Türkiye’de uzun süredir biriken rejim krizi malum. 7 Haziran 2015 seçiminden sonra başlayan kanunsuzluk rejimi 15 Temmuz kalkışmasından sonra anayasasızlaşmaya taşındı. Tek bir güç odağında toplanan, hukuk, mevzuat kural tanımaz bir statüko barındıran rejim için önce giderek daha da derinleşen iktisadi kriz ve arkasından yoksullaşma ve yoksunlaşma nedeniyle iktidarı sarsan bir yerel seçim sonucu ortay çıkınca, tıpkı 7 Haziran 2015 seçimi sonrasında olduğu gibi “ülkenin değil rejimin bekası” adına yeniden bir saldırı dalgasına karar verildi. İlk aşamada cumhurbaşkanlığı yarışındaki en ciddi rakip olan Ekrem İmamoğlu’nun tasfiye edilmesi için tutuklanma ve diploma iptali ardı ardına gelerek denklemden düşürüldü. Böylece verilen mesaj “cumhurbaşkanlığı yarışında rakibi ben seçersem seçim olur” demekti. Yani göstermelik, meşruiyet kaynağı olması hasebiyle yapılması gerekli ancak “mış gibi olan” seçimler yapılacağı ilan edilmiş oldu.

Arkasından, yolsuzluğa bulaşmayan hiçbir belediyenin olmadığının bilgisiyle CHP’yi hedef alan siyasi operasyonlar başlatıldı. Operasyonlar genişletilerek -doğru ya da yanlış- anketlerin birinci partisi görünen CHP daha ciddi tartışılmaya başlandı. Herkes doğal olarak AKP’nin daha fazla hırsızlık ve yolsuzluğa bulaştığını biliyor olmasına rağmen sürekli CHP’ye dönük bir yolsuzluk suçlaması ile AKP yurttaşa “Onların da bizden farkı yok. Biz hırsızsak onlar da bizim kadar hırsız ve iktidar değişimi hayatınızda değişiklik yaratmayacak. İstikrar anlatısını bozmayın, kurulu düzen devam etsin, biz bu işi yönetmeye devam edelim. Size de pay vermemiz daha mümkün” dedi. Yani yöntem, içerik ve biçim farklı olsa da 7 Haziran sonrası şiddetle ortaya konan pratik odağına CHP’yi alarak yeniden sahnelenmeye başladı.
- Kemal Kılıçdaroğlu’ndan mutlak butlan tepkisi: “Hayırlı olsun”
- CHP için mutlak butlan çıktı
- Muhalefet, mutlak butlan kararına ne tepki verdi?
- CHP’ye mutlak butlan: Ruşen Çakır uzman konuklarla değerlendirdi
Kürt meselesinde daha önceki girişimden bugünkü adı konmamış “sürece” kadar uzanan geçen 10 yılda, MHP’nin de eklemlendiği iktidarın, çözüm sürecinden güvenlik paradigmasına geçişi Erdoğan’ın iktidarını sürekli kılmak için milliyetçi mobilizasyonu yeniden keşfiydi. Bu dönüş, ideolojik değil, iktidarın devamlılığını güvenlik ve milliyetçi söylem üzerinden tesis etme tercihinin bir sonucuydu. Türkiye’de Kürt meselesine dair “çözüm” kelimesi sadece bir politika önerisi değil; kimlik, güvenlik, devletin geleceği ve geçmiş travmalar hakkında sembolik bir kavga alanı hâline gelmişken ve böyle bir atmosferde doğal olarak siyasî risk taşırken Devlet Bahçeli üzerinden kamuoyuna duyurulan yeni süreç de planların bir parçası olarak hayata geçirildi.
Rejim ve iktidar liderleri Erdoğan ve Bahçeli açısından mesele Kürt sorununu çözmek değil; Türkiye’de çatışma döngüsünü kontrollü biçimde dondurup kendi kurduğu siyasal düzeni uzun ömürlü hale getirmek. Kalıcı bir barışı hedefleyen gerçek bir siyasal çözümden ziyade herhangi bir reforma ihtiyaç duymadan ve gerçekleştirmeden iktidarın sürekliliğini sağlayarak statükonun devam etmesi ve demokrasi mücadelesinin önemli bir bileşeni olan Kürt hareketinin göreceli de olsa sessizleştirilmesi için “adım atıyor” görüntüsü vermek bir gereklilikti. Hepsinin toplamı, 2015’te süreç çöktüğünde yitirilmiş seçimi yenileyerek girişilen ve başarılan yeni rejim inşasının eksikliklerini gidererek rejimin stabilizasyonuyla sistemin devamlılığının arzulanmasından ibaret.

Mutlak butlan kararıyla birlikte de 80 yıldır kör topal ilerleyen çok partili hayatın tabutuna son çivi çakılmak isteniyor. Ancak hukuki gerçeklik, siyasal olasılık ve toplumsal psikoloji aynı şey değil. Bir mutlak butlan kararının siyasi sonucu teknik olarak yalnızca kongrenin veya yönetim sürecinin tartışmalı hale gelmesi gibi görünse de bunun asıl etkisi meşruiyet alanında olur. Çünkü mesele “partiyi kim yönetecek?” sorusundan çok “iktidar değişimi artık seçimle mümkün mü?” sorusuna dönüşüyor. Türkiye’de son on yılda özellikle 7 Haziran sonrası güvenlikçi rejim mantığının kurumsallaşması, 15 Temmuz sonrası OHAL düzeninin kalıcılaşması ve son dönemde Ekrem İmamoğlu etrafındaki süreçlerin yarattığı algı zaten muhalefet tabanında “yarışın kuralları eşit değil” düşüncesini büyüttü. Bu nedenle CHP’ye dönük böyle bir hamle, sadece örgütsel değil psikolojik bir kırılma yaratabilir. Bunun ardından gelecek olan muhalefetsizleştirme dönemidir. Bu kararla birlikte ortaya çıkan mesele artık yalnızca CHP içi bir iktidar ve hukuk tartışması değil; seçimli siyasetin işlevsizleşmesi, muhalefetin parçalanması ve devlet-yargı-siyasal iktidar ilişkisinin yeniden tanımlanması. Doğal olarak hepimizi ilgilendiriyor.

Öte yandan CHP’nin kendi iç yapısı da bu krizi ağırlaştırabilir. CHP kendi kurduğunu içinde barındıran bir ağaç olduğu için içerideki iktidar savaşları nedeniyle zaten çok uzun bir zamana yayılmış olan ve daha da uzayacak olan ve çok daha fazla insanı kapsayacak bu operasyonlara karşı doğru bir mücadele veremediği gibi ellerinden gelen çaba da kendilerini çok yorgun düşürdü. CHP’nin sorunu yalnızca iktidarın baskısı, yargı sopasıyla hizaya getirilmek değil; parti içi iktidar mücadeleleri, örgütsel güvensizlik ve ideolojik belirsizlik. Eğer bir tarafta Özgür Özel çizgisi, diğer tarafta Kemal Kılıçdaroğlu çevresi arasında “gerçek meşruiyet kimde?” tartışması büyürse, CHP enerjisinin önemli kısmını toplumsal mücadeleye değil kendi içine harcamaya başlayabilir. CHP, yalnızca bir çetenin eline geçmiş iktidarla ya da onların uzantısı olan yargıyla, kendilerini hedef alan operasyonlarla değil daha çok kendisiyle uğraşmak zorunda kalacak.
Hangi yönetimin hukuki ve meşru olarak geçerli olduğu, tabanın, örgütün kimi yönetici kabul edeceği, kimin etrafında bir örgütsel bağ kurarak süreklilik sağlayacağı ve kimin yönettiği, seçmenin hangi yönetimin olduğu CHP’yi gerçekten partisi olarak görüp seçimde kime oy vereceği konusunda ciddi bir yorgunluğa yol açacak bir mücadele sürecinin içinde olacaklar. Bu meşrutiyet krizi giderek derinleşeceği için hareket kabiliyetini, siyaset yapma becerisini giderek yitirecek olan iki yönetim de seçmen ve yurttaş nezdinde tartışmalar haline gelecek. Özgür Özel ve ekibi partinin içinde kalabilir -ki açıklamalar bu yöndeydi- ama Kılıçdaroğlu ekibinin yönettiği bir parti içerisinde güç ve itibar kaybıyla ve makamlarını da kaybederek etki alanlarını yitirmeleri kuvvetle muhtemel.
Yeni parti kurmak çözüm mü?
Yeni bir parti kurmak ya da var olanlardan birine geçmek de bir seçenek ama Özgür Özel bugün o kapıyı kapattı. Ki bu seçeneği devreye sokmak kolay bir iş değil. Şekli olarak yapılabilir ama teşkilat kurmak, örgüt ağını genişletmek seçmeni ya da yurttaşı o partiye yönlendirecek mali ve lojistik yük ciddi bir sorun. Hazine yardımı da mahkemenin atadığı yönetimde olacağı için ve yolsuzluk soruşturmaları nedeniyle sermayenin koşar adım uzaklaştığı Özgür Özel ve ekibinin para bulmaları çok sıkıntılı. Kılıçdaroğlu ekibine partiyi teslim etmemek için bir mücadeleye de girişilebilir. “Meşrutiyetleri yok ve siyasi olarak tanımıyoruz” diyebilirler ama mevcut yönetimin iş başına gelmelerini engellemeleri çok mümkün değil. Böyle bir şey yapmak zaten bir kopuş siyasetidir. Özgür Özel ve ekibinin yurttaş nezdinde bir meşruiyet yaratması olası ama kocaman bir şeye dönüşmesi ihtimal dışı olabilir. Öte yandan bunu yaparken ne kadar süreyle sürdürebilecekleri, yorulmadan devam edip edemeyecekleri ve kitleyi ne kadar mobilize edebilecekleri önceki deneyimlere bakarak bize çok da pozitif şeyler söylemiyor. Böyle durumlarda seçmen davranışı genellikle ideolojik değil pragmatik olur: İnsanlar “kazanabilecek”, “dağılmamış”, “istikrar görüntüsü veren” yapıya yönelir. Eğer CHP uzun süre çift başlı görünürse bu, muhalif seçmende ciddi bir yılgınlık yaratabilir.
Elbette ki tek muhalefet odağı CHP değil. Ama tıpkı Gezi isyanı döneminde olduğu gibi süreç nedeniyle yeniden sessizleştirilen Kürt hareketi olmayınca demokrasi mücadelesinde hayli zayıf kalıyoruz. Soldan söz etmek mümkün ancak dağınık, çözünük ve o çözülmenin çürümeye koşar adam gittiğini de söylersek yanlış olmaz. Yani insanların yüzünü çevireceği görece büyük herhangi bir sol yapı yok. Sendikalar ve sivil toplum örgütleri içi bomboş tabelalardan ibaret. Ve iktidarın gücü karşısındaki çürütücü çaresizlik nedeniyle doğal yurttaş davranışı olarak herkes büyük olanın ya da kitle partisi olanın peşinde koştuğu için gözünü CHP’ye dikmiş durumda. Ama o CHP’de ne bir sol bakış açısı ne de toplumsal muhalefeti yönetebilecek bir potansiyel ve kapasite var. Bu hâl ve gidişatta yaşanacaklar CHP içinde uzun sürecek meşruiyet ve liderlik krizi, muhalefet seçmeninde moral ve yön kaybı, iktidarın “istikrar ve kaos” söylemini güçlendirmesi, muhalefetin sokak ile seçim arasında yeni denge araması, Kürt meselesi ve bölgesel savaş ekseninin iç siyaseti daha fazla belirlemesi, uluslararası aktörlerin demokrasi yerine jeopolitik istikrarı önceleyerek iktidarın yanında yer tutmaya devam edecekleri olacak.
Şu bir gerçek ki Saray rejimini özel olarak Erdoğan ve Bahçeli’yi güçlü kılan en önemli şey muhalefetin ilkeler de bile bölünmüş hali. Memlekette herkes ki buna AKP tabanının yarısı kadar da dahil olmak üzere aynı sorunlarla, aynı dertlerle boğuşuyor ama gelecek tahayyülünde ortaklaşma konusunda hiçbir beceri arzu ve siyasal bakış açıları yok. Muhalefetin temel açmazı seçim ile toplumsal mücadele arasında sahte bir ikilik kurmuş halde olması. Toplumun ezici çoğunluğu oy kullanacağı günü bekliyor, bir diğer grup ise seçimlerin tümüyle anlamsızlaştığını düşünüyor. Oysa tarihsel olarak büyük dönüşümlerin genellikle bu iki anlayışı toplumsal mobilizasyonla seçim zemini ve ortak siyasal program etrafında birleştirilmesiyle mümkün olduğu unutuluyor. Bu yüzden “ilkeler etrafında ortak paydada birleşme” önemli. Çünkü bugün Türkiye’de muhalefetin temel sorunu sadece örgütsel değil; ortak gelecek tahayyülü eksikliği. Türkiye toplumu çok parçalı, devlet kapasitesi yüksek ve toplumsal korkular çok derin ve Kürt hareketi ile ana akım muhalefet arasındaki mesafe büyüdüğünde demokratik blok zayıflıyor. Kürt hareketi, sosyalistler, seküler muhalefet, merkez sağdan kopanlar, gençlik hareketleri, sendikalar, feminist hareketler arasında kalıcı bir demokratik mutabakat üretilemediği sürece iktidarın en büyük avantajı olan parçalanmışlık devam ediyor.
Türkiye’de iktidarın gücü yalnızca devlet aygıtından değil, olağanüstü durumların zamanla normalleşmesinden geliyor. Çok sert görünen uygulamalar birkaç ay sonra gündelik hayatın parçası haline geliyor. Üç yıldır tartışılan kongre ve arkasından gelen yargılamalarla butlan kararının toplumsal rızası zaten üretilmişti. Vatandaş kötü olan her şeye olduğu gibi buna da zaten çoktan alıştırılmış durumda. Muhalefetin en büyük problemi de sürekli savunmada kalmasıyla burada ortaya çıkıyor. Bir gün kayyım, bir gün tutuklama, bir gün yargı kararı, bir gün soruşturma… Muhalefet refleksif tepki veriyor ama kurucu bir siyasal hat üretemiyor. Bu da geniş toplum kesimlerinde “değişim mümkün değil” duygusunu büyütüyor.
Seçim tartışması eşiğini geçtik
Bu şartlarda artık seçim tartışma eşiğini tamamen geçtiğimizi söylemek mümkün. Yapılacak tek şey tüm muhalefetin gelecek tahayyülünü ilkeler üzerinden bir ortak payda belirleyerek birlikte hareket eden bir “isyan hareketi” örgütlenmesinden başka yapacak hiçbir şey yok. İktidar, toplumsal maliyet yükseldiğinde bazen fren yapabiliyor. 19 Mart operasyonlarından sonra kendiliğinden sokağa taşan yurttaş öfkesi iktidara fren yaptırmak zorunda kalmıştı. Ne zaman ki sokak normalleşti ve sessizleşti tekrar gaza bastılar ve geldiğimiz noktada bugün yaşadıklarımıza tanık oluyoruz. Eğer bu normalleşme algısı engellenebilirse ki bu da sadece sokağın canlı tutulmasıyla olabilir bir ihtimal denge değiştirilebilir. Tek muhalefet yapma biçimi seçim günü gelsin sandığa gidip oy kullanalım ve iktidarı değiştirelim diye bakan ve konfor alanından çıkmaya haklı ya da haksız nedenlerle korkan, yitireceklerinin kaygısını taşıyarak sessizleşen ve hakikati görmemekte direnen bir toplumsal muhalefetle bu ne kadar gerçekleşebilir gerçekten büyük soru işareti.
Geniş ölçekli bir kopuş siyaseti ancak çok güçlü bir toplumsal meşruiyet üretirse kalıcı olabilir. Aksi halde sertleşen otoriterleşme daha da güçlenebilir. Tarihsel örneklerde de görüldüğü gibi, örgütsüz öfke çoğu zaman dönüşüm değil dağılma yaratıyor. Bunun karşısında muhalefetin önündeki tek gerçek seçenek ise yalnızca “Erdoğan karşıtlığı” değil; yeni bir toplumsal sözleşme fikri üretmek olabilir. Çünkü insanlar sadece öfkeye değil, güven verecek bir gelecek fikrine de ihtiyaç duyuyor.












