Hedefteki HDP: Mithat Sancar ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/309177475″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. HDP Mardin milletvekili Mithat Sancar’la partisine yönelik, parti yöneticilerine, milletvekillerine yönelik uygulamalar, özellikle adli uygulamalar üzerine konuşacağız. Ve tabii ki referandum sürecini konuşacağız. Mithat merhaba, hoşgeldin yayınımıza.
Merhaba, iyi yayınlar Ruşen.

Başlığı “Hedefteki HDP” diye koyduk. Doğru bir başlık mı?
Doğru, gayet doğru. Belki hafif bile kalır. Şu an Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin bütün imkânlarla bizi hedefe koyduğu, hedeflediği ve saldırdığı bir süreç yaşıyoruz.

Bunun detaylarına girmeden önce şöyle bir şey… Tekrar içeri girmeden önce İdris Baluken’le burada yaptığımız yayında, “Referandum ve HDP” yayınında İdris Baluken bütün bu baskıların esas hedefinin referandum olduğunu, HDP’nin referandumda aktif bir şekilde “Hayır” için çalışmasının engellenmek istendiğini söylemişti. Aynı kanıda mısın?
Evet, aynı kanıdayım. Biraz daha genişi de var. Ama şu an aktüel neden, asıl sebep bu. Bizi çalışamaz hale getirmek istiyorlar. Sadece bizim kampanyaya katılımımızı engellemek değil amaçları. Bu var zaten, çünkü etkili bir aktör olduğumuzu biliyorlar ve referandumun sonucuna etki edecek çalışmalar yapacağımızdan da şüpheleri yok. O nedenle bu çalışmaları olabildiğince engellemek niyetindeler. Fakat bir başka boyutu daha var. Bize saldırmakla milliyetçi duyguları kabartmak, böylece “Evet” oylarını milliyetçi dalga üzerinden artırmak gibi bir hedefleri de var. Sonuçta her iki hedef de referandumla bağlantılı. Bir yandan bizi günah keçisi yapıp her yöntemle saldırarak kendilerince milliyetçi oyları “Evet”e dönüştüreceklerini hesaplıyorlar. Öte yandan bizim çalışmalarımızı engelleyerek “Hayır” oylarının azalmasını bekliyorlar.

Şimdi, sırayla gidelim. En önemli olay tabii ki Eş Genel Başkanınız Figen Yüksekdağ’ın milletvekilliğinin düşürülmesi. Bunu bekliyor muydunuz? Bu geri dönüşü olabilecek bir karar mı?
Açıkçası ellerindeki bütün imkânları kullanabileceklerini düşünüyorduk biz. Bütün planlamalarımızı, hazırlıklarımızı, çalışmalarımızı bu seçeneği de dahil ederek yürütüyorduk. Bizim gündemimizde bu seçenek yoktu asla diyemeyiz. Tam tersine belli bir aşamada işi bu noktaya da götürebileceklerini varsayıyorduk. Zaten dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla birlikte sürekli yeni aşamalara geçileceğini belirtmiştik. Bir darbe planı ve darbe planının çeşitli etapları var. Bu etapları da kendileri için en elverişli şartlarda harekete geçirirler demiştik. Tutuklamalar bunun bir parçasıydı. Ardından sürekli olarak gözaltılar, sadece milletvekillerimize değil aynı zamanda bütün il ve ilçe teşkilatlarımıza yönelik, çalışanlarımıza, yöneticilerimize yönelik operasyonlar yürütüldü. Nihayet yeni bir aşama olarak da Figen Yüksekdağ başkanımızın milletvekilliği düşürüldü. Bu yeni bir aşamadır. Yani darbe planında yeni bir etaba geldiklerini gösteriyor.

Peki bunun devamı olabilir mi? Mesela diğer Eş Başkan Selahattin Demirtaş’a da –aynı gün yanılmıyorsam– Ağrı’dan bir mahkûmiyet geldi. Biz hukukçu Kerem Altıparmak’la konuştuk. “İsterlerse”, dedi, “bir yıl içerisinde HDP’deki bütün milletvekillerinin vekilliklerini düşürebilirler” dedi. Tabii teorik olarak söylüyor bunu.
Evet teorik olarak bu doğru Ruşen. Yani yargı bağımsızlığından söz etmek bir ironi olur artık Türkiye’de. Yargının çok büyük ölçüde iktidar tarafından yönlendirildiğini artık konuşmak bile gerekmiyor. Her şey ortada. Cumhurbaşkanı bir açıklama yapıyor, ardından mahkemelerden onun açıklamaları doğrultusunda kararlar çıkıyor. Öte yandan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun durumu ortada. Adalet Bakanlığı’nın durumu ortada. Yani yargı bağımsız değil. Hükümet isterse yargıdan her türlü kararın çıkmasını sağlayabilir. Bunu da defalarca zaten dile getirdik. Şu durumda bu yeni sistemle, istinaf sistemiyle beş yıl veya az süreli hapis cezaları zaten istinafa gidiyor, Yargıtay’a gelmiyor. İstinafla süreç daha kısa sürebiliyor. Yani yerel mahkemelerden karar çıkartma konusunda herhangi bir sıkıntı duymuyor iktidar. İstinaftan da istediği süratte karar çıkarmayı başarabiliyor. Eğer böyle bir siyasî karar almışlarsa bunu yargıya uygulatmak konusunda fazla bir sıkıntı çekeceklerini söyleyemeyiz. Bu iç hukuk açısından; ama işin uluslararası hukuk boyutu da var.

Oraya en sonunda gelelim, siz yeni Avrupa’daydınız. Şeyi sormak istiyorum, şu an, an itibariyle kaç milletvekili cezaevinde? Çünkü sürekli az sayıda bırakılan oluyor. Bırakılanlar genellikle tekrar tutuklanıyor. Şu anda kaç tane?
İkisi eş başkan olmak üzere 13 milletvekilimiz tutuklu durumda.

Peki, şunu anlamıyorum, izleyicilerimiz de tam bilmiyordur: Sürekli olarak birtakım gözaltılar oluyor. Bunların önemli bir kısmı da tutuklama olmadan gözaltına alınan çok sayıda milletvekiliniz oluyor. Buradaki uygulama nedir? Çağırılıyor ve gitmediğiniz için zorla getirme anlamında mı gözaltı oluyor bunlar?
Evet çok büyük bir kısmı, neredeyse tamamı öyle. Bizim daha önce aldığımız bir karar vardı, kendiliğimizden ifadeye gitmeyeceğiz diye. İfadeye götürmek üzere gözaltına alıyorlar ve mahkemeye götürüyorlar. İfade veriliyor. Şimdiye kadar bir kısım arkadaşımız tutuklandı, Meral Danış Beştaş ve Ayhan Bilgen gibi. Bazı arkadaşlarımız hakkında da ifade verdikten sonra tutuklanmadan yargılanmaya devam edilmesi kararı verildi.

Burada demin sözünü ettiğin Meral Danış Beştaş ve Ayhan Bilgen olayı, İdris Baluken’inki biraz farklı ama o da benziyor, Ferhat Encü de böyle. Bırakılıp tekrar tutuklanma meselesindeki olay nedir?
Bunları tam olarak bilmemiz mümkün değil tahmin edersiniz ki.

Hayır hukukî olarak soruyorum. Siyasî boyutunu sormuyorum.
Hukukî olarak bir mantığı yok. Tahliye kararı verilince buna itiraz ediyor savcılar. Sonra bu itirazı bir mahkeme inceliyor ve o mahkeme de tutuklama kararı veriyor. Yani hukuk mantığı açısından rasyonel gerekçeler aramanın bir anlamı kalmadı Türkiye’de. Gerçekten öyle. Ben yargıyla ilgili uzun yıllar çok değişik çalışmalar yaptım. Bunu da sen de biliyorsun, izleyicilerimizin de epey bir kısmı biliyor. Buradaki işleyişi, mantığı; kişilerin, iktidarın etkilerini falan saha çalışmalarıyla da ortaya koymaya çalıştım. Şu anda gördüğüm şey net olarak şu: Yargı kesinlikle çok büyük bir baskı altında. Şöyle diyebiliriz: Bazen adil karar veren bir hâkim çıkabiliyor, tahliye kararları gibi. Fakat derhal başkaları devreye giriyor, İdris Baluken ve Ferhat Encü olaylarında olduğu gibi. Yani birileri devreye giriyor. Bize göre bu bir siyasî talimattır. Devreye giren bir siyasî makamdır. Ve oradan o tahliye kararlarının geçersiz kalması için girişimler yapılabiliyor. Bunları hukuk üzerinden açıklamanın ve anlamaya çalışmanın bir gereği yok. Ortada bir siyasî plan var. Daha seninle dokunulmazlıklar kaldırılırken yaptığımız programda da söylemiştim. Ortada bir siyasî darbe planı var. Diğer bütün işlemler, organlar bu siyasî darbe planına göre devreye giriyor. Ve bu plan çevresinde hareket ediyor.

Peki, Avrupa meselesine gelelim. Siz şimdi bir grup milletvekili ve parti yöneticisi olarak Avrupa’daydınız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bir başvuru oldu diye okuduk. Başka temaslar da oldu. Neler yaptınız orada ve ne bekliyorsunuz?
Ona geçmeden şunu da ekleyeyim, daha önce yaptığım açıklamalarda altını çizdiğim bir husus var: Şu an geçilen aşama partiyi fiilen kapatma aşamasıdır. Hukuken kapatma, resmen kapatma biraz daha sıkıntılı bir süreç olur hükümet açısından, iktidar açısından diyelim. Çünkü sadece hükümet yok, Cumhurbaşkanı da var. İktidar açısından daha sıkıntılı bir süreçtir. O sürecin işleyebilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma davası açması gerekiyor. Anayasa Mahkemesi’ne gidecek, Anayasa Mahkemesi inceleyecek, karar verecek vs.. Bir de mahkeme kararıyla resmen parti kapatma özellikle Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler ve üye olduğu kurumlar açısından ciddi büyük sıkıntılar doğurabiliyor. Daha fazla sarsıntı ve eleştiri gelebiliyor. O nedenle bence resmî yola başvurmadan partiyi fiilen kapatma planını devreye sokmuş durumdalar. Partimizi fiilen kapatmaya çalışıyorlar ve biz de buna karşı hem demokratik siyaset imkânlarını, hem de uluslararası hukuk araçlarını kullanarak direniyoruz. Direneceğiz de. Avrupa temaslarına gelince, ben zaten bir hafta önce Paris’e gitmiştim çeşitli toplantılar ve basın görüşmeleri için. Orada konferanslar verdim. Gazetelerde röportajlarım yayınlandı. En son Le Monde’da uzun, tam sayfa söyleşim yayınlandı. Oradan da Strasbourg’a geçtik. Birkaç milletvekili arkadaşla orada buluştuk. Dört milletvekiliydik. Ben, Ertuğrul Kürkçü, Filiz Kerestecioğlu ve Osman Baydemir gittik. Vekillerimizin avukatı, eş başkanlarımızın avukatı Reyhan Yalçındağ da vardı. Ve Saruhan Oluç da bizim Genel Başkan Yardımcısı olarak heyetteydi. AİHM’e başvurular yaptık. Üç tane başvuru yaptık şimdilik. İkisi Eş Başkanlarla ilgili, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’la ilgili. Biri de İdris Baluken biz oradayken tutuklandı, üstelik çok ciddi sağlık sorunları varken tutuklandı. Ayrıca doktorların “Üç ay düzenli tedavi görmesi gerekiyor” raporu vermelerine rağmen tutuklandı. Bu konuda da acil başvuru yaptık. Onun dışında da Avrupa Konseyi’nin önemli kurumlarıyla görüştük. Tabii bunların başında İnsan Hakları Komiserliği geliyor. Komiser’in kendisiyle bizzat uzun ve derin bir görüşme yaptık. Ardından Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ile bir randevumuz vardı. Kendisi gelemedi ama kabinesiyle görüştük. CPT ile, İşkenceyle Mücadele Komitesi ile bir görüşme yaptık. Bunun dışında da çeşitli çevrelerle süreci değerlendirdik. Bizim kendi bilgilerimizi ve değerlendirmelerimizi oralara aktardık. Şimdiden söylemekte bir sakınca görmüyorum. Uluslararası alanda da ciddi bir tepki var. Orada da uluslararası sivil toplumun harekete geçireceği ciddi bir kampanyanın çalışmaları var. Onları da gördük, onları da konuştuk. Bu kampanya çerçevesinde neler planlandığını, neler yapabileceğini de Avrupa’daki görüşmelerimiz sırasında ele aldık.

Peki AİHM’den hızlı bir şekilde sizin lehinize herhangi bir karar bekliyor musunuz? Böyle bir karar çıkarsa bunun nasıl bir etkisi olabilir?
Şöyle söyleyeyim: Türkiye’de herhangi bir adalet mercii kalmadı bize göre. Adalet kelimesini hak edecek, adil sıfatını hak edecek herhangi bir merci yok. Dolayısıyla da iç hukukta yaptığımız başvurulardan bizim lehimize bir sonuç çıkmasını beklemiyoruz. İzleyicilerimize bir kez daha hatırlatayım: Aslında dokunulmazlıkların kaldırılmasından sonra tutuklamayla ilgili Anayasa Mahkemesi’ne yaptığımız başvurunun hızla sonuçlandırılması gerekiyor; hukuken böyle. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin emsal kararı var. Balbay ve Haberal kararı var. Milletvekillerinin tutuklu yargılanamayacağını söylüyor o kararda. 140 başlık altında gerekçe sıralıyor. Biz de diyoruz ki: Anayasa Mahkemesi bizim vekillerin tutukluluk dosyalarını gündemine aldığı anda zaten kendi içtihadına sadık kalan bir karar vermek durumunda. Fakat Türkiye’de işler maalesef adalet ve hukuk ekseninde yürümüyor. Anayasa Mahkemesi belli ki büyük baskı altında. Anayasa Mahkemesi de belli ki çeşitli açılardan ürküyor, korkuyor, çekiniyor, ne dersek diyelim. Bu durumda uluslararası hukuk araçları büyük önem kazanıyor. AİHM Türkiye’nin de taraf olduğu bir sözleşmeyle kurulmuş bir mahkemedir. Buraya başvurumuz zaten son derece haklı ve meşrudur. Ancak Türkiye’nin AİHM dahil Avrupa Konseyi organları nezdinde de, o çevrelerde de bize karşı faaliyetler, kulisler, lobi çalışmaları yürüttüğünü biliyoruz. Buna rağmen AİHM’in önümüzdeki günlerde bir testle karşı karşıya olduğunu söyleyebilirim. Bu baskılar, Türkiye’de iktidar çevrelerinden gelen bütün bu markaj ve lobi çalışmalarına rağmen hâlâ çok belirleyici bir adalet mercii olduğunu gösteren bir karar vermesini umuyoruz. Eğer bunu yapmazsa AİHM de çok ciddi eleştirilerle muhatap olacaktır. AİHM’in de itibarının gölgeleneceği bir durum ortaya çıkacaktır.

Peki son olarak, referandumla başladık, referandumla bitirelim. Bütün bu sizin partinizin başındaki hengâmeyle diyelim, ama bir taraftan da kampanya sürecine girildi. Çok yoğun olmasa bile bir kampanya sürecine girildi. Sizin parti olarak gözlemleriniz ne yönde, nasıl gidiyor? Eğilimler ne yönde? Özellikle sizin seçmen tabanınızda tam bir kararlılık gözlüyor musunuz? Yoksa birtakım esneklikler var mı?
Bu konuda gerçekten bütün samimiyetimle söylüyorum, seçmenimiz, tabanımız son derece kararlı. Çünkü sadece bir anayasa değişikliğinin oylanmayacağının gayet bilincinde. Oylanacak olan Erdoğan’ın ve hükümetin politikaları, bize yönelik baskılar. Yine sadece partimize yönelik değil, Kürtlere yönelik acımasız uygulamalar. Bütün bunların oylanacağının farkındalar. O nedenle zaten Erdoğan durup dururken yapmadı. Bizim tabana bir hitap, bir çağrı yaptı ya, bunu durup dururken yapmadı zaten. Bunun farkında; ancak bizim tabanımızı bu açıdan etkileme şansı yok. En kararlı, en dik duran seçmen tabanının bizimki olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Elbette çalışmalarımızı istediğimiz düzeyde yürüttüğümüzü iddia edemem. Çünkü pek çok yerde başta da söylediğim gibi teşkilatlarımız büyük bir kuşatma altında. Ama buna rağmen biz geçen haftadan itibaren hem Kürt bölgesinde hem de Türkiye’nin batısında kampanya çalışmalarımızı yürütüyoruz. Şu anda da vekillerimizin büyük bir kısmı sahada çalışmalarını yürütüyorlar. Bu bizim için aynı zamanda halkla birçok konuyu referandum üzerinden konuşma, tartışma, değerlendirme fırsatı oluyor. Avrupa’daki gözlemlerimizde de, Avrupa’daki tabanımızın çok net bir tavra sahip olduğunu gördük, onu da ekleyeyim.

Çok teşekkür ediyoruz Mithat Sancar’a. HDP Mardin milletvekili Mithat Sancar’la “Hedefteki HDP” başlığının altını doldurmaya çalıştık ve doldurduğumuzu düşünüyorum. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus