EURO 2024’deki başarılarımız hepimiz için ortak bir coşku ve kıvanç vesilesi oldu. Bozkurt işareti tartışmaları ise biraz tadımızı kaçırdı. Bu tartışma, ülke adına ortak bir aidiyet coşkusunun devamı yerine, toplumun bir kısmını “ya sev ya terk et” mantığı ile ötekileştirmeye çeviriyor.
Malum, tarihsel semboller bir felsefenin veya hikâyenin şekillerle kodlandırma biçimi. Adeta bir felsefenin matematik ile ifade edilmesi gibi. Ancak bu semboller kullanıldıkları yere, zamana ve kişiye göre de farklı anlamları ifade ediyor. Elle yapılan bozkurt işareti bir Orta Asyalı Türkolog açısından farklı, Afrin’de görev yapan ve kendini Metehan’a benzeten bir güvenlik görevlisi için farklı, Hakkari’de dağa yazılan “Ne mutlu Türküm diyene” yazısının gölgesi altında yaşayan Kürt vatandaş için farklı, Beşparmak Dağları’na yazılan Lefkoşa’daki bir Kıbrıslı Türk için de farklı anlamlar ifade ediyor.
Sadece milli bir eğlence ve latife düzeyinde kalması gereken Avusturya maçı zaferimiz çok ciddi ve değerli kabul edilen akademisyenler ve bazı üst bürokratlar tarafından II. Viyana Kuşatması’nın rövanşı olarak lanse ediliyor. Ülkenin bekâsı için hukuk ve ekonominin hiç önemli olmadığını düşünen siyaset anlayışı ise UEFA müsabakalarından çekilip, dolaylı olarak içe kapanma sürecimizi hızlandırmamızı öneriyor. Toplumun ciddi bir kesimi de bu irrasyonel komediye iltifat ediyor. Mahalleli ise uzun süredir bulamadığı derin komployu bundan keşfetmenin hazzını yaşıyor. İletişimde ve sporcunun uluslararası görgü eğitiminde sınıfta kalan TFF ise yetersizliğinin ayrı bir örneğini sergiliyor.
Osmanlı, malum, kendini resmi olarak da hep Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi kabul etti. Çift başlı kartal bu durumun simgelerinden biri. Kurucu ve ana bedeli ödeyen unsur Türk asabiyesiydi. Ancak sistem emperyal karakterde olmak zorundaydı. Milletler sistemi buna göre kurulmuştu. İmparatorluk siyasal olarak hep batıya doğru stratejisini üretti.
İmparatorluk-kurucu unsur önce Hıristiyan sonra da Müslüman (Kürtler hariç) unsurların kopmasını yaşayınca içeriden bazı arayışlar yüzünü Orta Asya’ya köklerine çevirdi. Türk Yurdu Dergisi’nin ve Türk Ocağı’nın (1991) kurulması dönüm noktasıydı. O gün ve bugün dahil olmak üzere, hâlâ ciddi bir kesim Batı’nın bizi Anadolu’dan süpürüp anayurdumuz Orta Asya’ya göndermek istediği kaygısını taşıyor. Devlet içinde bir grup aydın ve bürokrat imparatorluğun kurucu unsurunun kendi ideolojisini üreterek kendi varlığının sürdürmesi gerektiğini kabul etmişti. 1911 ve 1945 arası öze dönmek üzerine tarih, Alman aryan oryantalistlerin kaynakları üzerinden yeniden alternatif olarak okundu. Mitler, efsaneler keşfedildi: Ergenekon, börü veya bozkurt gibi. Pagan ve Aryan teorisi karakterinde olan bu tarih yazılımı ile üretilen Türk karakteri, Yesevi-Bektaşi karakterinde olan insani ve tasavvufi akışta doğudan batıya akan bir Türk karakteri ve misyonuyla ana çelişkiyi teşkil ediyordu.
Julius Evola gibi modernizme karşı neo-paganist ve elitist Aryan teorilerini savunan Avrupa radikal aşırı sağının teorik arka planda rolü olan filozoflar, ideolojik nasyonalist köktenci yaklaşımın önemli temsilcileriydi. Şu an bizdeki İslam’dan ayrıştırılmış Orta Asya mitleriyle oluşturulmuş şamanist-pagan karakterdeki inşa edilen ideolojik Türklük, Evola’nın köktenci yaklaşımından oldukça etkilenmiş gibi. Buna biz” Köktenci Türkçülük” tanımını verebiliriz. Bu köktencilik diğerleri gibi antiemperyalist, mitolojik altın çağına geri dönüş yollarını arayan, yozlaşmaya karşı ve diğer görüşlere toleranssız karakterde. Ayrıca köktencilik doğası gereği irrasyoneldir. Kendi kimliğinin tehdit altında olduğunu hissederek onu-köklerini kutsayan bu yaklaşım, doğasında şiddet ve yıkıcılığı da barındırmakta. Bu arada bizdeki 1940’ların Kökten Türkçüleri ile şimdiki popülist köktencilik arasındaki bazı nüans farkları olduğunu da hatırlatmak lazım.
1860’larda Paris’te esprileri ile tanınan diplomatımız Keçecizade Fuat Paşa, III. Napolyon temsilcileri ile konuşurken “Zamanımızın en güçlü devleti Osmanlı Devleti’dir zira siz dışarıdan biz de içeriden yıkmayı başaramıyoruz” diyordu. Namık Kemal’in de benzer bir diyaloğundan söz edilir. Tarihten bu kesitler adeta bize bugün bu kadar ayrımcı ve ötekileştirici dil-söylem ve kutuplaştırmaya rağmen, hâlâ nasıl ortak aidiyetimizin yok olmadığının hayretini yaşatmakta ve mutlu etmekte.
Köktenci-Türkçü popülizmi, din gibi siyasetin bir aracı olarak, işsiz genç kitleler üzerinde kullanmak pek iyi niyetli olmayan ve tehlikeli bir iştir. İçeride ve dışarıda ötekileri, zorunlu düşmanları yaratmak aklın işi değildir. Sadece bir grup lümpen, mesleksiz, çıkarcı politik kabilenin işidir. Bırakın mitolojik sembollerimizi üniversiteler ve Turan kurultaylarımızda birlikte eylenerek değerlendirelim. Türk akrabalarımız ve dünya ile hemhal vesilesi kılalım. Oğuz Han, Dede Korkut, Sarı Saltuk, Yesevi, Hacı Bektaş ve Yunus Emre zincirini kırmayalım. Bu geçmişimizin “Ağyarımız ötekimiz yoktur bizim” felsefesine birlikte sahip çıkalım.
Bize bayrağımız, milli marşımız, tarihimiz ortak sevinç ve hüzünlerimiz yetmez mi?














