Berat Albayrak sonrası dönem: Ruşen Çakır & Murat Yetkin tartışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Berat Albayrak’ın istifası bir son mu yoksa başlangıç mı? Murat Yetkin ile Ruşen Çakır, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bundan sonra neler yapmak isteyeceğini ve yapabileceğini tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Günün son yayınında, gazeteci arkadaşım Murat Yetkin ile Berat Albayrak krizini konuşacağız. Murat, merhaba. 

Murat Yetkin: Merhaba Ruşen. 

Çakır: Seninle gazetecilikte kıdemimiz neredeyse aynı; sen benden biraz daha kıdemli olabilirsin. Ama çok kriz gördük. Sen özellikle Ankara’da, bunların içinde yaşadın. Biz uzaktan da olsa takip ettik. Bu, bambaşka bir kriz oldu sanki: Berat Albayrak’ın Instagram’dan paylaştığı yazılı istifâ metni ve sonrasında, “Bu doğru mu yanlış mı? Acaba hesabı hack’lendi mi?” diye düşündüğümüz; 24 saati aşkın bir süre sonra, nihayet “Görevden affını talep etti ve kabul edildi” diye resmen onaylanan ve Türkiye medyasının belki yüzde 90’ını aşkın bir bölümünün, 24 saatlik suskunluğunun ardından, birden olayı konuşmaya başlaması… Bütün bu yaşananlar, post-truth, “hakikat sonrası” döneme çok yakışan bir kriz oldu. 

Önce, deneyimli bir Ankara gazetecisi olarak, bu durumun, sana ne hissettirdiğini sormak istiyorum. Ondan sonra, geçmişi bırakıp, önümüzdeki dönemde neler olabilir bunu tartışalım.

Yetkin: Tabii Ruşen. Çok güzel bir konu. Aslında neler olup bittiğini özetledin. Konuşmaya başlamadan önce, müsâadenle, bugün 10 Kasım, onu hatırlatmak istiyorum. Sen hatırlattın sabah yayınlarında ama… 

Çakır: Lâfını keseceğim Murat. Ben az önceki yayınımda da Atatürk’ü andım, yanlış anlaşılma olmasın.  

Yetkin: Biliyorum, bir de benden duysun izleyiciler. Çünkü bu dönemin, son yılların, belki de en ilginç, en önemli gelişmelerinden biri, yayılan negatif enerjiye tepki olarak, Atatürk saygısının ve sevgisinin, bu defa samimi ve sivil bir şekilde yeniden canlanması oldu. Bunu da bir not etmek lâzım. Bu önemli bir şey. 

Bir de, üç meslektaşımız, Müyesser Yıldız, İsmail Dükel ve Aziz Oruç, dün tahliye edildi. Onları da buradan selâmlıyoruz. Umuyorum, sadece söyledikleri ve yazdıkları yüzünden tutuklu olarak yargılanan meslektaşlarımız da tahliye edilirler. Bunları konuyu saptırmış olmak için söylemiyorum, ama bunlar yaşadığımız ortamın ayrı ayrı parçaları. 

Şimdi, bundan sonra ne olur? Öncelikle, bu krizin diğerlerinden farkını, benim ne hissettiğimi sordun. Ben haberi aldığımda, üst düzey bir kamu görevlisi ile sohbet halindeydim; bu haber geldi. Bir anda, “Aacaba gerçek mi, değil mi?” düşüncesini yaşadık. Çünkü son zamanlarda o kadar sahte haber, “gerçek ötesi” bir dönemde yaşıyoruz ki… Bir süre, bu olayı doğrulatmakla geçti. Sonunda danışmanları doğruladı, böyle yol almaya başladık. Fakat hükümetten veya herhangi bir parti yetkilisinden bir ses çıkmadı. Galiba ilk konuşan, Grup Başkanvekili Mehmet Muş oldu. Onu da haber yapmadılar. Ne deniyor bunlara? “Hükümet yanlısı medya mı demek lâzım?” Nedir? Aslında o paranteze de sığmıyor, biliyor musun? Şu medya konusuna girdik, onu bitirip öteki tarafa geçelim. Mesela Türkiye gazetesi, o da hükümet yanlısı gazete, ama manşetten vermişti. Sabah, Milliyet, Hürriyet, Yeni Şafak kerteriz olarak kendilerine Sabah Grubu’nu ve Serhat Albayrak’ı alan gazeteler ve aynı şekilde TRT, CNN Türk, NTV, ATV, hepsi ters köşede kaldı. Çünkü “Oradan bir şey gelecek mi?” diye oraya bakıyorlar. Yani, bu defa doğrudan İletişim Başkanlığı’nı suçlayamıyoruz. Çünkü meselâ Akit gazetesinde de birinci sayfada vardı haber. Oradan yönlendirilmiş bir şey olsa, Türkiye gazetesi de yer vermezdi diye düşünüyorum. Keşke bu söylediklerimi yalanlasalar. Mesela Hürriyet’in, Sabah’ın yetkilileri, yayın müdürleri çıksa dese ki: “Hayır, biz burada ‘haber değeri’ görmedik kardeşim. Cumhurbaşkanı’nın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı, ekonomi bu haldeyken istifâ etmiş. Ne olacak? Ederse etsin, ‘haber değeri’ görmedik” deseler, o ayrı bir skandal tabii. Ama o da yok. Gerçekten 8 ve 9 Kasım, medya tarihimiz açısından bir kara leke olarak anılacak bu arkadaşlarımız yüzünden. Bunu da açıkça söylemek lâzım. Artık saklanacak, gizlenecek yeri kalmadı. Çünkü hepimiz bu lekenin altında kalıyoruz maalesef. 

Siyaset de öyle. Siyaset de hiç yaşamadığı bir şeyi yaşadı: İstifanın üzerinden 24 saat geçmiş. AK Parti sözcüsü Ömer Çelik, basın toplantısı yapıyor, parti kurulları toplanmış, ama “Bu konuyu görüşmedik” diyor. “O konu bizi ilgilendirmiyor ki. Kimi atar kimi satar, bu, Cumhurbaşkanı’nın yetkisinde” diye ekliyor. İktidar partisinin yönetim kurullarında, yürütme kurulunda, ülkenin ekonomisinin şu durumunda, Hazine ve Maliye Bakanı istifa etmiş, bunu görüşmemişler. Acaba ne görüşmüşler? Başka ne görüştükleri artık bizi ilgilendirir mi bu saatten sonra? Ondan sonra, “Tek adam yönetimi’’ dendiği zaman, “Niye öyle deniyor?” diye tepki gösteriyorlar. Ömer Çelik, kendisi söylemiş oldu aslında her şeyi. 

Çakır: Zaten sen, bugünkü yazında https://yetkinreport.com/2020/11/10/albayrak-olayiyla-aciga-cikan-skandallar-zinciri/ “skandallar zinciri” diyorsun. İstersen o zinciri bırakalım dağınık kalsın. Sen yazının son bölümünde, “Albayrak’ın gidişi bir nihayet mi, yoksa başlangıç mı?” diye çok hayatî bir soru soruyorsun. Yazını okuduğumda, seni tanıyan biri olarak “Murat burada başlangıcı kastediyor” dedim. Yanılıyor muyum? 

Yetkin: Yanılmıyorsun. Ama bu ciddi bir sorudur. Bunun bir başlangıç olup olmadığını belirleyecek olan da, bundan sonraki gelişmelerdir. İyimser olmak istiyorum. İstanbul sermayesi, Lütfü Elvan ve Naci Ağbal’ın atanmasını yeni bir başlangıç olarak görmek istiyor. Naci Ağbal, “Bundan sonra şeffaf olacağız, öngörülebilir olacağız, sizinle konuşacağız, diyalog olacak” falan diye iş dünyasının önemli isimlerine telefon etmiş. Ama bu bayram –“Berat Albayrak gitti bayramı” diyeceğiz piyasada– kısa sürdü. Düşünebiliyor musun Ruşen? Dolar 8,50’den 8,25’e düştü diye sevindiler yahu. Böyle bir şeyi insanın aklı havsalası almıyor. Nitekim bugün yeniden artmaya başladı maalesef. Ama “Albayrak’ın gidişi bir nihayet mi, yoksa başlangıç mı?” sorusunu sormamın bir nedeni var: Erdoğan öyle bir empasa düştü ki… Süleyman Soylu’nun istifâsı örneği vardı: Süleyman Soylu istifâ edince ne oldu? İstifâ edince, daha 15 dakika sonra, Süleyman Soylu’yu sevenler, Covid ortamına rağmen, neredeyse bütün Türkiye’de “Aman istifa etmesin” diye sokaklara çıktılar. Hemen ilk konuşan, MHP Lideri Devlet Bahçeli oldu: “Hayır, sakın! Umuyoruz Cumhurbaşkanımız istifâsını kabul etmez” dedi. Berat Albayrak, istifâsını –devlet ciddiyetine yakışmaz bir şey ama– Instagram üzerinden duyurdu; 600 bin kadar beğeni aldı. Yani sen daha iyi biliyorsundur sayıyı. “Aman ne güzel, hadi güle güle” demediği kaldı milletin. Durum böyle. Erdoğan kimseye “ikinci adam” denmesini pek sevmiyor, ama Berat Albayrak’ı da âdeta halefi gibi göstermeye çalıştı. Erdoğan dünya liderlerine giderken, yanında Hazine ve Maliye Bakanı vardı. Hazine ve Maliye Bakanı’nın girmesi gerekmeyen güvenlik toplantılarına falan da o girdi. Çünkü aileden biri. Özellikle de 2016 darbe girişiminden sonra, Erdoğan iyice hassaslaştı. 2018’deki seçimden sonra, “Yanımda aileden biri olsun, güvenebileceğim biri olsun” diye düşündü herhalde. 2018’den sonra, iki ayrı bakanlığı bir araya getirdi ve başına Berat Albayrak’ı geçirdi. Bu kadar güvendiği, sırtını dayamak istediği insandan bu muameleyi gördü. 

Hatırlayacaksın, 31 Mart seçim gecesi, İstanbul’un CHP tarafından kazanıldığının belli olduğu gece, yönetim Ankara’da AK Parti Genel Merkezi’nde toplandı. Hem dar bir ekip hem aile, bir durum değerlendirmesi yapmak için bir araya geldi. Orada Binali Yıldırım’ın Berat Albayrak’ı suçladığı belliydi. Bütün İstanbul ekibini o değiştirdi. Ama bir karar verildi ve “Biz aile duvarında küçük bir delik bile açacak olsak, bu delik büyür” denildi. Neden? Çünkü 17-25 Aralık iddiaları vardı. Ama şimdi delik falan değil, bayağı bir gedik, hem de içeriden açılmış oldu. Artık işlerin şimdiye kadar gittiği gibi gitmeyeceği çok açık. Bu yüzden, bundan sonra bir yol, Erdoğan eğer istifâyı kabul etmeyip, “Ya Beratcığım gel, olur mu öyle şey?” falan deseydi, yol olurdu. Artık kimse tutamazdı o işin ucunu. Şimdi bunu engellemeye çalıştı. 

Çakır: Şöyle bir şey var…

Yetkin: Fakat…

Çakır: Peki, buyur.

Yetkin: Sen bir şey söylüyordun. 

Çakır: Şunu söyleyeceğim: Erdoğan, adım adım “tek adam” yönetimi inşa etti ve bir şekilde başardı. Ama sonuçta, “tek adam”ın yanında da bir çekirdek var. Bu da büyük ölçüde aile idi. Hulusi Akar, Hakan Fidan gibi birtakım isimler telaffuz ediliyor. Ama biliyoruz ki en yakın olan, çekirdek aileydi. İlk telaffuz edilen de, Berat Albayrak ve medya üzerindeki kontrolü sağlayan kardeşi Serhat Albayrak. Hatta Pelikan vs. gibi birtakım organizmalar onlarla irtibatlandırıyor. Sonuçta bu, Erdoğan iktidarının zemininde önemli bir şeydi. O anlamda, önümüzdeki dönemde bunun üzerine çok kafa yoracağımızı ve çok haber geleceğini düşünüyorum. Birtakım tasfiyeler olabilir. Şimdi Berat Albayrak tasfiye mi edildi, kendisi mi çekildi? Diyelim ki kendisi çekildi. Ama onun ardından, birtakım tasfiyeler ve çekilmeler olup, iktidarın etrafındaki çekirdek de değişecek sanki. 

Yetkin: Ruşen, şöyle bir şey bizi şaşırtır mı? Şimdi “tasfiye edildi” diyoruz. Berat Albayrak’ın atadığı, pek çok bakan yardımcıları, genel müdürler, başkanların muhtemelen gideceğini görebiliyorum. Fakat şu bizi şaşırtır mı? Meselâ bir hafta sonra, Erdoğan Berat Albayrak’ı Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapsa şaşırır mıyız buna? Şaşırmayız. 

Çakır: Ona bir mim koy ama. Çünkü Albayrak’ın bu yaptığı, Erdoğan’ı çok çok rahatsız etmiştir diye tahmin ediyorum. 

Yetkin: Ben de öyle tahmin ediyorum. Yani 27 saat, söyleyecek bir şey bulamadı Cumhurbaşkanı. 27 saat. Sonunda kendisi söylemedi, İletişim Başkanı’na söyletti. Bu, hakikaten çok tuhaf bir durum. Kılıçdaroğlu, “Devlet krizi” diyor buna. Belki devlet krizi değil ama ciddi bir yönetilememe ve yönetememe sorunu var artık ortada. O yüzden “Bu mâlî kriz bir ekonomik krize, o da bir siyasî krize mi dönüşecek acaba?” diyoruz. 

Ne bileyim, üçlü koalisyon döneminde, Ecevit başbakanlığında, buna benzer adımlarla, safahat gitti. Bu çerçeveden bakıldığında, “Berat Albayrak’ın istifasının bir son mu, yoksa bir başlangıç mı?” olduğunu sormak son derece meşrudur. Çünkü Lütfü Elvan’ın seçilmesi bile, bu konuda tartışmaya açık. Lütfü Elvan’ın iktisatçı kişiliği üzerine bir şey söyleyen yok. Devlet bürokrasisinde yetişmiş, daha önce Kalkınma bakanlığı yaptı, başbakan yardımcılığı yaptı. Bu ayrı bir şey. Fakat öte yandan, Lütfü Elvan’ın, Davutoğlu kabinesinde yer almış olduğuna da bakmamız lâzım. Davutoğlu, o büyük Saray darbesiyle, âdeta parti içi darbeyle, tek başına bırakılıp istifayâ zorlandığında, o veda turlarında yanında duran tek kişi olmuştu. O vefâyı, o medenî cesareti gösteren tek kişi de Lütfü Elvan olmuştu. Dolayısıyla insanın aklına o söylentiler gelmiyor da değil. Hani şu Milliyetçi Hareket Partisi kulisi kaynaklı olduğu söylenen bildiriler: “30-40 milletvekili vardı da, Berat Albayrak gitmeseydi de bunlar istifâ edecekti. Kimi DEVA’ya, kimi Gelecek Partisi’ne gidecekti” diye çıkarılan söylentiler. Bu atamayla, bu dengelerin gözetilip gözetilmediği dahi tartışmaya açık vaziyete geldi. 

Çakır: Peki, burada bir başka spekülasyon, bir senaryo daha var: Erdoğan’ın başkanlıktan tekrar güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönebileceği konuşuluyor. Mesela, İYİ Parti’nin en büyük itiraz noktalarından birisi Berat Albayrak’tı biliyorsun. Meral Akşener, genellikle Erdoğan’ı ayırıp, damadı eleştirirdi. Ona özel bir özen gösterirdi, bilirsin. Buradan, Erdoğan’ın rızasıyla ya da irâdesiyle, ittifaklarda ya da sistemde yeni bir restorasyon, hatta parti genel başkanlığını bırakması ihtimâli de söyleniyor. Ama bunlar aslında eski tip Ankara kulis haberi değil de, daha çok akıl yürütme gibi geliyor bana. 

Yetkin: Daha çok İstanbul kulis haberine benziyor bunlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, Erdoğan’ın bir çıkış yolu var. Bu, Türkiye’nin de çıkış yoludur. Bu da, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin terkiyle mümkündür. Adına ister “güçlendirilmiş parlamenter sistem” diyelim, ister başka bir şey diyelim, Türkiye’deki siyasî ve ekonomik yapı, bütün gücün tek kişinin elinde toplanmasını kaldırmıyor. Kaldırmadığı da görüldü iki senedir. Daha bir hafta öncesine kadar, gelinen noktayı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin başarısı olarak açıklayanların arasında Berat Albayrak vardı. Gitmeyen bir şeye de “gitmiyor” diyebilmek lâzım. İllâ, “Aklıma bu geldi. Çok güzel oldu. Bahçeli de destek verdi. O sayede yüzde 50+1’i aştık. Şimdi nasıl dönelim?…” Yanlıştan dönmek en büyük erdemdir. Bu işlemin artık işlemediği görülüyor.

Senin de kulağına gelmiştir, şimdi kulislerde, “Efendim, Hazine Bakanlığı ile Maliye Bakanlığı ayrılacak” söylentileri dolaşıyor. Sanki bu çok yeni bir şeymiş gibi, Erdoğan’ın aklına ilk defa gelmiş gibi konuşuluyor. Yahu, daha 2018’de birleştirdik zaten. Bu bakanlıklar zaten ayrıydı. Şimdi de, bu, yeni bir îcatmış, çok büyük bir stratejik buluşmuş gibi tekrar piyasaya sürülmeye çalışılıyor. Gerçekten, başa çıkamama sorunu olduğu izlenimini doğuran gelişmeler bunlar.

Çakır: “Buradan bir çıkış yolu var” diyorsun, ama ben hiç sanmıyorum. Herhalde sen de Erdoğan’ın böyle bir çıkış yoluna yöneleceğine çok az ihtimal veriyorsun. Elinde nasıl bir kart kaldı? Bir de, kadro konusunda da çok ciddi bir sorunu var. Meselâ, bazıları saf saf dışarıdan birisinin, uluslararası finans çevrelerinin de güven duyacağı banka müdürleri ya da var olan banka genel müdürlerinden birisinin getirileceğini düşündü. Ama Erdoğan onu hiç yapmadı. Elinin altında, güvendiği, daha önce çalıştığı bir siyasetçiyi, milletvekili olan birisini seçti. Ben Başkanlık Sistemi’nden çıkmayı isteyeceğini sanmıyorum. Berat Albayrak’ın bile terk ettiği bir gemiyi yürütmenin başka nasıl bir yolu olabilir?

Yetkin: Şöyle bir zorlaması olabilir. Bazı tercihler zorlamayla yapılır Ruşen, sen de biliyorsun. Neden Naci Ağbal-Berat Albayrak ihtilâfı artık gizlenemez boyuta çıktı? İddialara göre, Naci Ağbal’ın sunduğu raporlarda, Merkez Bankası’nın ne kadar açıkta olduğu görülüyordu; ama Erdoğan’ın bundan haberi yokmuş. “Çünkü Berat Albayrak, Erdoğan’a o bilgileri vermiyormuş” diyorlar şimdi. Kim söylüyor bunu? Yine AK Partililer söylüyor. Belki de Erdoğan ekonominin gerçek tablosunu daha yeni görüyor. Şimdiye kadar güvenmiş. Berat Albayrak, damat, ev halkı, yan evde oturuyor filan. Meğer tablo uymuyormuş. “E, senin bu rakamlardan haberin var mı?” Cevap: Sessizlik. Ondan sonra çanak çömlek patlıyor.

Çakır: Murat, bu görüş çok yaygın; ama açıkçası ben buna inanamıyorum. Çok yaygın olduğu için insanların aklına yatıyor gibi görünebilir; ama benim, Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomideki gerçek rakamları Naci Ağbal’ın kendisine üç beş gün önce sunduğu raporla öğrenmiş olabileceğine pek aklım yatmıyor doğrusu.

Yetkin: Siyasette şöyle bir şey de var: O bilgiye sahip olursun, ama kullanacağın zamanı kollarsın. Bu da olabilir.

Çakır: Evet, öyle olabilir. O artık bir şeyin sonuna gelindiğini kendisine hatırlatmış olabilir. Peki, yavaş yavaş toparlayalım. Benim çok sevdiğim bir soru var: Buradan ne çıkar? Ben, artık bu geminin yüzebileceğini hiçbir şekilde sanmıyorum. Gemi, gemi olarak varlığını sürdürebilir; ama artık seyahat imkânı kalmadı. Bugün, MetroPOLL Araştırma’nın kurucusu Özer Sencar’la bir yayın https://medyascope.tv/2020/11/10/kararsiz-secmenlerin-sayisi-neden-artiyor-ozer-sencar-ile-soylesi/ yaptım. Onun son raporunu da görmüşsündür: “AKP oyları, kararsızları katmadan, ilk kez yüzde 30’un altına indi” diyor. Onlar kaç yıldır Türkiye’nin nabzını tutuyorlar biliyorsun. İlk kez yüzde 28’e indiğini söylüyor. Ama CHP’nin oyu da yüzde 17. Kararsızlar artıyor. Böyle tuhaf bir durum var. Daha da önemlisi, yaptıkları araştırmada çıkan sonuçlara göre, seçmenlerin, hatta CHP seçmeninin de önemli bir kısmı, muhalefetin de ekonomik sorunları çözebileceğine inanmıyor.

Yetkin: Doğru. Rakamlar onu gösteriyor.

Çakır: Evet. Bazı insanlar, izleyicilerin bir kısmı da, “Muhalefeti niye eleştiriyorsunuz?” diye kızıyor. Ama iktidar hakkında söylenebilecek her şey, bir şekilde söylendi herhalde.

Yetkin: Ben böyle düşünmüyorum. İktidar hakkında söylenebilecek her şey söylenmiyor. Bir kısmı söyleniyor.

Çakır: Hayır, tartışma anlamında söyleniyor demek istedim. Peki, “Buradan ne çıkar?” sorusunu, muhalefeti de katarak cevaplar mısın?

Yetkin: Söylediğimi yine tekrarlayacağım. Bu söylediğim hem iktidar hem muhalefet için geçerli. Çünkü Meclis’te çok ciddi bir uzlaşmayı gerektiren bir şey. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi işlemiyor. Ne siyasette işliyor, ne ekonomide işliyor. Bunun olabilmesi için, sadece Erdoğan’ın çıkması yeterli değil. Erdoğan’ın ortaya bir şey koyması gerekli. Yeni Anayasa, geniş bir uzlaşmayı öngörüyor. Uzlaşmaya olabilecek bir şey. Fakat Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sistemi son derece bozdu. Ha, eski “parlamentermiş gibi görünen” sistemden memnun muyduk? Şahsen ben memnun değildim. 12 Eylül askerî darbesinin getirdiği anayasa ile kurulmuş bir sistemdi. Ben memnun değildim. Ama bundan da memnun değilim. İkisinin arasında, artık yarı-başkanlık sistemi mi olur, başka bir şey mi olur? Türk halkının hem özgürlük, demokrasi, haklar ihtiyaçlarına, hem refah, gelir dağılımı, sosyal devlet ihtiyaçlarına karşılık verecek bir yeni anayasaya ihtiyacımız var. Erdoğan’ın anlaması gereken de bu.

Çakır: Bu noktada, İYİ Parti ve Meral Akşener çok karşıma çıkıyor. Zaten, onun izlediği ilginç bir strateji var. Demin de söz ettim: Erdoğan’ı çok karşısına almadan, güçlendirilmiş parlamenter sisteme ve Berat Albayrak gibi birtakım “hatalar”a dikkat çeken, ama aynı zamanda Erdoğan’ın da yer aldığı bir oyuna açık olduğunu söyleyen bir perspektifi var. Sanki önümüzdeki günlerde bu perspektif daha da güçlenebilirmiş gibi seziyorum.

Yetkin: Bu, Meral Akşener’e ya da diğer muhalefet liderlerine değil, Erdoğan’a bağlı. Hatada ısrar etmenin acısını millet çekiyor. Hatadan dönmek bir erdemdir. Bu erdemdir. Erdoğan’ın, bu erdemi göstermesi gerekiyor.

Çakır: Sana son bir soru daha sorup programı kapatalım. ABD’de Joe Biden’ın başkan seçilmesi, Amerikan yönetiminin değişmesi, bütün bu süreçlerde nasıl bir etki yaratır? Sen bu işlerin pîrisin, diplomasiye de çok hâkimsin.

Yetkin: Amerikan yönetiminin değişmesi için Ocak ayını bekleyeceğiz. Sen de Amerika’da uzun yıllar gazetecilik yaptın, bilirsin. Kongre, Trump’ı zorlamak için Ocak ayından önce bir girişimde bulunabilir mi bilmiyorum. Çünkü biliyorsun, her iki parti de yaptırımlar istiyor. Trump belki, “Artık ne olacaksa oldu” deyip boş verir mi? Bilemiyoruz. Fakat Joe Biden’ın birinci önceliğinin ne olduğu belli. Birinci önceliği, “Transatlantik İlişkiler” denilen ve Trump’ın darmadağın ettiği Avrupa Birliği ve NATO ile ilişkileri güçlendirmek. Dolayısıyla orada Türkiye’nin de bir yeri olabilir. Fakat S-400 ve Halkbank meseleleri ortadayken, bu nasıl olacak? Tabii, Türkiye’yi Batı sisteminin içinde tutma zorunluluğu da var. Yani, Rusya’ya, Çin’e, İran’a daha fazla yaklaşmasın kaygıları da var. Biden bunları dengeleyecek bir yol bulacak, ama önce koltuğa oturmalı.

Çakır: Onu da, Amerika’da devir-teslim işi kesinleştiği zamanki bir yayına saklayalım.

Yetkin: Tabii şöyle bir şey de var: Hani “Geçici Yönetim” diyorlar ya. Amerikan Anayasası’na ya da uygulamalarına göre, onlara bir yer tahsis etmesi ve yönetim bilgisayarlarındaki bazı bölümleri, onların da incelemesine açması gerekiyormuş. Trump bunu da reddediyor. Trump, bütün dünyadaki hak hukuk tanımazlık, keyfîlik, “Ben dedim oldu” anlayışına en kötü örnek oldu. Demek ki olabiliyormuş. Dünyanın dört bir köşesinde, “Amerika’da oluyorsa, bizde niye olmasın?” anlayışını daha da canlandırdı. Umarım, bu dönemden, savaş filan olmadan –bütün dünyadan bahsediyorum, sadece Türkiye’den değil– çıkar dünya.

Çakır: Murat, çok güzel bir söyleşi oldu. Teşekkür ediyorum.

Yetkin: Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

Çakır: İzleyicilerimize de bizi izledikleri için teşekkür ederim. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus