Fatih Altaylı geçenlerde bir yazı yazdı ve Erdoğan’ın, kayyum meselesinin CHP’nin iç sorunu olduğu konusundaki iddiası için “haksız mı?” sorusunu ortaya attı. Bağımsız olmayan bir mahkeme tarafından verilen kararın siyasi olduğunu teslim etmekle beraber, Altaylı, davayı açan Lütfü Savaş’ın son seçimde tüm uyarılara rağmen Özgür Özel yönetimi tarafından aday yapıldığını, eski genel başkan Kılıçdaroğlu’nun ise görevi kabul etmeye hazır olduğunu açıklaması sayesinde istinaf mahkemesinden böyle bir karar çıkabildiğini belirtti.
Altaylı’nın ifadesiyle “Bu meseleyi ateşleyen iktidardır. Onlar elbette kendilerini geçen partinin karışmasından mutlu olurlar, isterler ama işbirlikçi CHP’liler olmasa, bu operasyon bu kadar başarılı olabilir miydi, iktidar arzusuna bu kadar kolay kavuşabilir miydi!”

CHP ağacının özünde bu kadar çok kurt olması, bu kurtların en irisinin de 13 yıl boyunca partiyi yönetmiş biri olması üzerine düşünmek neden gerekli? Çünkü yeni bir parti kuruluyor ve o partiye CHP’ye içkin kimi yapısal sorunların taşınmaması, bunların geride bırakılması gerekiyor. CHP’nin bazı yapısal zaaf ve kırılganlıkları var, bunların ne olduğu ve nasıl giderilebileceği üzerine kafa yormak yerine Kılıçdaroğlu ve çevresindeki bir grup profesyonel politikacıyı hazımsızlık ve hırslarından dolayı suçlamakla yetinmek elbette daha kolaydır. Ancak bize fazla mesafe aldırmaz.
Muhalif kamuoyunun, CHP seçmeninin ve CHP örgütünün ezici çoğunluğunun Kılıçdaroğlu ve onunla hareket eden bir avuç kariyer politikacısına ateş püskürüyor olduğu, asırlık bir çınara benzetecek olursak CHP ağacının aslında sağlam durduğu, bünyesini kemiren kurtların ise temsil gücünden yoksun olduğu gerçeğini elbette göz ardı edemeyiz. Fakat sorun tam da buradadır. Kurtların tabanda karşılığı yoktur ama parti elitleri dediğimiz küme içinde hatırı sayılır bir yer tutmaktadırlar. CHP üyelerini elitler – elit adayları – orta düzey kadrolar – parti emekçileri – pasif kadrolar olarak 5 basamaklı bir piramide yerleştirecek olursak, Kılıçdaroğlu destekçiliği tabandan tavana doğru artma eğilimindedir. Bir başka deyişle, güya “temsilci” konumunda olan seçkinler temsil ettikleri kitlelere inanılmaz derecede yabancılaşmış haldedir.
Bu yazıda dışsal bir operasyon karşısında parti içinde böylesi bir işbirlikçiliği mümkün kılan etmenleri ele alacağım. 12 Eylül’den beri en yüksek halk desteğine sahipken bazı anormal koşullardan (iktidarın tehdit olarak gördüğü muhalif partinin başına mahkeme marifetiyle kendine uygun birini geçirmesinden) ötürü mevcut haliyle belki birkaç yıl sonra tarihe karışacak olan, benim de 12 yılı aşkın süredir üyesi olduğum, hakkında bunca yazıp çizdiğim, başarısı için sahada ter döktüğüm CHP’nin üzerinde tepinmek değil amacım. Yeni partinin izlemesi gereken yola kendimce ışık tutmak istiyor ve önce teşhis sonra reçete prensibine inanıyorum. Bu yazı “Yeni partiye CHP’den neler taşınmalı, neler taşınmamalı?” başlıklı bir sonraki yazıma altlık oluşturacak.

Oligarşi
Siyaset bilimi yazınında parti içi oligarşi meselesini ta 1911’de ele alan Robert Michels’ın ortaya attığı “Oligarşinin Tunç Kanunu” bugün halâ dünyanın pek çok yerinde örgütlü siyasal yaşama ışık tutan bir kavram. Alman Sosyal Demokrat Partisi’ni inceleyen Michels partide belli bir aşamadan sonra bir oligarşi oluştuğunu ve bu ekibin temsil ettikleri kitleden uzaklaşıp kendi dar çıkarlarını gözettiklerini, kitlenin ideallerinden çok kendi statülerini önemsediklerini belirtir. Kitabının sonuç bölümünde parti denen siyasal örgüte dair şöyle der Michels; “Seçilenin seçen üzerinde, yetki verilenin yetki veren üzerinde, vekilin vekalet veren üzerinde tahakkümünü doğuran, örgüttür. Örgütten bahseden oligarşiden bahseder.”
Demokrasinin oligarşi doğurmasından duyduğu hayal kırıklığıyla (bu aslında Antik Çağ Atinası’ndan beri tartışılan bir paradokstur) Michels zamanla İtalyan faşizmini desteklemeye başlar (soldan sağa kayan bir diğer ünlü isim de faşizme liderlik edecek olan Mussolini’dir).
Oligarşi meselesi daha sonra başka sosyal bilimciler tarafından da ele alındı. S. M. Lipset sendikalar ve bilhassa siyasi partilerde lider kadroların bilgi, uzmanlık ve iletişim kaynaklarını kontrol etmek suretiyle taban üzerinde mutlak tahakküm kurduğunu belirtti. J. Burnham oligarşi analizini kamu yönetimi ve büyük şirketlere doğru genişleterek profesyonel yöneticilerin (teknokratların) işçiler ve, ilginçtir, kapitalistler aleyhine gücü ellerinde topladığını savundu. C. W. Mills ise ABD demokrasisini inceledi ve kararların siyasi, askeri ve kurumsal (“corporate”, büyük şirketler anlamında) seçkinlerden oluşan dar bir elit üçgeni tarafından alındığını ortaya koydu.

Görüldüğü üzere ben burada oligarşi sözcüğünü karalama ya da ayıplama amacıyla değil, durumu betimleyen objektif bir kavram olarak kullanıyorum. SHP eski genel başkanı Murat Karayalçın da aynı minvalde 2023 değişim kurultayı öncesi CHP üyelerine yazdığı mektupta parti örgütünün kapasitesinin altında çalışmak durumunda bırakıldığını, bunun da partide oligarşik bir yönetimin ortaya çıkmasına neden olduğunu belirtip ekledi: “Partinin izleyeceği siyaset, Genel Başkan ve merkez yöneticileri ile danışmanlar, uzmanlar tarafından belirlenmekte, hazırlanan siyaset metinleri daha sonra örgüte kullanması, seçmenlere dağıtılması için gönderilmektedir. Kimi durumlarda da örgüt, o konuda öyle bir siyaset izleneceğini gönderilen metinlerden değil, yöneticilerin açıklanmalarından öğrenmektedir. Aynı şekilde partinin milletvekili ve belediye başkan adayları ile yerel meclis üye adayları da merkez kadroları tarafından seçilmektedir. (…) Oligarşik yönetim dediğim budur.”
Karayalçın, değişim kurultayı sonrası yönetici kadrolar kısmen değişse de bu yapısal halin sürdüğünü tespit etmiş olacak ki, Eylül 2024’teki tüzük kurultayı öncesinde parti içindeki en büyük sorunun oligarşik yapı olduğunu söyledi, yeni bir siyasi mimari inşa edilmez ve parti içi demokrasi tam anlamıyla işlemezse “maalesef mevcut oligarşik yapı devam edecektir” dedi.
2023 değişim kurultayı aslında bir değişimden çok “değişiklik” getirdi. Bu da çok önemliydi, bu sayede yerel seçim kazanıldı, az şey değil. Ancak gerçekçi bir tespit olarak şunu söylemek gerekiyor: Bu değişikliği mümkün kılan, Kılıçdaroğlu dönemi oligarşisinin bölünmesiydi. O oligarşi tasfiye olmadı. O yüzden pek çok elit Kılıçdaroğluculuktan değişimciliğe, sonra tekrar Kılıçdaroğluculuğa geçiş yaparak siyasetteki varlığını sürdürebildi. Kimi “sıkıntılı” figürler belediye başkan adayı yapıldı, bunların bir kısmı butlan koşullarında işbirlikçi ekibe katıldı yahut kokmaz bulaşmaz bir tavır aldı. Zoru görünce AKP’ye geçenler oldu. Etkin pişman ve itirafçı olanlar oldu.
Bu da çok normaldir; oligarşik yapının böylesine belirleyici olduğu bir partide siyasal seçkinlerin profesyonelleşme düzeyleri onlara oy vermiş seçmenlerin midesini bulandıracak, halkı siyasetten soğutacak raddeye ulaşır. Çünkü en az umursadıkları şey, halkın ne dediğidir.
Kartel partisi
Siyaset bilimi yazınında “kartel partisi”, rekabet ediyormuş gibi görünürken aslında kamu kaynaklarını paylaşan ve zamanla devletin bir nevi organına dönüşen partileri tanımlar. Kartel partileri için önemli olan tabanın sesi değil, hazine yardımı ve ana akım medya desteği gibi güç kaynaklarına erişimdir. Bu kaynakları aralarında paylaşırlar ve yeni aktörlerin sisteme girişine engel olurlar.
CHP’nin bir kartel partisine dönüşmesi 2009 yerel seçimleri sonrası hız kazandı. Her yerel seçimde sayıları artan CHP’li belediyeler ve bunların çevresinde oluşan irili ufaklı kayırmacılık ve rant ağları CHP’yi gitgide bir yerel iktidar partisine dönüştürdü ve onu düzen-karşıtı bir dava partisi olmaktan iyice uzaklaştırıp kartel partisi kimliğine büründürdü. İtiraf etmek gerekir ki belediyelerin gücü parti-içi siyaseti yozlaştıran, parti örgütü üzerinde vesayet oluşturan bir etmen oldu. 2023 değişim kurultayı bir TV programı olsaydı adı herhalde “Belediyeler Yarışıyor” olan bir yarışma programı olurdu!
CHP’li belediyelerin genel olarak halkın beğenisine mazhar olduğunu, CHP’yi iktidara yaklaştırdığını, başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere Mansur Yavaş, Zeydan Karalar ve pek çok ismi siyaset sahnesinde yıldızlaştırdığını, kazandığı her İBB seçiminde farkı açan İmamoğlu’nun 15,5 milyon yurttaşın oyuyla cumhurbaşkanı adayı olduğunu yadsımıyorum. Bunların hepsi yine olurdu ancak mevcut yapının utanç verici örnekler de ürettiğini, “kaybedeceği çok şey” olan kimi başkanların transfer ve itirafçılık batağına saplandığını görmek zorundayız. Öyle sanıyorum ki bir dava partisini kartel partisinden ayıran en önemli özellik, üst düzey kadroların özgürlüklerinden başka kaybedecekleri fazla şey olmaması ve hapse girmeyi dünyanın en kötü şeyi olarak görmemesidir.

Tavandan tabana aşırı profesyonelleşme
Siyasetçilerin olumsuz anlamda profesyonelleşmesi partinin oligarşik yapısı ve kartel partisi olma haliyle el ele gider. CHP özelinde ise bu problem daha ağırdır çünkü salt elitler değil; elit adayları, orta düzey kadrolar hatta bir ölçüde parti emekçileri de profesyonelleşme illetiyle kontamine olmuş, bu adeta partinin siyasal kültürü haline gelmiştir.
Particiler için siyaset oyununun kuralı tümdengelim değil tümevarımdır. Mayıs 2023 seçim yenilgisinden değişim kurultayına kadar geçen beş aylık süreye ilişkin kendi seçim bölgemden örnek vereceğim. Bolu’da 2. sıra milletvekili adayıydım, seçilemedim, akabinde olağan kurultay süreci başladı ve ilçe kongrelerine gidip değişimden yana konuşmalar yaptım. Bolu’nun, bilhassa Bolu’daki CHP örgütünün toplumsal yapısını gayet iyi biliyordum. Bu şehirde ne parti örgütünün önde gelenleri, ne parti emekçileri, ne de muhalif seçmen nezdinde Kılıçdaroğlu’na teveccüh vardı.

Gelgelelim kongrelerde benim gibi kitabın ortasından konuşan çıkmıyor, kürsüye gelen hatiplerin çoğunun ne dediği anlaşılmıyordu. Partililerimiz bakış ve jestleriyle beni onaylıyor, kürsüden indiğimde beni kısık sesle tebrik ediyordu, ancak kimse desteğini uluorta ifade etmiyordu. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun kurultayı kaybetmesi pek mümkün görünmüyordu (henüz İstanbul il kongresi yapılmamıştı).
O insanların gönül ve zihin dünyasını iyi biliyordum, Kılıçdaroğlu’nun gitmesini istememeleri olanaksızdı. Tümdengelim ile tavır alsalar, yani “Kılıçdaroğlu başarısızdır ve gitmelidir” önermesiyle harekete geçseler, bunun basit mantıksal sonucu olan değişimciliği benimsemeleri gerekirdi. Ancak CHP’de usta particiler tümevarım ile hareket ederler. Şöyle düşünüyorlardı: “Evet Kılıçdaroğlu gitmeli belki ama gitmesi pek mümkün görünmüyor, o zaman ben de seçim yenilgisinden onu sorumlu tutmak yerine tali konuları gündeme getirmeli, o kadar da mühim olmayan şeyleri eleştiri konusu etmeliyim”.
Sonuçta kongrelerde söz alanlar samimi kanaatleri yerine “söylemeleri gerekenleri” dile getirdiler, özellikle de bir sonraki yerel seçimde yeniden aday gösterilmek isteyen ilçe belediye başkanları. Siz bir de belediye başkanlarının kongreler üzerindeki etkisini metropollerde hesap edin.
Toplumdan kopukluk
Toplumdan kopukluk ile kastettiğim, CHP örgütünün, partinin seçmen tabanının mikrokozmosu olmamasıdır. Bir başka deyişle partinin üye profili, seçmen tabanını temsil etmekten uzaktır. 13 yıllık genel başkanlığı boyunca defalarca parti seçmenini kızdıran ve hayal kırıklığına uğratan Kılıçdaroğlu’nun gücü, CHP’nin seçmen tabanının genelini yansıtmayan bir toplumsal kesit oluşturan parti örgütü ve o örgütü çeşitli yollarla kayırıp kontrol altında tutan parti içi oligarşiden kaynaklanıyordu.
Kılıçdaroğlu aslında parti örgütünü baş belası olarak görürdü ama el mahkûm, bir seçimsel vasıta olarak CHP’ye ihtiyacı vardı ve parti içi iktidar için de örgüte hâkim derebeylerini hoş tutup kent rantından nasiplenmelerine yol veriyordu. CHP’nin seçmen kitlesinin omurgasını oluşturan kentli kesimlerin laiklik başta olmak üzere değer ve hassasiyetlerini ise ayak bağı ve lüks bulur, bu kesimleri sahipsiz bırakırdı.
İzmir gibi bir yerden, şehrin baskın siyasal eğilimlerine meydan okuyarak Kılıçdaroğlu yanında saf tutan 4 milletvekilinin çıkması, parti örgütünün toplumdan kopukluğunun elitler düzeyinde cisimleşmesinden başka bir şey değildir. CHP listelerinden sağ partilere mensup 38 milletvekilinin seçilmesi çok konuşuldu, ancak CHP’ye katılan biri DP’li diğeri Deva Partili 2 İzmir milletvekilinin meşru yönetimden yana tavır alarak kendilerini seçen insanların iradesine saygı göstermesi de hayli çarpıcı bir kontrast etkisi oluşturuyor.

Liyakat paradoksu: Negatif seçilim
CHP Türkiye’ye liyakatli kadrolar tarafından yönetilmeyi vaat eden, ancak kendi yönetici kadrolarını oluştururken bu prensibi yeterince önemsemeyen bir partidir. CHP kentli ve eğitimli orta sınıfın oy verdiği partidir ama bu sınıfın partisi değildir, bu da partiyi önemli bir entelektüel kapasite ve kültürel sermayeden mahrum bırakmaktadır. Üye eğitimi yetersizdir, pek çok partili en basitinden seçim kampanyası sırasında rakip parti taraftarlarıyla karşılaştığında nasıl konuşacağını bilmemektedir.
Cinsiyet ve gençlik kotaları partinin yönetici kadrolarına nitelik kazandırabilmiş değildir, daha ziyade bunun aksi söz konusudur. Kurultaylarda PM’ye aday olan pek çok kota talibi “ben gencim bana oy verin”, “ben kadınım bana oy verin”, “hem genç hem kadınım bana oy verin”in ötesine gitmeyen bir söylemle oy ister. Gençlerin çoğu ne yazık ki ülke gençliğinin herhangi bir kesitini temsil eden bir profilde değildir, daha ziyade büyümüş de küçülmüş gibidirler. PM’ye birtakım güçlü figürlerin, en çok da belediye başkanlarının proxy’si olarak girerler.
Tüm bunlara çözüm önerilerimi gelecek yazımda dile getireceğim.














