Chantal Mouffe: “Toplumun büyük çoğunluğunu ilgilendiren basit mücadelelerle işe başlamalıyız”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Chantal Mouffe: “Toplumun büyük çoğunluğunu ilgilendiren basit mücadelelerle işe başlamalıyız”

Waleed Shahid – The Nation – Çeviri: İlker Kocael

Demokrasi, toplumsal hareketler ve popülizm çalışmalarının önde gelen kuramcılarından Chantal Mouffe; İspanya’da Podemos ve Yunanistan’da Syriza’nın esin kaynakları arasında gösteriliyor.

chantal-mouffe_
Belçikalı olan Chantal Mouffe’un en ünlü eseri, Ernesto Laclau ile birlikte kaleme aldığı “Hegemonya ve Sosyalist Strateji” (İletişim Yayıncılık – 2008)

Chantal Mouffe; demokrasi, popülizm, toplumsal hareketler alanlarında günümüzün en seçkin siyasi kuramcılarından biri. Neoliberalizmin krizi, siyasi kimlik ve demokratik sosyalizm konularını ele alan kapsamlı çalışmaları mevcut.

Mouffe birçok kişi tarafından Avrupa’da heyecan verici siyasi gelişmelerin bazılarının arkasındaki fikir lideri olarak kabul ediliyor. İspanya’da kurulan Podemos isimli yeni siyasi partinin kurucuları büyük oranda Mouffe’un ve müteveffa eşi Ernesto Laclau’nun çalışmalarından esinlendiler. Yunanistan’da Syriza’ya iktidar yolunu açan Mouffe ve Laclau’nun fikirleriydi (1); Atina valisi ve eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis de onların öğrencilerindendi.

Podemos’un siyasi sekreteri Iñigo Errejón, Mouffe ve Laclau’nun 30 yıl süresince yürüttükleri popülizm çalışmalarını, Laclau’nun ölümü dolayısıyla yazdığı yazıda özetlemişti (2):

Siyaset ne yalnızca çarpışma ve uzlaşmadan ibaret bir boks maçıdır ne de basitçe verili taşlar doğrultusunda yapılan ittifaklara, devinimlere ve taktiklere dayalı bir satranç oyunudur. Safları (kimlikleri), koşulları ve savaş alanının kendisini belirleme adına sürdürülen sürekli bir “mevzi savaşı”dır; zaman zaman devinimler içerir, ama aynı zamanda tabii ki kurumlar vasıtasıyla kemikleşen güç dengesini de kapsar. Mümkün kimliklerin parçalanması ve onların olumsallığından bahsetmek, tikelciliği ya da antagonizmanın sonunu muştulayan muhafazakâr miti kutsamak anlamına gelmez; daha ziyade insanları bir araya getirip seferber edecek tahayyülü oluşturma amacına yaslanan siyasete duyduğumuz yeri doldurulamaz ihtiyaca işaret eder.

Seçimlerden iki ay önce Mouffe ile ABD’de yakın zamanda bir grup genç hareket liderinin omuzladığı seçim projesi #AllofUs, popülist siyaset ve ABD seçimleri üzerine konuşmak üzere bir araya geldim.

ABD’deki sol ve sağ popülizmin gelişimi ve popülerliği ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

ABD uzmanı değilim. Sanders’ı sol popülist ve Trump’ı da sağ popülist hareket örnekleri olarak görüyorum. Sanders’ın başkan adayı olamaması gerçekten çok yazık oldu. Trump karşısındaki şansı çok daha yüksek olabilirdi; alternatif arayışlar ve değişim arzusu temelinde birçok kişiyi bir araya getirebilirdi. İnsanların neden Bernie Sanders’ın arasının azınlıklarla pek iyi olmadığını düşündüğünü de merak ediyorum, bununla ilgili daha fazla şey duymak isterdim.

ABD’de olduğu gibi Avrupa’da da sosyal demokrat partiler halk sınıflarının –işçiler, orta sınıf, öğrenciler- mücadelesine dayanmayı bıraktılar. Siyasetin oligarşikleştiğini söyleyebiliriz. Halk sınıfları ile zenginler arasındaki uçurum gittikçe büyüyor. İnsanlar baskın partiler tarafından temsil edilmediklerini hissediyorlar; Marine le Pen, Podemos ve Syriza’nın popülerliği de buradan geliyor.

Trump’ın tabanı da büyük oranda halk sınıflarını içeriyor, çünkü onlar da neoliberalizm tarafından terk edildiler. Beyaz işçi sınıfı ve orta sınıf eskiden daha fazla toplumsal ve ekonomik haklara sahipti; Trump onların bu duygularına ırkçı bir popülizm aracılığıyla sesleniyor ve sağ-sol ikiliğini aşan bir siyasi kimlik inşa ediyor.

Buna yanıt olarak sol; benim “popülist cephe” diye adlandırdığım, elitlere ve kurulu düzene karşı halk sınıflarını birleştirecek bir cephe oluşturmalı. Bu alternatifi yaratabilecek tek aday Sanders’tı.

Fransa’da işçi sınıfının çoğunluğu oyunu Marine le Pen’e veriyor. Bunu anlamak güç değil, çünkü bu gruplar küreselleşmenin kaybedenleri arasında. Le Pen halk sınıflarının taleplerini –yabancı düşmanı bir dil kullanarak- seslendirmeyi başarabildi. Bunlar demokratik talepler. Bu insanlar da acı çeken sıradan insanlar. Ancak Le Pen şöyle bir söylemle ortaya çıkıyor: “Acı çektiğinizi görüyorum. Bunun sorumlusu göçmenler.” Göçmenlere karşı bir cephe oluşturuyor. Le Pen insanları önemsediğini söylüyor; halbuki Fransız Sosyalist Partisi –Clinton gibi- insanların statükodan kaynaklanan hakiki problemleri ile ilgili bir söyleme sahip değil. İnsanlar kurulu düzenin liderlerine ve partilerine güvenmiyorlar. Bunlar artık inandırıcılığını kaybetti.

Bana öyle geliyor ki Sanders’ın yapmaya çalıştığı şey tam olarak buydu. Başka bir şey söylemeye çalışıyordu. Bu defa hasım göçmenler değil; Wall Street ve finans gruplarının çıkarlarıydı. Bunu sol popülizm diye adlandırabiliriz. Ancak bu yalnız işçi sınıfının talepleri ile ilgili değil. Aynı zamanda farklı gruplar –feministler, sivil hak savunucuları ve daha farklı hareketler- arasında benim “eşdeğerlik zinciri” diye adlandırdığım bağı kurmakla da ilgili.

Solda bu eşdeğerlik zincirini kurmak çok güç. Şunu demek istiyorum: zincirde yer alan her grubun güç yapısı ile ilişkisi farklı. Ancak buna rağmen ortak bir gündemle bir araya gelip birlikte hareket etmeleri gerekiyor. Tabii zincir dediğimde tüm taleplerin bir potada eritilip türdeş bir hareket oluşturulmasından bahsetmiyorum. Bu gruplar basitçe kendilerini diğer gruplarla dayanışma içerisinde görmeye başlıyorlar; mevcut güç yapısı tarafından dışlandıklarını düşünüyorlar. Zincirdeki her halka farklılığını koruyor, ancak birlikte ve uyum içinde çalışmaya başlıyorlar.

Ancak eşdeğerlik zincirinin kurulması için ortak bir hasım belirlemek gerekiyor. Zincir halkaları da ancak bu şekilde bir araya gelebiliyor.

Sanders’ın bir eşdeğerlik zinciri kurabildiğini düşünüyor musunuz?

Bir ölçüde, evet. Geçtiğimiz on yılda ABD’de gençlerin liderliğinde birçok hareketin ortaya çıktığını gördük: göçmen hakları, Occupy Wall Street, iklim hareketi, Black Lives Matter ve Fight for 15. Sanders defalarca Wall Street ve milyarderler sınıfını hedef alacak bir “siyasi devrim”den bahsetti. Bu herhangi bir hareket ya da organizasyonun bir parçası olmayan ancak seçim atmosferi ve Sanders’ın mesajları ile uyanmaya başlayan hoşnutsuz insanlar arasında bir “zincir” kurmanın yolunu açtı.

Ancak onun kampanyası Trump’ın yaptığı gibi “Amerika” ile ilgili bir hikaye anlatmadı. Ayrıca birçok yazar kampanyanın ırkçılık ve –ABD siyasetinin bin yıllık meselesi- ekonomik eşitsizlik arasında bağ kuracak bir anlatı oluşturmadaki başarısızlığını eleştirdi.

Ben daha çok Avrupa’daki popülizm üzerine konuşuyorum. Ancak birçok Avrupalı “popülizm” tabirinden pek hoşlanmıyor, çünkü bu faşizmi ve güçlü liderliği çağrıştırıyor. Ancak Amerika’da ilerici bir popülizm geleneğiniz de var. Sizde bu terim aynı şekilde olumsuz anlama sahip değil, değil mi?

Liberal ve Clinton taraftarı medya ve siyasilerin Sanders’ın öfkeli ve cepheleştirici söylemi ile ilgili bu yönde bazı sözleri oldu. Hatta bir Demokrat politikacı, Sanders’ı McCarthy’ci olmakla itham etti, çünkü Sanders bankalardan para alan politikacıları “düzmece mahkemelerde” yargılayacaktı. Bazıları da Sanders’ın tabanının; kimseyi dinlemeyen, uzlaşmaya kapalı öfkeli kalabalıklardan oluştuğunu iddia etti. Ama haklısınız; burada “popülizm” terimi Avrupa’da olduğu kadar olumsuz anlamda kullanılmıyor.

Ama yine de ABD’de de sol kültürün arasının popülizm ile iyi olmadığını düşünüyorum, bunun sebebi evrenselci siyasetle aramızın iyi olmaması. Soldaki baskın siyasi çerçeve kesişimselliğe (4) dayalı; kesişimselliğin tikelciliğe dönük söylemi solu çoğu zaman evrenselcilik yerine tikelciliğe ve ayrılığa yöneltti. İşçi sınıfı arasındaki dayanışma, ırkçılığın sürekliliği yüzünden akamete uğradı.

Evet, bu da önemli sorunlardan. Ama ben “evrenselcilik” tabirini pek sevmiyorum. Onun yerine “ortak irade oluşturma” tabirini tercih ediyorum. Mesele, ortak dava ve ülkü etrafında bir araya gelen insanlar ile ilgili ne şekilde düşündüğümüz ile ilgili. Bu proje üzerine düşünmek için doğru araçlar ve dile sahip miyiz?

Söylediğim şey tikel mücadele biçimlerini bir yana bırakmak değil. Ama ortak iradeden söz ettiğimiz zaman, ister istemez bazı çelişkiler ortaya çıkacaktır. Siyaset böyle bir şey. Eşdeğerlik zinciri, farklı mücadeleler yürüten insanları ortak seferberliğe yöneltmekten ibaret; buna mücadelelerin yakınsaması diyoruz. Bu mücadeleler arasında bir bağ kurmak; farklı mücadelelerin özgüllüğünü kabul ederken onların ortak yönlerini ve aralarındaki dayanışmayı dışlamamayı içeriyor. ABD’de bunun yüzleşilmesi gereken önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. Amerikan solunda son yıllarda güçlü bir ortaklık tahayyülü yerine belirli bir kimlik siyasetine doğru bir yönelim olduğunu görüyoruz. Kabul etmeliyiz ki feminist mücadele ya da siyahların mücadelesi özgül mücadeleler. Tahakküm biçimleri de kendilerine özgü. Bunların hepsinin kapitalizmin bir ürünü olduğunu ve sosyalizmin tek çözüm olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılamayız.

Avrupa’da tam tersi eğilim çok güçlü. Solcular diyor ki: “Tüm bu mücadelelerde orta sınıfı görüyoruz, ama asıl mücadele sınıf mücadelesi.” Bu dogmayı sorgulamak olumlu bir adım.

ABD’de sorun tam tersi. Sizde kimlik siyaseti çok baskın, ortak mücadele yeterince güçlü değil. Bu ikisini bir araya nasıl getirebiliriz? Bunu son çıkan Podemos: In the Name of the People (Podemos: Halk Adına) isimli kitabımızda Podemos’tan Iñigo Errejón ile tartıştık. Siyaset, kalabalık bir “biz” ve sayıca az “onlar” arasında geçen ortak bir mücadele oluşturma ile ilgili olmalı. Tüm mesele bu. Bu cephe; geleneksel, Marksist yöntemle kurulabilir: kapitalistlere karşı işçi sınıfı. Ne var ki bu ABD’de ırkçılık dolayısıyla yürümüyor, şimdi Avrupa’da da aynı şekilde yürümeyecek.

Bu cepheyi popülist bir biçimde kurmak zorundayız: halka karşı kurulu düzen ve elitler. “Halk” siyasi bir inşadır. Solun görevi “bir halk” inşa etmektir. Solun ve sağın farkı şu ki; biz farklı biçimlerde “halk”lar oluşturuyoruz. Eşdeğerlik zinciri farklı. Sol popülizm tüm bu kimlik mücadelelerini işçi sınıfının meseleleri ile bir araya getirmede kritik bir öneme sahip. Bu önemli soruya yanıt veremediğiniz sürece Amerikalılar tahakküm sisteminin karşısına dikilemeyecek.

Sanders “onlar”ı betimlemede daha başarılıydı diye düşünüyorum ama “biz” ya da “halk” oluşturma konusunda pek mahir değildi. Sanırım Başkan Obama, özellikle 2008’deki seçim kampanyasında, “biz”i inşa etmede çok başarılı olmasına rağmen “onlar”ı tespit etmede sınıfta kaldı.

Obama’nın beni müthiş heyecanlandırdığını söyleyemeyeceğim. İstikrarlı bir biçimde neoliberal uzlaşma siyasetine bağlı kaldı. Tabii siyah birinin ABD başkanı olmasının tarihi bir olay olduğunu düşündüm. Ama biraz şüpheci yaklaştım. Amerikalı arkadaşlarım çok coşkuluydu. Ama o hiçbir zaman ortak hasım belirlemedi.

Obama Cumhuriyetçilerle anlaşmaya ve bir uzlaşı inşa etmeye çalıştı. 2010’da ABD’ye geri döndüğümde solcular onu hain olarak nitelemeye başlamışlardı. Ama o zaten hiçbir zaman bir devrimci olduğunu iddia etmedi. Ya da radikalmiş gibi yapmadı. Soldaki bazı insanlar onu radikal olarak gördüler. Ama Obama her zaman şunu söylemişti: “Biz iyi bir halkız ve hepimiz bir araya geleceğiz.”

Bill Clinton’dan beri Demokrat Parti Wall Street’in partisi haline geldi. Bu da halk tabakasının memnuniyetsizliğini açıklıyor. Sol bunu gerçekten anlamaya çalışmalı. Bugün halkın gerçek taleplerini siyasi olarak ifade eden Trump’tan başka kimse yok.

Cumhuriyetçiler “gerçek Amerikalı” olmayı ifade eden beyazların temsilini tekeline aldı. Demokratlar azınlıkları ve kozmopolit sınıfları temsil ettiğini ifade etti. Fransız Sosyalist Partisinden bazı kişiler işçi sınıfını unutmaları gerektiğini, çünkü onların artık Le Pen’e ait olduğunu ve asla Sosyalist Parti’ye geri dönmeyeceğini savunuyor. Sosyalist Parti’nin artık göçmenlerin ve kozmopolit orta ve üst sınıfların partisi olduğunu söylüyor. Bu devasa bir sorun.

Toplumsal hareketler ve bu yeni siyasal partiler arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

Occupy gibi, Avrupa’da birçok hareket geleneksel kurum ve partilerle bağ kurmak istemedi. Bunu “otonomizm” diye adlandırıyoruz. Onlar sokaklarda “gerçek demokrasi” istediler; resmi liderler ve partilerden uzakta. Kurumlar ve seçim siyasetinden uzaklaşma taraftarıydılar. Ama İspanya’da 15M hareketinin (2011 Mayısında Madrid’de Puerta del Sol’da yapılan gösteriler) patlamasından sonra, sağ bir sonraki seçimlerde daha büyük bir çoğunluk elde etmeyi başardı, bunun önemli sebeplerinden biri, hareketin seçimlerden ve mevcut siyasi sistemden uzaklaşmayı vaaz etmesiydi. Yani sağ daha fazla oy almadı; sandığa gitmeyenler dolayısıyla Sosyalist Parti beş milyon oy kaybetti. İşte Podemos böyle bir boşlukta doğdu; çünkü bu boşluk müthiş yıkıcıydı.

Hareketler sokaklara hapsedilmemeli. Mevcut statükodan tümden kopuş fikrini körükleyen siyaset anlayışına eleştirel yaklaşıyorum. Devrimler böyle olmaz. Bir noktada seferberlik ivmesini kaybedecek. Değişimi yalnızca toplumsal hareketlerin yatay düzleminde sağlayamazsınız. Podemos’un “seçimsel savaş makinesi” diye adlandırdığı şeyi geliştirmeniz gerek. Kurumlar ve hükûmeti de içerecek biçimde gerçekten iktidara gelmek zorundasınız. Bu Syriza’nın da izlediği çizgi.

Birçok sol hareket ve lider seçimlere girmek istemiyor. Yunanistan ve Fransa’daki hareketler için bu böyle. Birçok hareketin lideri seçimlerin aptal koyunlar için olduğunu çünkü her halükarda politikacıların sizi arkadan vuracağını söylüyor. Podemos kurulurken de toplumsal hareketlerden birçok kişi buna karşı çıktı. Hatta bazı hareket liderleri partiyi parlamenter sisteme girdiği için hâlâ eleştiriyor. Birçok hareket lideri Podemos’un hareketleri kandırarak kendi yanına çektiğini, şimdi de parlamenter siyasetin bir parçası olarak yozlaştığını söylemeye devam ediyor, ama bu kişiler azınlıktalar.

Ama Podemos hiçbir zaman tek çözümün hükûmete girmek olduğunu iddia etmedi. Yalnızca bir boşluğu doldurduklarını söylediler. Sol popülizm sokaklardaki yatay yapılanma ile kurumlardaki dikey yapılanma arasında bir bağ kurmalı. Bazı insanlar devletin ve partilerin yozlaştığını, dolayısıyla ihtiyacımızın toplumsal hareketler olduğunu söylüyor. Diğerleri de tek ihtiyacımızın seçimleri kazanmak ve parlamentodan sandalye kapmak olduğunu iddia ediyor. İki düşünce biçimi de hatalı. İhtiyacımız olan; hareketle bağlantılı, ancak aynı zamanda ondan farklı ve bağımsız, seçimsel boyuta karşı eleştirelliğini koruyan eklemlenmiş bir “hareket partisi.” Ancak hareketler ve partiler arasında daima bir gerilim olur.

Solun görevinin demokrasiyi yeniden tesis etmek ve sosyal demokrat geleneği canlandırmak olduğunu yazıyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz? Ufkumuzda hâlâ sosyal demokrasi mi olmalı?

Solcuların yeni bir şey yaratmaktan bahsederken ne kastettiklerini bilmiyorum. Podemos liderlerinin de solun yüzyılımızın ortasındaki biçimiyle geleneksel Avrupa sosyal demokrasisine dönmesini istemeleri gibi bir durum söz konusu değil. ABD’de farklı bir biçimde yorumlanabilecek bir şey söylüyorlar. Podemos liderleri diyor ki; yirminci yüzyılda birçok sosyal hak kazandık, ancak bunları neoliberalizm dolayısıyla kaybettik. İlk adım bu demokratik hakları geri getirmek ve genişletmek olmalı.

30 yıl önce Hegemony and Socialist Strategy’yi (Hegemonya ve Sosyalist Strateji) Ernesto Laclau ile kaleme aldığımızda, hâlâ sosyal demokratik hegemonya altındaydık. Neoliberalizm henüz yeni başlıyordu. Argümanımız, demokrasinin radikalleştirilmesi ihtiyacı üzerine kuruluydu. Sosyal demokrasinin; feminizm, ekoloji ve LGBT hareketlerinin ve ırkçılık karşıtı hareketlerin yeni taleplerine pek de hassas davranmadığını düşünmüştük. Bunlar geleneksel sosyalizmin gündeminde yoktu.

Otuz yıl sonrasında, elde ettiğimiz birçok kazanım uçup gitti. Demokrasiyi yeniden tesis etmekten bahsettiğimde, daha önce mevcut olan ve elimizden alınan tüm o hakları geri getirmekten bahsediyorum. Amaç hâlâ demokrasiyi radikalleştirmek; ancak bunu yapabilmek için öncelikle onu yeniden tesis etmek gerek.

Demokrasi sonrası toplumlarda yaşıyoruz. Kendini demokratik olarak adlandıran toplumlar bunlar, ama demokrasi bir tür boşluk içinde işliyor. Halkın vatandaşlık haklarını kullanması gerçek anlamda mümkün değil. Öncelikle canlı bir demokrasiyi yeniden kurmak için kavga vermeli; demokrasi düşüncemizi radikalleştirme yolundaki kavgamızı bundan sonra ortaya koymalıyız.

Mevcut durumda, elli yıl önce olduğundan gerçekten çok daha kötü durumdayız. İlk adım kaybettiklerimizi geri almak. Aşırı sol; kapitalizmi, devleti, ve bunun gibi şeyleri yıkmayı savunurken yanlış yapıyor. Bu; solun hiçbir zaman gerçek bir etkiye, güce ya da stratejiye sahip olmadan var olmuş bir parçası.

İlericilerin sivil toplum, baskın kurumlar, ana akım kültür ve medya üzerinde gerçek etkiye sahip olabileceği bir mevzi savaşına ihtiyacımız var. Toplumun büyük çoğunluğunu ilgilendiren basit mücadelelerle işe başlamalıyız. Birçok farklı mücadele mevcut, ancak ihtiyacımız olan ortak hasmımıza karşı yürüteceğimiz büyük mücadeleler için oluşturacağımız gerçek bir eşdeğerlik zinciri (tabii yalnızca mücadeleleri birbirine bağlamayacağız, bu yalnızca bir adım). Düşman; Wall Street, kurulu siyasi düzen, oligarşi. Başarısızlığa mahkumuz, ama yalnızca ortak iradeyi halk dilinde ifade edemediğimiz sürece.

Bu ABD solunda gördüğüm en önemli sorun. Halkın dili ile hareketlerin dili arasında müthiş bir uçurum var. Birçok sebepten ötürü bunun neden ABD’de kolayca sağlanamayacağını anlıyorum: ABD’de gerçek anlamda bir sol partinin hiç var olmaması ve akıl almaz derecede heterojen bir ülkede yaşamanız. Ancak seçimlerde insanları bir araya getiren ortak arzulardır. Seçimler farklı mücadelelerin ortak irade biçiminde ifade edilmesi için hakiki olanaklar sunar. Ortak irade de bilinçli bir şekilde oluşturulmalıdır. Örtülü olsa da bu potansiyel orada duruyor; ancak yeni siyasi kimlik ve dayanışma bağları liderler tarafından aktif olarak özen ve disiplinle inşa edilmeli.

(1) https://www.theguardian.com/commentisfree/2015/feb/09/ernesto-laclau-intellectual-figurehead-syriza-podemos
(2) http://www.versobooks.com/blogs/1578-ernesto-laclau-theorist-of-hegemony
(3) http://www.politico.com/story/2016/11/democrats-trump-protests-tea-party-231450
(4) Ç.N. Kesişimsellik: Irk, sınıf, cinsiyet gibi toplumsal kategorilerin yarattığı ayrımcılık ilişkilerinin bu kategorilerin tek tek incelenmesiyle değil, aksine aralarındaki kesişimlerin kavranmasıyla anlaşılabileceğini savunan teori.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus