J. Bradford Delong: “Budalaların yeni sosyalizmi: Küreselleşme karşıtlığı”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Berkeley’deki California Üniversitesi öğretim üyesi Prof. J. Bradford Delong’un project.syndicate.org’da 7 Ağustos 2017’de çıkan yazısını İlker Kocael çevirdi.

Ekonomi tarihçisi J. Bradford Delong Clinton yönetimi döneminde Hazine Bakan yardımcılığı yapmıştı
Ekonomi tarihçisi J. Bradford Delong Clinton yönetimi döneminde Hazine Bakan yardımcılığı yapmıştı

Ana akım ekonomi teorisine göre, küreselleşme “gemilerin yelkenlerini şişirirken”, genel gelir dağılımını pek etkilemiyor. Ancak “küreselleşme”, siyasi anlamda etkili yerel üreticilerin rant sağlamalarına yol açacak gümrük vergilerinin ve ihracatın önündeki diğer engellerin kaldırılması ile aynı şey değil. Harvard Üniversitesi’nden Dani Rodrik’in sıklıkla vurguladığı gibi, ekonomi teorisi, vergi ile ilgili ya da ilgisiz engellerin ortadan kaldırılmasının net kazanç yaratacağını öngörüyor, ancak geniş yeniden dağıtıma da sebep olarak. Engellerden eğer daha küçük olanlar ortadan kaldırılırsa, net kazancın yeniden dağıtımı daha da geniş oluyor.
Küreselleşme, burada kullanacağımız biçimiyle, daha farklı. Şu şekilde anlaşılmalı: taşımacılık ve iletişim maliyetini aşağı çeken teknolojik gelişmeler yoluyla dünyanın her geçen gün daha da entegre bir yer haline gelmesi süreci.
Şüphesiz, bu küreselleşme biçimi, yabancı üreticilere daha uzakta bulunan piyasalara mal ve hizmetleri daha az maliyetle ithal etme fırsatı veriyor. Ancak aynı zamanda ithalat piyasasını büyüterek, maliyetleri ithalatı yapan ülkede düşürüyor. Sonunda tüketiciler daha ucuza daha çok şey satın alabiliyorlar.
Standart ekonomi teorisine göre, yeniden dağıtım ancak bir ülkenin ihracatının, ithalatından çok daha farklı üretim faktörleri gerektirmesi ile ortaya çıkıyor. Ancak günümüzün küresel ekonomisinde bu türden farklılıklar yok.
ABD’de, finans alanında ortaya çıkan ödemeler dengesi fazlası; daha fazla Amerikalının inşaat işçisi, sermaye-malları üreticisi, hemşire ve evde sağlık hizmeti veren görevli olarak istihdam edilmesi anlamına geliyor. Benzer bir şekilde, hizmet alanında ortaya çıkan fazla; daha fazla Amerikalının devasa plazalarda yüksek eğitimli danışmanlar olarak değil, aynı zamanda, örneğin Yellowstone Ulusal Parkı etrafındaki motellerde temizlik görevlisi ve kahya olarak işe alınacağını bize gösteriyor.
Aynı zamanda imalat alanında ortaya çıkacak bir açık, dışarıda –işçi ücretlerinin sermayeye oranla düşük olduğu ülkelerde- imalat alanında istihdamın daha da artmasına neden olabilir, ancak bu imalatın sermaye-yoğun bir endüstri alanı olduğu ABD’de nispeten düşük sayıda olan iş olanaklarını da baltalayacaktır. Stanford Üniversitesi’nden iktisatçı Robert Hall’un yaklaşık otuz yıldır söylediği gibi, araba satışı için istihdam edilen Amerikalı sayısı araba yapımı için istihdam edilenden daha fazla. ABD’nin dışarıdan ithal ettiği mallar, büyük oranda vasıfsız işçiliğe dayanıyor, ancak ABD’de var olan vasıfsız işçilik istihdamı üzerinde pek bir etkisi yok.
Dolayısıyla, en azından teoride, ABD istihdamının seri üretim bandına dayalı imalattan inşaata, hizmete ve bakıma kayması genel gelir dağılımında cinsiyet temelinde –sınıf temelinde değil- bir etkide bulunmuş olabilir. O halde neden yirmi birinci yüzyılda küreselleşmeye karşı bu denli güçlü bir siyasi direnç ortaya çıktı? Bana göre bu, dört temel sebebe dayanıyor.
Birincisi ve en önemlisi, siyasetçiler için ülkenin sorunlarının sorumluları olarak, oy kullanmayan yabancıları ve göçmeleri göstermek çok kolay. 1890’da, Habsburg İmparatorluğu’nda siyasetçiler ülkenin çeşitli sosyo-ekonomik aksaklıkları için rutin olarak Yahudileri işaret ettiğinde, Avusturyalı muhalif Ferdinand Kronawetter şu meşhur sözünü söylemişti: “Der Antisemitismus ist der Sozialismus der dummen Kerle”: yani Yahudi karşıtlığı budalaların sosyalizmidir. Bugün de küreselleşme karşıtlığı için aynısı söylenebilir.
İkincisi, küresel Kuzey’de bir kuşaktan fazla süren eşitsiz ve beklenenden daha yavaş ekonomik büyüme; siyasi ve psikolojik açıdan çok güçlü bir günah keçisi bulma ihtiyacı yarattı. İnsanlar, kendilerine vaat edilen refaha neden kavuşamadıklarını ve servetine servet katan üst sınıf ve geri kalan herkes arasındaki uçurumun her geçen gün neden daha fazla açıldığını açıklayacak basit bir anlatıya ihtiyaç duyuyorlar.
Üçüncüsü, Çin’in ekonomik alanda yükselişi, küresel Kuzey’in tam istihdam hedefine ulaşma mücadelesi verdiği bir döneme denk geldi. Friedrich von Hayek ve Andrew Mellon’un takipçilerinin söylediklerinin aksine; ekonominin yeniden dengeye oturması, iflas müessesesinin iş gücünü ve sermayeyi verimsiz üretimden ve düşük talepli endüstriden uzak tutması ile gerçekleşmiyor; bunu gerçekleştiren müthiş patlamaların (Ç.N. “boom”) iş gücünü ve sermayeyi verimli üretime ve yüksek talepli endüstriye çekmesi.
Dolayısıyla neoliberalizm yalnızca açık ve rekabetçi piyasalara, küresel değişime ve fiyat istikrarına ihtiyaç duymuyor. Tam istihdama, -John Maynard Keynes’in 1920 ve 1930’larda uyardığı biçimiyle- neredeyse kesintisiz bir patlamaya da dayanıyor. Son on yıllarda, neoliberal düzen her iki şartı sağlamada da başarısız oldu, büyük ihtimalle izlenecek en iyi siyasaların bile bu şartları oluşturmaya yetmeyeceğinden ötürü.
Dördüncü olarak, siyasa yapıcılar bu başarısızlığı telafi etmek üzere daha baskın refah önlemleri ve ekonomik/coğrafi yeniden dağıtım pratiklerine başvurmadılar. ABD Başkanı Donald Trump, kuzey New Yorklulara bölgeyi terk etmelerini ve başka yerde iş aramalarını söylediğinde, küresel Kuzey’in bir kuşak önceki merkez sağ argümanlarını dile getiriyordu.
Küresel Kuzey’in mevcut siyasi ve ekonomik ikilemleri 1920’lerin ve 1930’larınkinden çok farklı değil. O dönem Keynes’in söylediği gibi; tam istihdamı sağlamak ve bunu sabit tutabilmek işin anahtarı; diğer problemler de bu yolla çözülecektir.
Ayrıca, Avusturya-Macaristanlı iktisatçı Karl Polanyi’nin iddia ettiği gibi; sosyo-ekonomik hakları sağlamak hükûmetin görevi. İnsanlar; sağlıklı bir toplulukta yaşama, istikrarlı bir işe sahip olma ve zaman içinde artan makul bir gelire sahip olma gibi haklara sahip olduklarını düşünüyorlar. Ancak bu farz edilen haklar, mülkiyet hakkı ve kıt kaynaklar iddiası ile doğal bir biçimde birlikte gelmiyor – bu kavramlar neoliberal gerçekliğin kelime dağarcığının bir parçası.
Küresel Kuzey’de küresel finans krizinin ve “Büyük Durgunluk”un onuncu yılına girdik. Hükûmetler hala buradan aldıkları yaraları sarmadılar. Eğer kısa vadede sarmamaya devam ederlerse, budalaların “-izm”leri önümüzdeki on yılları da mahvedecek.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus