Sevgi Soysal, hep yeniden: Yenişehir’de Bir Öğle Vakti ve Şafak’la

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bursa Nilüfer Belediyesi Kütüphanesi tarafından bu yıl beşincisi gerçekleştirilen “Yılın Yazarı” etkinlikleri sayesinde birçok edebiyatçı, akademisyen ve yayıncı bir araya geldi ve düzenlenen sayısız etkinlikle edebiyatımızın bu onurlu kaleminin yarattığı derin izin altı bir kez daha çizildi. 

Gerçek bir belediyecilik örneğinin sergilendiği ve özellikle genç nüfusun hedeflendiği bu etkinlik sayesinde yıl boyunca sayısız atölye çalışması düzenlendi, yarışmalar ve toplantılar yapıldı.

Kütüphanenin “Yılın Yazarı: Sevgi Soysal” etkinliklerinden biri de geçtiğimiz günlerde hayat bulan Sevgi Soysal Sempozyumu idi. Müge İplikçi’nin son oturumda sunduğu metni yayımlıyoruz:

Müge İplikçi

“Sözlerimi geri alamam,

Yazdığımı yeniden yazamam,

Çaldığımı baştan çalamam,

Bir daha geri dönemem…

Nejat Yavaşoğulları’ndan Norm Ender’e uzanan o yolla, bir rap parçasının sözleriyle başlamak istedim bu yazıya. Sevgi Soysal’ı okurken kulaklarımda hep o tını vardı. Bir daha geri dönemeyiş. Bu, bir anlamda Sevgi Soysal’ın aramızda bir daha  olamayacağı anlamına da gelebilirdi elbette.

Ama…

O şarkıdaki umutsuzluktan doğan umudu takip ederken, yine aklımda Sevgi Soysal vardı. Aramızdan gideli onca zaman olmuş, Türkiye dinamikleri hem çok değişmiş hem de hiç değişmemişken, onun bize sunduğu ve aslında sürekli olarak altını çizdiği o umudu görmezden gelemezdim.

Sevgi Soysal’ı Okumak

Sevgi Soysal’ı okurken, hep şunu hissederim. Ergenlik döneminde Tante Rosa ile ilk kez tanıştığım yazar, yıllar eriyip gittikçe, inatla hep aynı ruhun şarkısını söyler bize: En umutsuz olanda dahi varolagelen umut! Ve hep varolacak olan!

Bir okuru ve bir meslektaşı olarak, onu ne zaman okusam, anlattıkları her ne kadar karamsar, umutsuz bir köşeden bizlere sesleniyor olsa da hep o ritm kalbimde çarpar. Her şeye rağmen devam etmesi gerekenin ve devam ettikçe değişeceğine inanılan bir söylemin bir parçası oluveririz. Ve bazen, ya da çoğunlukla şunu teslim ederim, ederiz: Belki de gerçek devrim budur. Ne olursa olsun devam etmek, ne olursa olsun ritmi kaybetmemek. Mücadeleyi bırakmamak, bu mücadele ruhundan yeni bir ses, yeni bir tını, yeni bir boyut yaratmak… Bir üçüncü yer.

Elbette bir yandan da o satırların arasında sözünü ettiğim karamsarlık hep vardır: “Yazdığımı yeniden yazamam/Bir daha geri dönemem” dercesine.

Ancak dikkatle baktığımızda onun hemen her defasında inandığı o yerin altına imzasını attığını -üstelik hararetle, heyecanla, coşkuyla attığını- görürüz. O, hiç kuşku yok, bu ülkede kendi küllerinden her dem doğan bir kadın yazarın sesidir. Ve bizler onu andıkça, onu okudukça hep aramızda dolanmaya devam edecektir.

Asla hüzünlü bir anış istemediğini de biliyoruz. Zaten gösterdiği o üçüncü yerin tanımı da buna çok net uyar. Her nereden, her nasıl geçersek geçelim; geçtiğimiz sırat köprüsüne inat, yaşam varsa, umut ve devrim vardır. Dahası da: Şafak varsa, yaşam vardır, doğacak olan gün vardır. Işık vardır.

Sevgi Soysal’ın -İletişim’in baskılarını üstlenmesiyle “kapaklaştırdığı” Sevgi Soysal’ın- o kapaklardan bize muzipçe bakarken söylediği de budur. En umutsuz olanda, en umutsuz zamanlarda kendi küllerinden doğabilecek olan umut.

Yıllar sonra bu metne hazırlanırken, biraz geriye baktığımda, Soysal’ın kahramanlarının bütün ‘yenilgilerine’ rağmen (sadece sisteme mi, belki çoğunlukla kendilerine, özellikle de Yenişehir’de Bir Öğle Vakti bunun manifestosudur) gördüğüm budur. Sadece yazdıklarındaki pırıltılı gerçekçilik değil, bu da.

Üçüncü yer

Az önce sözünü ettiğim üçüncü yerde biraz oyalanacağım. “Üçüncü bir yer var” der bize Sevgi Soysal, içten içe, tüm yazdıklarında. Ve bunu söylerken hiç taviz vermeyen bir muziplik, bir delişmenlik ruh hali hâkimdir onda. Sanki, aslında, o da oradadır, oraya gitmiş orayı solumuş ama inatla Türkiye’den, bu coğrafyadan, bu kaderden, bu makûs talihten (bu makûs talih tanımına sayısız şey sokulabilir; bir yazar olarak, bir kadın olarak, Türkiyeli biri olarak yaşadığımız onca zaaf, onca itilip kakılma, etiketlenme, hiç değişmeyenler, çabucak değişenler vb.) vazgeçmemiş ve yazdıklarını düşündüğümüzde de hiç vazgeçmeyecek biridir. Vazgeçmeyecek derken bunları yazmaktan vazgeçmemesinden bahsediyorum. Yoksa, yazılarını kaleme aldığı düzlem düşünüldüğünde, birçok hususu dışardan görebilmeyi başarabilmiş bir yazardır Soysal. 12 Mart gibi, Türkiye’yi kum fırtınalarının içine iten bir sürecin mağdurlarından, gerçek kurbanlarından biri olsa da yazınsal objektifliğini elden bırakmamış, kalemi olgun bir yazardır. Ve burada söylemeden yapamayacağım: 12 Mart gibi bir süreçte değil de, daha özgür koşulların yazarı olabilseydi, yazdıklarında yakaladığı tılsımın çok daha ötesine geçecekti hiç kuşku yok. Onat Kutlar’ın sözünü ettiği ‘sert yaşamların’ içinden filizlenen bu edebiyatın nerelere kadar serpilebileceğini hayal etmek işten bile olmazdı o zaman. Ancak bizlerin de o ve onun kuşağından devraldığımız bu yük, demin sözünü ettiğim makûs talihin de bir parçası olduğundan, hayatlarımızı ve yazdıklarımızı Sisifos mitindeki gibi devam ettirmek durumundayız. Bir farkla: Sevgi Soysal bunun değişebilecek bir kader olduğunu söyler bize. O yüzden bunun değişeceğini umarak diye bir cümleyi de burada anmak boynumun borcudur.

Kitaplar

İster Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde çizdiği gündelik insan portrelerinde olsun, ister Şafak’ta entelektüelizmin boyutlarıyla haşır neşir beşerin düşüncelerinde olsun, bize söylediği budur: Yoksunluklar içersinden başka bir ses çıkacaktır… Üçüncü bir yer, üçüncü bir zaman. Ya da bambaşka bir yer, bambaşka bir zaman için geçen yüzyılda atılan birer imzadır bu kitaplar.

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde geniş bir yelpaze çizer bize. 12 Mart döneminde, Türkiye’nin hemen herkesi oradadır: Burjuvası, bürokratı, köylüsü, aydını, işçisi… Yoksul kesimlerin giderek daha çok yoksullaştığı, Modernizmin, günümüzdeki tırpanlama halinin nasıl filizlendiğinin örneği olan çarpıcı portreleriyle karşımızdadır kitap. Karanlığın, insanlık adına kaybedişin, kötülüğün sıradanlaşmasının örnekleriyle doludur. Bu esnada sisteme karşı muhalif seslerin izlerini de buluruz. Kültürel savrulmanın, eski “güzel” günlere duyulan özlemin, saçmanın, zırvanın ve kolay yoldan para kazanmanın, köşe dönmenin bir özetidir anlatılanlar. Bu esnada yoksulların nasıl daha yoksul, zenginlerin nasıl daha zenginleştiğinin, palazlanma yolundaki uyanıkların, sınıf atlama telaşındaki dalaverecinin de öyküleri yer alır metinde. Yaşlı kavak ağacının bir kapıcının tepesine inmesinin ise ülkenin içinde bulunduğu durumu özetler gibi bir hali vardır. Evet, ülke açmazdadır ve bunun en derin bedelini ise başta yoksullar olmak üzere, buna samimiyetle eğilmeye çalışanlar ödeyecektir. Diğerleri içinse hayat kaldığı yerden tüm sıradanlığı ile devam edecektir, bugüne kadar… Kum fırtınalı ve yoz bir biçimde.

Ne değişmiştir sorusu ise canlılığını korumaktadır.

Çarpık kentleşme ise fon özelliğini korumakta, insanların para ve iktidarla satın alınma pratiği meşruiyetini güçlendirmektedir. Bu yüzden olsa gerek 12 Mart’tan 12 Eylül’e, 12 Eylül’den de bugünlere nasıl geldiğimiz sorusunun yanıtı çok da zor değildir. Sıradan kötülüğün gücü, gücüne güç katarak bu toplumu iğnelemeye devam etmektedir.

Sıradan kötülük

Yeri gelmişken bunu anmak isterim. Sevgi Soysal’ın hemen hemen tüm kitaplarında karşımıza çıkan bu yan, sonraki yıllardaki Türkiye’nin bilişsel haritası gibidir. Herkes, özellikle de adaleti elinde tuttuğunu düşünen kesim bu sıradan kötülüğü bir veba gibi topluma yayar.  Komutanlar, polisler, savcılar, hukukçular, gardiyanlar… Şafak’ta, ‘Baskın’, ‘Sorgu’ ve ‘Şafak’ adlarını taşıyan üç bölümde bir dizi iç sesle karşımıza çıkar Sevgi Soysal. Ani bir baskın sonucu bir işçi evine konuk olan Oya ve diğerleri apar topar karakola götürülürler. Bu noktada karakolda karşımıza çıkan polisler, daha sonra 12 Eylül’ün ve bugünlerin ipuçlarını taşır. Bir nevi Eichmann Davası’nın izini temcit pilavı biçiminde izleme gafleti olacaktır tarihimiz…

Nurdan Gürbilek “Sessizin Payı”nda 12 Eylül dönemini anarken, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın davasına yönelik bir bölüme yer verir. Bu davaları yine Eichmann Davası’na referans vererek ele alır. Eichmann Davası’nı siyaset felsefecisi Hannah Arendt zamanında Kudüs’te izlemiş ve The New Yorker’a yazmıştır. Ardından bu izlenimler Kötülüğün Sıradanlığı adında bir kitap olarak çıkmıştır karşımıza. Bu davanın satırlara yansıyan önemi şudur: Eichmann onca kötülüğün içersinden çıkmış biri olarak dava esnasında hiç de kötü biri gibi gözükmemekte, hep aynı ‘beylik’ laflarla konuşmakta ve Yahudi nüfusu ortadan kaldırmayı amaçlayan ‘Nihai Çözüm’ün sıkı takipçisi olmaktan ziyade kendi halinde, sıradan bir adam gibi durmaktadır. Binlerce insanın katline onay vermiş bir insan gibi değil de, klişelerle dolu savunmasında terfiyi özlediği için düğmeye basmış vasat, hatta çaresiz bir memur eskisi gibidir.

Ya 12 Eylülcüler? Ya 12 Martçılar? Ya şimdikiler? Onlar da öyledir elbette…

“Yalnızca Evren ve Şahinkaya değil, 12 Eylül döneminin sıkıyönetim komutanları, emniyet müdürleri, cezaevi müdürleri, cezaevi doktorları, polisler, hâkimler, savcılar, bilirkişiler sanık sandalyesine oturmuş olsalardı, onlara neden bu çarkın parçası oldukları sorulabilseydi, ortaya çıkan manzara Eichmann’ınkinden çok da farklı olmayacaktı” diyor Gürbilek, Türkiye’deki hemen her siyasi kritik döneme referans vererek.

Ve dahası da… Ben vazifemi yaptım, şartlar ne gerektiriyorsa onu gerçekleştirdim tarzında cümleler havada uçuşur… Rüzgâr nereden esiyorsa oraya dümen kırmış, o rüzgârın insanı olduklarına dair “kendi halinde” sözlerin insanları ne kadar da çoktur bu coğrafyada. Farklı çehreler sahnede yer alıyor olsa da “gelenek” değişmemiştir ve bu gidişle de değişeceği yoktur…

Gelenek sadece bununla da yetinmez. Özellikle “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”nde peşine takıldığımız sıradan insanları 2018’in Türkiyesi’nde yollarda görmemiz çok mümkündür. Sadece Modernizmin yüzünde yeni bir maske vardır.

Ancak…

Sevgi Soysal, kitaplarında yoksul insanların bireysel olarak bu yoksulluktan kurtulmalarının mümkün olmadığı mesajını verir. Verir vermesine ama Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde karşımıza Ali’yi çıkarır. Tipik devrimci gençlerden, halkın içinden gelen biridir Ali. Eleştirel olarak yaklaşsa ve burjuva olarak mesafeli dursa da Doğan’ı da anmak isterim burada. Dahası Olcay’ı da. Yazarın Olcay’la Ali’nin yakınlaşmasını bize sunarken tesadüflerin peşinde olmadığını elbette anlarız. Hem Yenişehir’de Bir Öğle Vakti hem de Şafak’ta, Olcay’ın Oya’ya bakan yüzünde Soysal’ın bize verdiği şu mesajı da alıp bağrımıza basmamız gerekir diye düşünenlerdenim:

“Hapislik bitti. Sürgün bitiyor. Emniyet’ten serbest bırakıldı. Ama özgür değil, olamaz. Merkez Cezaevi’ndeki Kürt Firdevs’in, anasıyla birlikte hapsedilen Cevdet’i gibi. Siverek kamyonunu bekleyen Cevdet gibi tutuklanmalı. Onlarla birlikte tahliye olmadıkça, tutuklu. Yoksa şu aldatıcı göz kırpışına kanıp tahliye ederse kendisini, bir süre sonra yine tutuklanacak Cevdet’in biri ya da bütün Cevdetler tarafından.”

Ufak hesaplar ve korkuların karşısına gerçek bir yüzleşme ve sahici bir özgürlük temasıyla verdiği evrensel cevap Sevgi Soysal’ı Sevgi Soysal yapmıştır. Devam eden bir ritmle. Hüzünlü ama aynı oranda da dikbaşlı. Devrimci ve cesur ama yalnız da. Yalnız ve bir o kadar da kalabalık.

Bir daha geri dönmeyecek olsa da hep bizimle olan bu yürekli kadına saygıyla…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus