Şurada gerçekleşmesine bir hafta kalmış seçimlerin sayısız faydası ve zararı var… Zararlarından başlayalım: Seçim döneminde insanlar kamplaşıyor, birbirine düşmanca davranmaya başlıyor. Sosyal medyanın her türlüsü karşılıklı hakaretlere ve “dayılanmalara” sahne oluyor. Duvarlara afişler yapıştırılmasa da bayraklar ve “outdoor” reklamları hayli bir görüntü kirliliği yaratırken, birbirine benzer parti marşları ve “donatılmış” minibüslerden gelen propaganda mesajları da kulaklarımıza bir ziyafet (!) çekiyor. Televizyonun küçük-büyük bütün kanallarında çoğu erkek onlarca kişi siyasetçilerin demeçlerinin noktasından virgülünden mesaj çıkarıyor, vatandaş seyredecek bir şey bulamıyor. Bağımlısı değilseniz seçim kampanyasının sonunda hayli tükenmiş ve yorulmuş buluyorsunuz kendinizi, seçim gecesinin çilesi de başka.
Öte yandan faydaları zararlarından çok seçimlerin. Halkın iradesinin bir şekilde yönetime yansımasını bir kenara bırakalım, tabii ki halkın seçmesi sonuçta tek kişinin seçmesinden iyidir. Seçim dönemlerinde siyasilerin “halkın hizmetinde” olduklarını hatırlamaları en büyük faydalardan biri, şu “Seçmen ne ister?” tartışmaları bile önemli, “Ne isterse ister!” demekten daha doğru bir yaklaşım. Siyasetçilerin sahaya inmeleri, bir-iki dakikalığına bile olsun şöhretlerini sıradan insanlarla cep telefonu kameralarında paylaşmaları, varsa dertlerini dinleyip en azından çözeceklerini vaat etmeleri ve hiç bilmedikleri şehirlerde bir daha hiç görmeyecekleri insanların gözlerinin için bakmaları güzel bir şey. Birbirileriyle vaat yarışına girmelerini saymayalım bile, bu vaatlerin bazıları seçim telaşı içinde gerçekleşip insanlara hayırlı da olabiliyor. Tabii ki bu “flört” dönemi uzun sürmüyor, oylar sayıldıktan sonra evli evine, köylü köyüne, siyasetçi de kendi meselelerine dönüyor. Vatandaş da “elinin öpülmesi” için bir sonraki seçime kadar beklemek zorunda, eğer arada bir derdini vekiline iletmek isterse, bu kez o el öpmeye mecbur, hem de vekilin bile değil, yanındakilerin.
Bizim ülkemizde sık sık girilen seçim döngüsü -baksanıza seçim ya da referandum yapmadığımız yıl yok neredeyse- demokrasimizin niteliğine katkıda bulunuyor mu, muamma. Yani her seçimle beraber vatandaşla siyaset arasındaki illiyet bağı yenileniyor mu, vatandaş kendisini kaderinin efendisi olarak hissediyor mu; yoksa dalgaların arasında bir fındık kabuğu gibi sallanmaya devam mı ediyor? Sorsanız “demokrasi iyidir” derler ama siyasetin sorunlara çözüm olacağına inananların sayısı bir avuç içini doldurmaz. Sıradan insanların gözünden siyasetçilerin ayrı bir sınıf olması şaşırtıcı değil çünkü siyasetçi dediğimiz kişinin sadece kendi çıkarını düşündüğüne dair yaygın bir algı var. İnsanlar saf değil, siyasetçinin seçim dönemindeki güleryüzünün pek de sahici olmadığını ve yeniden seçilme meselesi olmasa kimsenin kendisine yüz vermeyeceğini de biliyorlar; yetmiş yıllık kesintili demokrasi deneyimimizden bunu öğrendik en azından. Siyaset kirli bir iş, siyasetçi de kirli bir kişi olarak algılanıyor; eğer derin bir Makyavelizm içerisinde değilse kimse evladına “Git, siyasetçi ol” demiyor.

Bu ülkede herhangi bir siyasi partiye üye olanların oranı yüzde on bile değil, bakmayın toplamların milyonlarca kişiyi göstermesine, onlar toplu üye kayıtlarının cilvesi. Bir siyasi kampanyada aktif olarak çalışanların oranı da yüzde 5; üstelik bu oranlar onlarca yıldır aynı. Ülkemiz, söz konusu parti siyasetine katılım olduğunda dünyadaki ülkeler arasında her zaman en sonlarda yer alıyor. En sevdiğimiz siyasi etkinlik oy verme, o da artık milli sporumuza dönüştü. Başka ülkelerde geleneksel siyaset bu kadar “itici” olduğunda, alternatif yöntemler cazip olur normalde; boykot, protesto ve benzeri “geleneksel olmayan” yöntemlere katılım artar. Bizim ülkemizde o da yok, Gezi protestolarını bir anı gibi saklıyoruz, sonrasında da benzer bir şey yok. Böyle “Sert şeyler hoş olmaz” diyenler için sivil toplum faaliyetleri var, o tür faaliyetler bile vatandaşımıza cazip gelmiyor, bir sivil toplum kuruluşuna üye olanların oranı da onda bir. Bu rakamlara baktığımızda siyaseti ve siyasetçiyi sevmeyen, siyasete ya da sivil toplum faaliyetlerine katılmayan bir toplumun başına ne gelirse revadır dememek mümkün değil. Ama bu durumun suçlusu da vatandaş değil.
“Vatandaş neden katılmıyor?” meselesine kafa yoranların sayısı az değil, ülkemizde demokrasiye benzer bir şey denemeye başladığımız 1950’li yıllardan beri başta oy verme, siyasi katılım bir “medenileşme” meselesi olarak görülmüş, bu işle uğraşan siyaset bilimi üstatları daha müreffeh ve daha gelişmiş bölgelerde yaşayanların daha fazla siyasete katılmaya eğilimli olduklarını tespit etmişler. Demokrat Parti döneminde ve sonrasında yapılan seçimlerde “patronaj” ağları çerçevesinde ağa komutasında oy vermeye gidildiği de bu dönemde fark edilmiş, “Oy verme medeni olmaya yetmez” sonucuna varılmış. Daha sonraki dönemlerde şehirleşmenin, sanayileşmenin, eğitimin yaygınlaşmasının ve iletişim olanaklarının artmasıyla da siyaset şenlenmiş; ülkemiz önce 1968, sonra da 1978 kuşaklarını misafir etmiş. Siyasetin sadece sandıkta ya da parti binalarında kalmayıp sokaklara önce taşlar, sonra da silahlar ile sirayet etmesinin sonucunda da işler karışmış. 12 Eylül darbesini yapan generallerin Türkiye’ye koydukları teşhis bir tür “arpanın bol gelmesi” teşhisi olduğundan, bol gelen her şeyi darlaştırıp; siyaseti ve siyasetçiyi “tüh kaka” sınıfına yerleştirmeyi şiar edinmişler. 12 Eylül darbesinden neredeyse kırk beş yıl geçmesine ve yasalardan o dönemin izlerinin neredeyse tamamen silinmesine karşın; yarattıkları “apolitik” ruh hala ortalarda kalmaya devam etmekte, evde aileler çocuklarına “aman siyasete karışma, anarşik olma!” diye tembihlemekte.
Bu siyasetsizleşme sadece bizim meselemiz değil. Neredeyse küresel olarak siyasetçilerden bir tiksinme dalgası yükseliyor. ABD’de dört yılda bir aynı isimlerin aday olması ve yeni bir yüze yer açılmaması da komşu Yunanistan’da başlarına gelen bütün badirelere karşın bütün önde gelen siyasetçilerin iki ailenin soyundan gelmesi de Fransa ve Almanya gibi ülkelerde hükümet edenlerin gittikçe birbirinden daha renksiz tiplerden oluşması da aynı hissi uyandırıyor. Çok umut uyandıran genç siyasetçiler de uzun ömürlü olamıyorlar siyasette, oysa ilk ortaya çıktıklarında ne kadar değişik gelmişlerdi, bakın Sanna Marin de Jacinda Ardern de yok artık, Justin Trudeau’nun kamuoyu desteği yüzde kırkların altına düştü, belki de gitti gider. “Hele bir gelseler, dünyayı değiştirirler” dediğimiz liderler pek de bir fark yaratamadan sahneden kayboldular, gittiler.
Ülkemize gelince daha farklı bir resim görmüyoruz. 2018’de oluşan meclisimizin sadece yüzde 13’ü 40 yaşın altında, oysa adayların üçte biri 40 yaş altındaymış o seçimde. 29 yaş altı aday sayısı 674 iken, sadece sekizi seçilmiş, seçilme olasılığı binde 7. Eğer 50-59 yaş aralığında bir kişi aday olursa, bu kişinin seçilme olasılığı yüzde 18, sanırım başka bir hesap yapmaya gerek yok. Üstelik buna toplumsal cinsiyet meselesini de dahil ederseniz, Türkiye’de siyasette seçilebilmek için en iyi yolun orta yaşlı bir erkek olmaktan geçtiğini görürsünüz. Meraklısı için, 18-29 yaş dilimindeki gençler Türkiye’de nüfusun yüzde 18’ini, seçilebilir nüfusunsa yüzde 25’ini oluşturuyorlar. Bu resmin yerel seçimlerde de değişmediğini biliyoruz, orada da orta yaşlı erkekler belediye meclislerini işgal etmeye devam ediyorlar. Yeni seçim istatistikleri açıklandığında görürüz ama bu seçimde de manzaranın değişmeyeceği belli, Cumhurbaşkanı adaylarımızın yaşları sırasıyla 75, 69, 58 ve 55. Genç dediğimiz siyasetçi 50’den aşağıya olmuyor bu ülkede.
“Siyaset bir deneyim meselesi, siyaseti yaşlılar yapsın” diyenlerdenseniz söz yok. Elimizdeki siyasetçi sınıfı hem toplumsal cinsiyet hem de yaş nedeniyle bu ülke vatandaşlarının hissettikleri can yakıcı sorunları hissetmekten uzaklar. Bir de siyasetin maddi, sosyal ve sembolik her türlü sermayeyi gerektirdiği de göz önünde tutulursa, bu ülkenin geleceğinde sözü olanların, ülkede yaşayanlarla hiçbir benzerliği olmadığını görüyoruz; sanki Marslılar gelmişte ülkeyi yönetiyor gibiler, ya da iktidardakiler Doğu Hindistan Şirketi’nin profesyonel yöneticileri. Bırakın ülkeyi, bir apartmanı ya da spor kulübünü yönetirken bile aldığınız kararların sonuçları canınızı yakmıyorsa, orayı düzgün yönetmeniz imkansız; bu bağ koptuğundaysa siyaset bir dama oyununa dönüşüyor, her şeyi mahvedip köşenize çekilseniz bile kaybettiğiniz sadece medya ilgisi oluyor. Kötü yönettiği için gelirini, sınıfsal durumunu ve hatta toplumsal itibarını kaybetmiş siyasetçi göremiyoruz; en kötüsü akil insan olarak ortalıkta dolaşıp emekliliklerinin tadını çıkarıyor.
Vatandaşın, özellikle de gençlerin kendilerini düşünmeyen siyasetçilere ve onları temsil etmeyen bir siyasetten ırak durmaları anlaşılır, nasıl olsa bu temaşada seyirciden öte değiliz. Ancak bu mesafeli duruş ülkenin daha iyi yönetilmesini sağlamaz, bilakis siyasetçileri daha da sorumsuz hale getirir, “hesap verme sorumluluğu” gibi kavramlar iyi niyet beyanlarından öteye gitmez. Siyasetçinin hesap verebilir olması için, birilerinin de hesap sorabilmesi, “tıpış tıpış”, “kuzu kuzu” oy vermemesi gerekiyor. Siyasetten tiksinmiş milyonları hesap sorabilir hale getirmek de kolay değil. Popülistler işin kolayını bulmuşlar, başkanlık sistemleriyle ve referandumlarla siyaseti bir kişiye indirmişler; yaptıklarını onaylıyorsan “evet”, onaylamıyorsan “hayır” diyorsun; olay bitiyor. O kişi halkın iradesinin tezahürü olarak görüldüğünden bir oy bile farkla seçilse, o ne derse “halkın sözü, yani hakkın sözü” oluyor. Sağlıklı mı, tabii ki hayır… Ama başkan babayı gönderebilmenin olasılığı bile sit-com seyreder gibi siyaset seyretmekten daha heyecan verici, en azından bir “reality show” havası var.
Önümüzdeki seçimleri hayırlısıyla, kazasız-belasız atlatalım, bunları da konuşur muyuz? Hayır, muhtemelen eski tas eski hamam devam eder bu siyaset. Muhalefet iktidar, iktidar muhalefet olursa vatandaşa söz düşecek mi? Hayır. Mart 2024 yerel seçimlerine kadar kapımızı çalan, fikrimizi soran olacak mı? Hayır. Her şey aynı kalacaksa, kahyanın ağaya sorduğu soruyu sormamız gerekmez mi?
e-mail: emreerdo@gmail.com













