Yanis Varoufakis: Liberal totalitarizm

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yunanistan eski Ekonomi Bakanı ve Atina Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Yanis Varoufakis’in 30 Nisan 2018’de project-syndicate.org’ta çıkan yazısını Oğul Tuna çevirdi.

yanis-varoufakis2
Yannis Varoufakis

Özgürlüğün devredilemez öz sahiplik anlamı, liberalizmin aksiyomlarından biri hâline gelmişti. Herkesin kendi mülkiyeti kendisine aitti. Herkes, kendisini bir işverene sınırlı bir süre için ve üzerinde karşılıklı olarak anlaşılmış bir ücrete tâbi olarak kiralayabilirdi. Fakat kendi üstündeki mülkiyet hakları alınıp satılamazdı. Geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca bu liberal bireyci bakış açısı kapitalizmi, bağımsız aktörlerin yaşadığı “doğal” bir sistem olarak meşrulaştırdı.
Kişinin hayatının herhangi bir parçasını çevreleme ve bunun sınırları içerisinde kendi gücüne dayanarak egemen kalma kabiliyeti; liberal düşünceye göre bağımsız aktör ve bunun kamusal alanla ilişkisinde çok önemli bir yere sahipti. Bireyler, özgürlüklerini tatbik etmek için, diğerleriyle ilişkiye – ve ticarete– girişmeden önce gerçek kişiliklerini geliştirebilecekleri güvenli bir sığınağa ihtiyaç duyuyordu. Kişiliklerimiz bir kez inşa edilmeye görsün, ticaret ve endüstri tarafından genişletilmeye başladılar. Ticaret ve endüstri; maddî ve tinsel ihtiyaçlarımızı tatmin etmek için imal edilmiş ve düzenlenmiş kişisel sığınaklarımız arasındaki işbirliği ağlarıydı.
Ancak liberal bireyciliğin özerklik düşüncesini temeline oturttuğu kişilik ve dış dünyayı ayıran sınır, özsahiplik ve nihayetinde özgürlük fikri sürdürülemedi. Bundaki ilk gedik, sanayi ürünlerinin mazide kalması ve toplumun dikkatini, beğenisini ve arzusunu çeken markaların onların yerini almasıyla açıldı. Çok geçmeden markalaşma, nesnelere “kişisel nitelik” kazandırarak radikal bir yeni sayfa açtı.

Bir marka olarak birey

Markalar kişisel nitelikler kazandığındaysa (elbette tüketicinin sadakatini ve böylece kârlarını oldukça arttırdılar); bireyler kendilerini marka hâlinde yeniden tasavvur etmek zorunda hissettiler. Böylece bugün, çevrimiçi hayatımızı dur duraksız gözetleyen meslektaşlarımız, işverenlerimiz, müşterilerimiz, hasımlarımız ve “arkadaşlarımız”ın nefes aldırmayan baskısı altında etkinlikler, fotoğraflar ve çekici, albenili varlıklar yığınına dönüştük. Nevi şahsına münhasır bir özbenliğin kendiliğinden gelişimi için hayatî olan kişisel mekan, özsahipliği mümkün kılan bu şart, neredeyse yerle bir oldu. Liberalizmin doğal yaşam alanı ortadan kayboluyor.
Bu doğal yaşam sahasının özel ve kamusal alanı açıkça ayıran sınırı, aynı zamanda serbest vakti iş yaşamından da ayırıyordu. Şimdiyse boş vakitlerin tarihe kavuştuğunu söylemek için kapitalizmin sivri bir eleştirmeni olmaya gerek yok.

Gençlerin kaderi

Bugün dünyanın dört yanında eylem yapan gençleri düşünelim. Herhangi bir vakıf fonu ya da çalışılmadan kazanılmış fazlaca gelire sahip olmayanlar çoğunlukla iki gruptan birinin parçası olurlar: Kalabalık olan grup; sıfır saat sözleşmesi altında ve çok düşük ücretler karşılığında çalışmaya mahkum oluyor. Öyle ki yalnızca faturalarının ödemesine yetecek kadar para kazanabilmek için tüm uygun saatlerini (kişisel zamana, mekana ya da hürriyete yer bırakmadan) çalışmaya ayırıyorlar.
Geriye kalan gençlerse, bu ruh emici prekaryanın pençesine düşmemek için uyanık gezdikleri tüm süreyi kendi markalarına yatırım yapmaları konusunda tembihleniyorlar. Bir çeşit Panoptikon’daymış gibi, onlara bu koşuşturma içinde nefes aldıracak kişilerin dikkatinden saklanamıyorlar (veya bunun haricindeki kişilerden haberdar olamıyorlar.) Tweet atmadan, film izlemeden, fotoğraf ya da mesaj paylaşmadan önce memnun edecekleri ya da kendilerinden uzaklaştıracakları kimseleri akılda tutmaları gerekecek.
Bir iş görüşmesi elde edebilecek kadar şanslı olduklarında ve işe kabul edildiklerinde, mülakatı yapan hemen kinayeli bir şekilde bu iş için nelerden feragat edebileceğini soracak. “Kendin gibi olmanı istiyoruz; tutkularının peşinden gitmeni diliyoruz, bu dilekler işine son verecek olsa bile!” denilecek bu gençlere. Böylece gelecekteki işverenlerin beğenecekleri “tutkularını” keşfetmek için çabalarını iki katına çıkaracaklar. Güç sahibi insanların kendilerine, içlerinde bir yerde olduğunu söyledikleri o efsanevî “gerçek” kişiliklerinin yerini saptamaya daha çok uğraşacaklar.

Keynes’in güzellik yarışması metaforu

Bu tetkiklerinin hiçbir sınırı olmayacak ve hiçbir kuralara saygı duymayacaklar. John Maynard Keynes bir defasında hisselerin “gerçek” değerini bilmenin imkansızlığını açıklamak için ünlü güzellik yarışması örneğini kullanmıştı. Borsacılar hangi yarışmacının en güzel olduğunu belirlemekle uğraşmazlar. Onun yerine, tercihleri, genel kanaate göre kimin en güzel olduğunu tahmin etmek ve genel kanaatin kimin genel kanaat olduğunu düşündüğü üzerine kafa yormakla belli olur. Bir nevi kendi kuyruğunu kovalayan kedi misali hareket ederler.
Keynes’in güzellik yarışması günümüzdeki pek çok gencin trajedisini aydınlatıyor. Gençlik; kanaat önderleri arasındaki hangi genel kanının potansiyel “gerçek” özbenlikleri için en çekici olduğunu çözmeye uğraşıyor. Aynı zamanda da sanal ve gerçek hayatlarında, ev ve iş yaşamlarında – yani her yerde ve her zaman – bu “gerçek” özbenliklerini imal etmeye uğraşıyorlar. Tüm danışmanlık, yaşam koçluğu ve kişisel gelişim sektörleri de gençlere bu uğraşılarında rehberlik etmek üzere ortaya çıktı.
İşin komik tarafı, liberal bireyciliğin faşist veya komünist olmayan bir çeşit totalitarizm tarafından yenilmiş olduğu gözüküyor. Bu totaliterlik, başarısını markalaşma ve metalaşmanın kişisel mekanımızı tecavüzünü meşrulaştırmasından alıyor. Bu totalitarizmi yenmek ve böylece özsahiplik gibi hürriyetleri kurtarmak için; üretimin, dağıtımın, işbirliğinin ve iletişimin gitgide dijitalleşen üretim araçları üzerindeki mülkiyet haklarını yeniden kurgulamak gerekebilir.
Liberalizmi kurtarmak için, Karl Marks’ın doğumundan 200 yıl sonra, özgürlüğün, dizginsiz metalaştırmanın sonunu ve üretim malları üzerindeki mülkiyet hakkını sona erdirmeyi gerektirdiğini kabul edersek; ortaya olağanüstü bir paradoks çıkmaz mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus