Recep Karagöz yazdı | Almanya’da demokrasinin yeni sınırları: Aşırı sağ normalleşirken sol neden sorgulanıyor?

Almanya’da aşırı sağ ilk kez bir eyalet parlamentosunun başkanlığını elde ederken, Berlin’de seçimden birinci çıkan Sol Parti’nin hükümet ortaklığı tartışılıyor. Ancak siyasi mücadelenin arka planında daha derin bir anlaşmazlık var: Demokratik değişim talepleri, mevcut ekonomik düzenin sınırlarına dayandığında ne oluyor?

Almanya’da son günlerde yaşanan gelişmeler, demokratik siyasetin giderek belirginleşen bir çelişkisini ortaya çıkardı. Sachsen-Anhalt eyaletinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinden Tobias Rausch, eyalet parlamentosunun başkanlığına seçildi. Berlin’de ise seçimleri birinci tamamlayan Sol Parti (Die Linke), hükümet kurabilmek için siyasi meşruiyetini tartışmaya açan itirazlarla karşılaştı.

İki gelişme aynı nitelikte değil. Ancak birlikte değerlendirildiklerinde Almanya’daki demokratik merkezin hangi siyasi tehditleri öncelikli gördüğü ve hangi değişim taleplerine mesafeli durduğu konusunda önemli sorular doğuruyor.

Üstelik tartışma yalnızca siyasi kimliklerle sınırlı değil. Berlin’de büyük konut şirketlerinin toplumsallaştırılması konusunda yaşanan anlaşmazlık, demokrasinin ekonomik sınırlarını da gündeme taşıyor.

Almanya’da demokrasinin yeni sınırları
Almanya’da demokrasinin yeni sınırları

Demokratik merkez neyi koruyor?

Sachsen-Anhalt’ta 6 Ekim’de yapılan gizli oylamada AfD’li Tobias Rausch, kendi partisinin sandalye sayısını aşan destekle parlamento başkanlığına seçildi. AfD’li Hans-Thomas Tillschneider de başkan yardımcısı oldu. Böylece Almanya’da ilk kez AfD’den bir siyasetçi eyalet parlamentosunun başkanlığını üstlendi.

Oyların hangi partilerden geldiği kesin olarak bilinmiyor. Ancak sonuç, aşırı sağla kurumsal iş birliğini engellemeyi amaçlayan Brandmauer (güvenlik duvarı) ilkesinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.

Berlin’de ise 20 Eylül seçimlerinden yüzde 25,7 oyla birinci çıkan Die Linke, SPD ve Yeşillerle hükümet kurma arayışında. Antisemitizm konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle geciken görüşmeler, üç partinin ortak ilkelerde uzlaşmasıyla başlayabildi. Ne var ki bu uzlaşma, solun hükümet ortaklığına yönelik siyasi itirazları sona erdirmedi.

Başbakan Friedrich Merz’in SPD ve Yeşillere Die Linke ile görüşmeleri sonlandırma çağrısı, tartışmanın yalnızca antisemitizmle sınırlı olmadığını gösteriyor.

Antisemitizmle mücadele, Almanya’nın tarihsel sorumluluğu ve demokratik düzeni açısından tartışmasız bir gerekliliktir. Die Linke içerisindeki antisemitik tutumların eleştirilmesi ve bunlara karşı yaptırım uygulanması da bu sorumluluğun parçasıdır.

Ancak bir partinin kendi içerisindeki ihlallerle yüzleşmesi ile bütün siyasi programının demokratik meşruiyetinin sorgulanması aynı şey değildir.

AfD’nin dışlayıcı milliyetçiliğiyle Die Linke’nin ekonomik ve toplumsal düzeni değiştirmeye yönelik programını aynı kategoride değerlendirmek, aralarındaki temel farkı görünmez kılar. Demokratik çoğulculuk, yalnızca mevcut düzeni benimseyen siyasi hareketlere tanınmış bir hak değildir.

Almanya’da demokrasinin yeni sınırları

Demokrasinin ekonomik sınırları

Berlin’deki siyasi mücadelenin önemli bir boyutu da konut politikasıdır.

Die Linke, büyük gayrimenkul şirketlerinin konutlarının toplumsallaştırılmasını savunuyor. Bu talep, yüksek kiralar ve konut sıkıntısı karşısında kamusal müdahaleyi güçlendirmeyi amaçlıyor. Buna karşılık muhafazakâr siyaset, özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi açısından ciddi itirazlar yöneltiyor.

Tartışma artık yalnızca Berlin’le sınırlı değil. Merz liderliğindeki federal hükümetin, konut şirketlerinin toplumsallaştırılmasını zorlaştıracak yasal düzenlemeler üzerinde durması, ekonomik anlaşmazlığı ülke çapında siyasi bir mücadeleye dönüştürüyor.

Oysa Alman Anayasası’nın 15. maddesi, belirli koşullarda toprakların, doğal kaynakların ve üretim araçlarının kamu mülkiyetine veya ortak ekonomik yönetim biçimlerine geçirilmesine imkân tanıyor. Dolayısıyla toplumsallaştırma talebi, başlı başına anayasal düzenin dışında değildir.

Elbette böyle bir uygulamanın maliyeti, tazminat koşulları ve konut piyasasına etkileri tartışılmalıdır. Nitekim Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’nün (DIW) değerlendirmeleri, toplumsallaştırmanın kamu bütçesi üzerinde ciddi yükler oluşturabileceğine ve tek başına yeni konut üretmeyeceğine dikkat çekiyor.

Bu itirazlar önemlidir. Ancak bir politikanın ekonomik açıdan tartışmalı olması, onu demokratik açıdan gayrimeşru kılmaz.

Burada daha temel bir ayrım ortaya çıkıyor: Mevcut ekonomik düzeni savunmak demokratik bir tercihtir. Fakat o düzenin demokratik yollarla değiştirilmesini istemek de aynı ölçüde meşrudur.

Berlin’de 2021 yılında yapılan referandumda seçmenlerin çoğunluğunun büyük konut şirketlerinin toplumsallaştırılması yönünde irade ortaya koymuş olması da tartışmaya ayrı bir boyut kazandırıyor. Seçmenlerin bu talebi, uygulamanın hukuki ve ekonomik sorunlarını ortadan kaldırmıyor; ancak siyasi iradenin yalnızca şirketlerin ve parti yönetimlerinin tercihleriyle sınırlanamayacağını hatırlatıyor.

Böyle bakıldığında Almanya’daki tartışma, sağ ile sol arasındaki alışılmış rekabetin ötesine geçiyor. Demokratik merkez, aşırı sağın kurumsal siyasette kazandığı mevziler karşısında zorlanırken ekonomik düzenin değiştirilmesine yönelik taleplere karşı daha kararlı bir direnç gösterebiliyor.

Bu durum, bütün muhafazakâr itirazların ekonomik çıkarları koruma amacı taşıdığı anlamına gelmez. Ancak ekonomik çıkarlarla demokratik meşruiyet tartışmalarının nerede kesiştiğini sorgulamayı gerekli kılar.

Demokrasi, mevcut siyasi ve ekonomik ilişkilerin değişmeden korunması değildir. Toplumun bu ilişkileri eleştirebilmesi, farklı alternatifler geliştirebilmesi ve demokratik yöntemlerle değiştirebilmesidir.

Almanya’nın karşı karşıya olduğu çelişki burada belirginleşiyor: Aşırı sağın devlet kurumlarında güç kazanmasını engellemekte zorlanan demokratik merkez, ekonomik düzenin sınırlarını değiştirmek isteyen sola karşı neden bu kadar hassas davranıyor?

Bu sorunun cevabı, yalnızca Berlin’de kurulacak hükümeti değil, Almanya’da demokrasinin toplumsal değişime ne kadar açık kalacağını da ilgilendiriyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş