ABD ile İran arasında yeniden açılan diplomatik kanallar, savaş ve barış arasındaki çizginin çoğu zaman çıkar hesaplarıyla belirlendiğini gösteriyor. Ancak bu durum daha temel bir soruyu da gündeme getiriyor: Uluslararası siyasette belirleyici olan stratejik çıkarlar mı, yoksa onları sınırlayan ahlaki ve hukuki ilkeler mi?

ABD ile İran arasında yeniden kurulan diplomatik temaslar ve tarafların gerilimi düşürmeye yönelik açıklamaları, uluslararası siyasetin temel gerçeklerinden birini yeniden hatırlattı: Devletler arasında yıllarca süren düşmanlıklar bile bir gün müzakere masasında sona erebiliyor. Dün savaş dili kullanan aktörler bugün uzlaşma dili kullanabiliyor; dün birbirini tehdit eden taraflar bugün ortak çıkarlar temelinde aynı masaya oturabiliyor.
Bu durum aslında yeni değil. Tarih boyunca devletler çoğu zaman dostluk veya düşmanlık üzerinden değil, çıkarlar üzerinden hareket etti. Ancak tam da bu nedenle günümüzün en önemli sorularından biri yeniden karşımızda duruyor: Devletler kararlarını ilkelere göre mi alıyor, yoksa yalnızca stratejik hesaplara göre mi?
Stratejinin sınırı nerede başlar?
Modern siyaset uzun zamandır stratejiyi ahlaktan ayrı bir alan olarak ele alıyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe buna çoğu zaman “gerçekçilik” adı veriliyor. Güvenlik kaygıları, ekonomik çıkarlar ve jeopolitik hesaplar siyasetin temel belirleyicileri olarak kabul ediliyor. Ahlaki ilkeler ise çoğu zaman idealistlerin ilgilendiği tali meseleler gibi sunuluyor.
Oysa sorun stratejinin varlığı değildir. Devletlerin güvenlik kaygıları olması doğaldır. Sorun, stratejinin ahlakın yerine geçirilmesidir. Çünkü ahlaki sınırların bulunmadığı yerde strateji giderek güç yönetimine dönüşür. Güç ise kendi başına bir meşruiyet kaynağı değildir.

Güç meşruiyet üretebilir mi?
Son yıllarda Gazze’de yaşananlar bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koydu. On binlerce insan hayatını kaybederken, şehirler yıkılırken ve yüzbinlerce insan yerinden edilirken, dünyanın önemli bir bölümü meseleyi öncelikle insani bir trajedi olarak değil, stratejik bir denklem olarak değerlendirdi. İnsan hakları söylemi, çoğu zaman ittifak ilişkilerinin ve güvenlik hesaplarının gerisine düştü. Uluslararası hukuk, jeopolitik çıkarların gölgesinde kaldı.
İran konusunda yaşanan tartışmalar da benzer bir tabloyu gözler önüne serdi. Saldırıların hukuki boyutundan çok, bölgesel güç dengelerine etkisi konuşuldu. Birçok değerlendirme “Bu doğru mu?” sorusundan önce “Bu kimin işine yarar?” sorusuna odaklandı. Hukuk ve adalet tartışmaları yerini güç analizlerine bıraktı.
Aslında burada ortaya çıkan şey yeni bir siyaset anlayışıdır: Güç ahlakı. Bu anlayışta doğru olan, güçlü olanın yaptığı şeydir. Başarı, haklılığın kanıtı olarak görülür. Sonuç elde edilmişse yöntemler sorgulanmaz. Güçlü aktörlerin eylemleri meşru kabul edilirken, aynı davranışlar zayıf aktörler tarafından gerçekleştirildiğinde hukuk ve etik yeniden hatırlanır.
Bu yaklaşım kısa vadede pragmatik görünebilir. Ancak uzun vadede hem uluslararası hukuku hem de toplumsal vicdanı aşındırır. Çünkü ilkenin yerini çıkar aldığında herkes kendi davranışını haklı gösterecek gerekçeler bulabilir. O zaman hukuk evrensel bir ölçü olmaktan çıkar, güç ilişkilerinin bir uzantısına dönüşür.
İslam dünyasının son yıllardaki tutumu da bu tartışmanın dışında değildir. Birçok devlet ve siyasi aktör, ahlaki ilkeler ile stratejik çıkarlar arasında tercih yapmak zorunda kaldığında çoğu zaman çıkarlarını öncelemektedir. Güvenlik, ekonomi veya bölgesel dengeler adına yapılan tercihler, ahlaki sorumlulukların geri çekilmesine yol açabilmektedir. Sonuçta ilke merkezli bir siyaset yerine konjonktür merkezli bir siyaset ortaya çıkmaktadır.
Oysa ahlakın anlamı tam da zor zamanlarda ortaya çıkar. Çıkarlarla uyumlu olduğu sürece savunulan ilkelerin maliyeti yoktur. Asıl mesele, ilkenin çıkarla çatıştığı anda neyin tercih edildiğidir. Adalet, yalnızca dostlarımız için savunulduğunda değil; çıkarımıza aykırı sonuçlar doğurduğunda da savunulabildiğinde anlam kazanır.
ABD ile İran arasında bugün bir anlaşma zemini oluşabiliyorsa, bu durum savaşın kaçınılmaz olmadığını gösterir. Ancak aynı zamanda bize başka bir gerçeği de hatırlatır: Eğer siyaset yalnızca çıkar hesaplarından ibaretse, dün savaşın gerekçesi olan şey yarın barışın gerekçesi haline gelebilir. O zaman değişen şey ilkeler değil, yalnızca çıkarların ve güç dengelerinin yönüdür.
İşte bu yüzden asıl soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Uluslararası siyasette belirleyici olan güç müdür, yoksa gücü sınırlayan ilkeler mi?
ABD ile İran arasında bugün kurulan masa, savaşların bile bir gün sona erebildiğini gösteriyor. Ancak kalıcı barışın güvencesi yalnızca diplomasi değildir. Diplomasiyi de, stratejiyi de, gücü de sınırlayan ahlaki ve hukuki ilkeler olmadığında, barışlar da savaşlar kadar kırılgan hale gelir.
Çünkü medeniyet, gücün değil; güce sınır çizen ilkelerin eseridir.














