Cumhurbaşkanlığı seçimine bir aydan biraz fazla süre kaldı, adaylar -hemen hemen- belli oldu ve yarış başladı. 14 Mayıs’ta yapılacak bir başka seçim de parlamento seçimi yani vekillerimizi seçeceğiz. Başkanlık sistemlerinin cilvesi, başkanın elinde bu kadar çok güç olunca yarışı da daha heyecanlı oluyor. Bir de günümüz medyasının siyaseti magazinleştirmesi, siyasiler arasındaki atışmaları bir gladyatör dövüşü kıvamında sunması ve her gün bir başkasının öne geçtiği bir at yarışı keyfi vermesi, başkanlık seçimini ön plana çıkarıyor ve milletvekili seçimlerini unutturuyor. O kadar ki kazara o seçimleri yapmasak kimse farkına varmaz, adaylar haricinde.
Oysa milletvekilliği seçimleri de önemli. Bütün kırpılmışlığına rağmen Meclisimiz’in göz ardı edilmeyecek bir gücü var, üstelik milletvekilliği de muteber bir iş. AK Parti, MHP, CHP ve İYİ Parti’den aday olmak için neredeyse 15 bin kişi başvurmuş, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ne de 2 bin 783 başvuru var. 600 milletvekili için yaklaşık 18 bin kişi desek, bir sandalye için otuz kişi başvurmuş. Zaten 18 bin başvurudan sadece 3 bini aday gösterileceğinden, burada da oran altıda bir. Bu kadar düşük olasılıkla seçilecek kişiler partilere 2 bin 500 TL ile 30 bin TL arasında para bağışlamış durumdalar. Zaten aday olduktan sonrası ayrı bir iş, rivayet muhtelif ama en az 100 bin dolar harcamayı göze almak gerek diyenler var yani bir ev parası. Eğer muteber bir iş olmasa ne aday sayısı bu kadar çok olur ne de bu harcamayı göze alırlar.
Siyaset mikrobu bir kez vücuda girdi mi, iflah olmak çok zor. Hele de kazanacak partinin, kazanacak bir sırasından aday gösterilmişseniz, çarşıda-pazarda, aile arasında gördüğünüz iltifat yeter, insan “Daha önce neden aday olmadım” diyor. Kazandıktan sonrası da ayrı bir şamata, milletvekili rozetini taktıktan sonra ölümsüzler arasına giriyorsunuz, size bir oda ve danışman veriliyor, maaş fena değil, erkenden emeklilik de cepte. Ayrıca diplomatik pasaportla dünyayı dolaşmanız, sağlık hizmetlerinden istifade etmeniz ve Meclis lokantasında 6 liraya çorba, 30 liraya döner yemek de mümkün, sizi ziyaret edenlere de ısmarlayabilirsiniz. Bu maddi haklar haricinde ilinizde göreceğiniz ihtimam ve hürmeti asla yok sayamayız.

Parlamenter sistemin güzel günlerinde milletvekillerinin borusu biraz daha fazla ötmekteydi, dönme dolap misali hükümetler değiştikçe bir fırsat yakalayıp bakanlık koltuğuna yükselmek de mümkündü. Mesela demokrasiye tam geçiş yaptığımız 1950’den bu yana bin 300 kişinin bakanlık yaptığı söyleniyor, sadece AK Parti döneminde bakanlık yapan kişi sayısı 100’den fazla… Sonuçta, milletvekilliğini bir son durak değil, ara durak olarak görmekte yarar var, siyasi kariyer bitse dahi başka kariyer fırsatları da çıkabiliyor. Birçok eski milletvekili “ikinci bir fırsat” beklerken, danışmanlıktan müteahhitliğe kadar uzanan bir yelpazede çalışabiliyor. Bakanlıktan büyükelçiliğe, milletvekilliğinden uluslararası şirket CEO’luğuna geçiş yapanlar da var.
Peki, sormamız gereken şey şu: Bu kadar kıymetli, cazip, ucu açık bir kariyere girmemize kimler karar veriyor? Başka bir deyişle milletvekillerini kim seçiyor? Kağıt üzerinde milletvekillerini seçmek için birkaç yöntem var. Bunlardan birincisi “merkez yoklaması” yani parti merkezinde oturan bir dizi kişi kimlerin aday olacağı belirliyor. İkincisi “aday yoklaması” ya da “teşkilat yoklaması” adı verilen yöntem; bu kez sadece partinin merkez yöneticileri değil, teşkilatlarda çalışan kişiler de karar verme sürecine dahil oluyor. Sonuncusu da “önseçim” yani parti üyelerinin kimlerin vekil olacağına karar vermesi. Bu yöntemlerin karıştırılarak kullanıldığı yani bazı yerlerde merkez yoklaması, bazı yerlerde önseçim yapıldığı da oluyor. Ülkemizde 1960-1980 döneminde önseçim zorunluyken, 1986 yılında yapılan değişiklikle aday belirleme yöntemi partilere bırakılmış nedense… O günden bugüne de pek tercih edilen bir yöntem değil, 2015’te CHP Haziran seçimi öncesinde önseçim yapmışken, bugün sadece İYİ Parti sınırlı sayıda ilde üye katılımıyla önseçim yapıyor, gerisine merkez karar veriyor. Önseçim yapılması sandalyeyi garanti etmiyor kimseye, 2015’te CHP “fermuar” adı verdiği bir sistemle merkezden gelen adaylarla önseçimden çıkanları harmanlamıştı, tam “yerim garanti” derken üzülenler olmuştu. Yine de önseçimin “hiçseçim” ya da “tekseçen” alternatiflerinden iyi olduğunu söylemek gerek.
Milletvekili adaylarının parti merkezleri tarafından belirlenmesinin sakıncaları defalarca yazıldı, parti içi demokrasiye ve çoksesliliğe zarar veren, vatandaş ile partiler arasındaki ilişkinin gözden kaybolmasına yol açan bir yöntem. Eğer bir partide tek kişi kimlerin milletvekili olacağına ve bahsi geçen ayrıcalıklara kavuşacağına karar veriyorsa parti içi rekabet de o kişinin takdirini kazanma yarışına dönüşebilir, hiç hayırlı değil. Zaten ağanın sözünün son söz olduğu pederşahi bir coğrafyada yaşıyoruz, her parti tek parti-tek ses haline gelebilir.
Esas, milletvekili adayları bu şekilde belirleniyorsa vatandaş ile vekili arasındaki ilişkiyi bir daha düşünmek gerek. Partisi tarafından seçilen ve birinci sırada yer verilen kişi, partisine oy verdim diye seçilecekse, kimin vekili? Partisi onun yerine başkasını koyabilirdi ve ben yine o partiye oy verirdim ve vekilim başkası olurdu. Benim oyum değişmese de vekilim genel merkez kararıyla değişebiliyor. O zaman seçimleri vatandaş iradesinin ülke yönetimine yansıması olarak tanımlayan mekanizma da işlevsiz hale geliyor. Aslında olan şey, vatandaşın parti tercihinin, o parti yönetimine sınırsız vekalet olarak meşruiyet sağlaması.

Anglosakson ülkelerinde yaygın bir pratik var: Dar bölge. Her seçim bölgesi tek bir vekil seçiyor, o vekil de birçok ülkede önseçim ile belirleniyor. Vekilin seçilmesi bölge yerlilerinin onayına hem de iki defa bağlı olduğundan yerelin taleplerine de hassasiyet taşıyor, vatandaş da kime vekalet verdiğini biliyor. Ülkemizde de küçük illerde bu tür bir ilişki kurulabilir, eninde sonunda ikişer milletvekili çıkaracak illerimiz var, orada yerelle ilişki daha iyi olmasa da daha başka. Zaman zaman bizde de böyle öneriler oldu, 600 küçük bölgemiz olsun dendi. Tabii ki böyle bir ayrım ister istemez akla bölgeciliği ve bölünmeyi getirdiğinden hızla reddedildi, bir daha da tekrarlanmadı. Dar bölge sistemi kullanırken başvurulabilecek bir yol da iki turlu bir yöntem kullanmak, tıpkı bizim cumhurbaşkanlığı seçimimiz gibi. İlk turda gerekli oy oranını kimse tutturamazsa ikinci tura kalıyor, böylelikle de seçmenler en azından ikinci ya da üçüncü tercihlerini seçebiliyorlar, o da olmazsa hiç sevmediklerini seçtirmiyorlar.
Başkanlık sistemi savunucuları parlamenter demokrasinin millet ile vekil arasındaki ilişkinin bu kırılganlığını çok eleştirdiler. Bir yanda vatandaşın doğrudan seçtiği başkan, diğer yanda parti başkanlarının atadıkları, vatandaşın sadece onayladığı kişilerin seçtiği başbakan… Hangisi halkı daha fazla temsil ediyor? Başkan adayı olabilmenin de kusursuz bir süreç olmadığını bilsek de herhangi bir popülist için başkanın halkın kendisi olduğu iddiası çok da yanlış olmaz. Mutlak güç yozlaştırır o kesin ama parlamenter sistem de içkin olarak yozlaşmaya yatkın.
Önümüzde bir fırsat var… Şimdi değil, sonra. O fırsat da bir şeyleri daha “iyi” inşa edebilme fırsatı. Başkanlık sisteminden şikayetçi olabiliriz ancak ondan daha kötüsünü inşa etmeye çalışmak iyi bir fikir değil. Eğer parlamenter sisteme geri döneceksek -ben üç vakte kadar bunu mümkün görmüyorum- bu temsil etmeme kusurundan kurtularak geri dönelim. Parti içi demokrasiyi şart koşmak mümkün, mesela Türkiye’de kurultay kaybedip genel başkanlıktan olan sağ parti lideri parmakla sayılacak kadar az, bir Yıldırım Akbulut var son dönemde; sosyal demokratlardaysa genelde var olan başkanın gitmesi yerine Deniz Baykal’ın gelmesi pratiği. Önseçimi, hem de vatandaşların hepsine açık önseçimi deneyebiliriz, komşu Yunanistan parti genel başkanı bile seçiyor öyle. Bölgecilikten korkumuz geçerse, dar bölge de sempatik bir çözüm, neden olmasın bir Cihangir-Nişantaşı milletvekili? Diyelim dar bölge fikri fazla “serbest”, 1991’de denedik, tercihli oy da mümkün, partinin adaylarından istediğinizi seçebiliyorsunuz… Teknoloji izin veriyor, D’Hondt mahkumu değiliz, mesela sıralı oy verme var, taşınabilir oy verme var. İnsan aklı kadar çok çeşit seçim sistemi var; seçmen iradesini en iyi yansıtanı seçebiliriz. O zaman kaybolan illiyet bağı yeniden tesis edilmiş olur, biraz daha bizim demokrasimiz haline gelir, dar bir elitin değil.
Fırsat pencerelerinin kapanmak gibi kötü bir özelliği var, kaçırabiliyorsunuz. Daha da kötüsü, geri de tepebiliyorlar, kaçırdığınız fırsat sizin için bir soruna dönüşebiliyor. Yeni bir Türkiye düşleyebilmek bir fırsat… Bu fırsatı kaçırırsak, bir daha önümüze çıkmayabileceği gibi, daha da kötüsünün gelmesine yol açabilir, karşımızdaki en büyük hayalet bu…
e-mail: emreerdo@gmail.com













