybolup gitti. Aynı şekilde rahmetli Demirel’in, rahmetli Ecevit’in, rahmetli Erbakan’ın, rahmetli Türkeş’in ülke ve milletin hayrı için başlattıkları girişimler, hep darbe ve vesayet duvarına çarptı.”

Sonuç olarak bu organizasyonda kadınlar vardı, çocuklar vardı, sanatçılar vardı, sporcular vardı, geçmişten önemli isimler vardı ama eninde sonunda sadece Erdoğan vardı. 

İçiçe geçmiş hezimetler

“Türkiye Yüzyılı” toplantısı, birbirinden farklı ayakları olan çok kapsamlı bir organizasyondu. Belli ki çok fazla para harcanmıştı ve gördüğüm kadarıyla herhangi bir falso da yaşanmadı ancak olayın kendisi içiçe geçmiş birçok hezimeti gözler önüne serdi. 

  1. Kültürel alandaki hezimet: Erdoğan ve destekçilerinin en çok kültürel anlamda iktidar olamadıklarından yakındıklarını biliyoruz. Söz konusu organizasyonda bu olgu o kadar barizdi ki! Müzik vardı, dans vardı fakat bunların “sözleri” dışında hiçbir şeyleri “İslami” filan değildi. İslamcılar’ın yıllardan beri şikayet ettikleri “modernliğin İslamileştirilmesi”nin çarpıcı örnekleri peşpeşe sahne aldı.
  1. İdeolojik alandaki hezimet: Üstelik organizasyon boyunca, gerek “sanat” gösterileri, gerek videolar, gerekse Erdoğan’ın konuşmasında İslamcılığın birçok alanda ezeli rakibi milliyetçiliğin gerisinde kaldığına tanık olduk. Bu sadece MHP ve BBP ile yapılmış olan ittifakın sürmesi uğruna olabilir mi? Sanmıyorum. Erdoğan’ın, dolayısıyla AKP’nin daha az İslamcı, daha çok milliyetçiye dönüşmesi kısmen sürüklenme ama büyük ölçüde bilinçli bir tercih olsa gerek. 
  1. Söylem anlamındaki hezimet: Erdoğan’ın gelgitleri sadece İslamcılık ve milliyetçilik arasında yaşanmıyor. Uzun bir süredir güvenlikçi ve devletçi bir söylemi benimsemiş olan Erdoğan’ın demokrasi ve özgürlüklere, mecburen ve göstermelik de olsa atıfta bulunduğunu görüyoruz. Örneğin yakın çevresi konuşmanın şu bölümünün epey promosyonunu yapmaya çalıştı: “İnancından dolayı dışlanan Müslüman’ın… Dilinden dolayı ayrımcılığa uğrayan Kürd’ün…  Meşrebinden ötürü baskı gören Alevi’nin… Haksızlığa maruz kalan bu toprakların evladı Hristiyan ve Yahudi’nin… Kısaca bu ülkede vesayetin gadrine uğrayan kim varsa herkesin yanında olduk, mücadelesine destek verdik, kayıplarını telafi ettik.” Ama daha önceki örneklerden, bu söylenenlerin kısa vadeli propaganda malzemesi olmaktan başka işlevi olmadığını biliyoruz. Sonuçta her şeyi söylemeye kalktığınızda hiçbir şey söylememiş oluyorsunuz ki “Türkiye Vizyonu”  toplantısında bunu gördük. 
  1. Dava ruhu anlamındaki hezimet: İktidarın bu kadar önemsediği bir toplantıda her şey vardı ama her ne kadar Erdoğan konuşmasında “Derdi sadece millet olan, hep doğrunun, hakkın, erdemin peşinde koşmaya gayret etmiş bir dava adamı sıfatıyla sizlerin huzurundayım” demiş olsa da en az olan şeylerden biri “dava ruhu”uydu. Tribünlerdeki gençlerin ve kadınların, belli ki önceden çalışılmış tezahüratlarını bazıları “coşkulu” görebilir ancak benim gibi bu partinin geçmişini bilenler, bu arada tabii ki Erdoğan ve eski Milli Görüşçüler için dava ruhunun (çoktan) uçup gittiğinin tescillenmesiydi. O dava ruhu gidince, diğer bir deyişle insanlar karşılık beklemeden dava için vermeyi bırakınca ister istemez onlara bir şeyler vermek gerekiyor. Erdoğan’ın son dönemlerdeki kitlesel organizasyonlarına kalabalıkların taşınması bize bunu gösteriyor. “Türkiye Vizyonu”  toplantısına katılanların çoğunun, belki tümünün kendi iradeleriyle geldiklerini düşünebiliriz ama “kendi imkanları”yla gelmediklerini düşünmek için çok neden var. 

Erdoğan Erdoğan’a karşı

Erdoğan’ın uzun konuşması iki bölümden oluşuyordu. Önce 20 yılda yaptıkları, ardından “Türkiye Yüzyılı”nda yapmayı vadettikleri. “Yıllarca ülkemizi kutuplaştıran, insanımızın birliğinin, beraberliğinin, kardeşliğinin ürünü olan muhabbet iklimine zarar veren tüm tartışmaları, tüm ayrışmaları bir kenara bırakmanın ahdi için bir araya geldik” diyen siyasetçinin Erdoğan olması tabii ki büyük bir çelişki olarak karşımıza çıkıyor.

Nitekim Erdoğan gördüğüm kadarıyla iki yerde metnin dışına çıktı: İlkin Putin ile Türkiye’nin doğalgaz merkezi olma anlaşmasından “diplomatik zafer” olarak bahsettiğinde, ikinci olarak da Kanal İstanbul ile ilgili cümleyi okuduktan sonra. Buralarda o hep bildiğimiz sahici Erdoğan ile karşılaştık: Muhalif siyasetçilere çok sert ve alaycı sözlerle yüklenen, onları aşağılayan Erdoğan.

Ayrıca konuşmada “Türkiye Yüzyılı”nın, “Kimlik siyaseti yerine birlik siyasetini… Kutuplaştırma siyaseti yerine bütünleştirme siyasetini… İnkar siyaseti yerine kucaklama siyasetini… Tahakküm siyaseti yerine özgürlük siyasetini… Nefret siyaseti yerine sevgi siyasetini ikame etmenin adıdır” şeklinde tanımlandığını görüyoruz. Bunu pekala Erdoğan’ın 20 yıllık iktidarına meydan okuyan muhalif bir siyasetçinin manifestosu olarak da görebiliriz.

Türkiye ve dünyada “vesayet”e meydan okuyuş iddiaları

“Türkiye Yüzyılı” vizyonu üzerine söylenecek daha çok şey var. Ama konuşma metninin omurgasını Erdoğan’ın içerde ve dışarıda “vesayet”e meydan okuması oluşturdu. Bu noktada önce şu uzun alıntıyı yapmak istiyorum:

“Başını soktuğu derme çatma gecekondusunda gece yarısı kalkıp bizim için dua eden piri fanileri küçümsüyorlardı. Vesayetin desteğiyle eğitimden iş hayatına her alanda dışladıkları, önünü kestikleri gençlerimizi küçümsüyorlardı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı kendi statülerinin sembolü olarak gördükleri için oraya gelen halk çocuklarını küçümsüyorlardı. Asker evladının yemin törenini tel örgüler ardından yaşlı gözlerle izleyen yemenili anneleri, sakallı babaları küçümsüyorlardı. Sadece kendilerine hak gördükleri kamu hizmetlerine talip olan, orta ve büyük ölçekli özel sektör girişimlerinde yer almak isteyen insanımızı küçümsüyorlardı. Biz, hiçbir ayrım yapmaksızın milletimizi tüm fertleriyle, işte bu zihniyetin küçümsemesinden de dışlamasından da engellemesinden de kurtaracak adımları attık. Eğitimden girişimciliğe her alanda fırsat eşitliğini temin edecek eserler verdik, hizmetler gerçekleştirdik.”

Erdoğan iktidarının 20 yılında bu söyledikleri kısmen yaşanmış olabilir ama “hiçbir ayrım yapmaksızın” ve “her alanda fırsat eşitliği” sözleri onun iktidarında ortaya çıkan kayırmacı düzen gerçeğinin üstünü örtemiyor.

Erdoğan’ın “Ayasofya’yı Fatih’in emanetine uygun şekilde yeniden cami olarak hizmete açmış olmamız bile, küresel vesayete karşı gerçekleştirilmiş bir büyük meydan okumadır” sözlerini hatırlattıktan sonra yazımızı onun şu sözleriyle bitirelim:

“Kadın hakları ile ailenin korunmasını, birbirinin alternatifi değil birbirinin tamamlayıcısı gören bir anlayışla çalışmalarımızı yürütüyoruz.”

Bunun anlamı tabii ki, kadınların cumhuriyet boyunca elde ettiği birçok hakkın, “din, örf, adet” vb. bahanesiyle ellerinden alınmak istenmesidir. Kadınlara rağmen, hele onları karşısına alarak “Türkiye Yüzyılı” inşasının mümkün olmadığı da açıktır.  

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus