Çin Komünist Partisi 100. yaşını kutladı, Şi Cinping “ulusa zorbalık yapmaya çalışan yabancı güçlerin kafalarını ezeceğini” söyledi: Ufukta yeni bir “Soğuk Savaş” mı var?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Çin Komünist Partisi (ÇKP), 100. yaşını kutladı. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping kutlamalardaki konuşmasında, Çin’in Batı dünyasına tahakküm etmeyeceğine yönelik mesajlar verdi. Şi, ÇKP’nin temel direği olduğunu vurgularken Tayvan ile yeniden birleşmenin ÇKP’nin tarihi bir misyonu olduğunu söyledi. Çin’in ordusunu güçlendirmeye devam edeceğini vurgulayan Şi, Hong Kong ile ilgili olarak da konuştu ve Hong Kong’da sosyal istikrarın sağlanacağını ifade etti. ÇKP’nin yüzüncü yıl kutlamalarını, Çin’in uluslararası ilişkilere yaklaşımını ve Çin’in diğer ülkeler ile ilişkilerinin seyrini konunun uzmanları Prof. Dr. Çağdaş Üngör, Dr. Altay Atlı, Dr. Berk Esen ve Prof. Dr. İlhan Uzgel ile konuştuk. Medyascope’a konuşan uzmanlar, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki rekabetin yeni bir soğuk savaştan ziyade iki stratejik güç arasında siyasi, ekonomik ve teknolojik alanları da kapsayan büyük bir rekabet olduğu kanısında.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, perşembe günü (1 Temmuz) Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kuruluşunun yüzüncü yılı için organize edilen kutlamalarda yaptığı konuşmada, ulusa zorbalık yapmaya çalışan yabancı güçlerin “kafalarını ezeceğini” söyledi. ABD’yi ve diğer Batılı ülkeleri hedef aldığı konuşmasında Şi, “Bunu yapmaya cüret eden her kim olursa, 1,4 milyar Çinli tarafından kafaları çelikten yapılmış Çin Seddi’ne kanlı bir şekilde çarpılır” dedi.

Başkent Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda toplanan 70 bin kişilik kalabalığa bir saat boyunca hitap eden Şi, Tayvan’ı “ana vatanla yeniden birleştirme” taahhüdünde bulunurken Çin ordusunu kuvvetlendirme sözü verdi. Şi, Çin’in güvenliğini ve egemenliğini korurken Hong Kong’da sosyal istikrarın sağlanacağını söyledi.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong’dan bu yana Çin’in en güçlü lideri olarak görülen Şi, “Çin halkı sadece eski dünyayı yok etmekle kalmadı, aynı zamanda yeni bir dünya yarattı” dedi ve “Çin’i yalnızca sosyalizm kurtarabilir” mesajını verdi.

Kutlamalardaki atmosfer

Perşembe günü yapılan kutlamalar, partinin önde gelenlerinin de takip ettiği savaş uçakları ve helikopterlerin gösterileriyle başladı. 3 bin kişilik bir koro, etkinlik sırasında yedi sosyalizm içerikli şarkı söyledi.

Çin’deki tüm insanların çıkarları ve kaderinin parti liderliğine bağlı olduğunu ve insanları partiden soğutmaya yönelik her türlü girişimin başarısızlığa mahkûm olacağını belirten Şi, “1,4 milyardan fazla Çinli insan böyle bir senaryoya asla izin vermeyecek” dedi.

Konuşmasını kendisini dinleyen kalabalığı selamlayarak bitiren Şi, kalabalığın “Yaşasın büyük, şanlı ve doğru ÇKP” ve “Çok yaşa büyük, şanlı ve kahraman insanlar” tezahüratlarına eşlik etti.

Ayrıca Çin, Mars yörüngesine gönderdiği Tianwen-1 (Göklere Sorular) uzay aracı da ÇKP’nin yüzüncü yılını kutladı.

Çin’in askeri gücü ve egemenlik vurgusu

Şi, Çin’in ortaya koyduğu hızlı askeri modernizasyonun komşuları ve Batı’da artan endişeyi körüklediğini ancak Çin’in egemenliğini, güvenliğini ve gelişimini korumak için silahlı kuvvetlerini geliştireceğini ve bunları dünya standartlarına yükselteceğini söyledi. Ülkenin silahlı kuvvetlerini kontrol eden Merkez Askeri Komisyonu’nun da başkanı olan Şi, “Ulusal savunmanın ve silahlı kuvvetlerin modernizasyonunu hızlandırmalıyız” dedi.

Şi, Tayvan sorununu çözmek ve Çin’in tam olarak yeniden birleşmesini sağlamanın, partinin “kesinlikle değişmez bir tarihi görevi” olduğunu söyledi. Şi, “Tayvan Boğazı’nın her iki tarafındaki yurttaşlar da dahil olmak üzere Çin’in tüm oğulları ve kızları birlikte çalışmalı ve dayanışma içinde ilerlemeli. Tayvan hususunda herhangi bir bağımsızlık komplosunu kararlı bir şekilde ezmelidir” dedi.

Demokratik olarak yönetilen Tayvan’ı kendine ait olarak gören Çin, adaya yakın yerlere savaş uçakları ve bombardıman uçakları göndermek de dahil olmak üzere Tayvan üzerindeki egemenlik iddialarını gündeme getirme çabalarını hızlandırdı.

Hong Kong ve Makao ile ilgili olarak da konuşan Şi, Çin’in “tek ülke, iki sistem” ilkesinin ruhuna sadık kalacağını ve bu iki ülkeye yüksek derecede özerklik sözü verdiğini söyledi.

Ancak uluslararası kamuoyu Çin’i bu konularda eleştirmeye devam ediyor. Bir yıl önce Hong Kong’a dayatılan kapsamlı bir ulusal güvenlik yasası, Pekin’in bir zamanlar serbest olarak faaliyet gösteren finans merkezi üzerindeki kontrolünü büyük ölçüde sıklaştırdı. Hong Kong’un 1997 yılında Çin yönetimine devredilmesinin yıldönümü münasebetiyle düzenlenen geleneksel 1 Temmuz protestoları, polisin koronavirüs kısıtlamalarını gerekçe göstermesi nedeniyle engellendi.

Batı ile ilişkiler ve Çin’in uluslararası ilişkilere yaklaşımı

Çin, 1990’lardan itibaren özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile olan ilişkilerini geçmişe oranla büyük ölçüde değiştirdi ve küresel rekabette Batı ile de uyum gösterebilen daha etkin bir aktör haline geldi. Çin zamanla küresel rekabette ABD ile bütün coğrafyalarda rakip olabilecek düzeye geldi ve bundan sonra yapılan analizlerde yeniden bir soğuk savaş durumunun ABD-Çin arasında yaşanıp yaşanmayacağı tartışılmaya başlandı.

Bu durumu yorumlayan Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Çağdaş Üngör, “ABD, 1990’larda ve 2000’lerde Çin’in kendine has siyasi rejimine ve farklılıklarına çatışmacı bir üslupla yaklaşmıyordu. Ancak karşılıklı rekabet arttıkça bu üslup değişti” dedi. Üngör, “Rekabetin boyutu siyasi, ekonomik ve teknolojik alanlarda artınca iki ülke arasındaki kazan-kazan durumu ortadan kalktı” diye ekledi.

Şi’nin kutlamalarda Tayvan’a yönelik olarak “yeniden birleşme” söylemi ve Tayvan ile yeniden birleşmenin ÇKP’nin tarihi ve değişmez bir misyonu olduğunu vurgulamasına da değinen Üngör, “Şi bunları söylemiş olabilir ama ben bir sıcak çatışma ya da askeri güç kullanımı ile birleşme beklemiyorum” dedi. Üngör, Şi’nin Tayvan vurgusunun daha çok uluslararası sisteme yönelik bir mesaj olduğunu vurguladı ve “Bu bir güç gösterisi ve devamlılığın göstergesi. Ayrıca 90’larda ve 2000’lerde Çin, uluslararası sisteme alternatif oluşturan ya da ona meydan okuyan bir ülke değildi. Ancak şimdi bu değişti ve Çin, uluslararası sisteme ‘İstediğim gibi meydan okurum, alternatif oluştururum’ mesajı veriyor” dedi.

Kutlamalarda Şi tarafından verilen mesajları yorumlayan Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları Merkezi Öğretim Üyesi Dr. Altay Atlı da Üngör ile benzer değerlendirmelerde bulundu. Atlı, “Verilen mesaj dışarıya ve özellikle Batı dünyasına yönelikti. Bu mesaj gayet net ve hiçbir ülkenin Çin’e zorbalık yapamayacağı, buna kalkışanların ise bedelini ödeyeceği söyleniyor. Bu bir anlamda artık devir değişti demek” dedi.

Atlı, 20. yüzyıldaki soğuk savaş konseptinin 21. yüzyıldaki siyasi konjonktür ile hiçbir alakası olmadığını vurgularken, “ABD ile Çin arasında finansal açıdan karşılıklı bağımlılıklar mevcut. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile ABD arasında böyle bir bağımlılık yoktu. Dolayısıyla iki ülke arasındaki karşılıklı rekabet her coğrafyada devam edebilir ancak bu bir savaştan ziyade stratejik güçler arasındaki bir rekabet olarak değerlendirilebilir” dedi.

Atlı’nın ifadelerine benzer biçimde Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. İlhan Uzgel de 21. yüzyıldaki ABD-Çin rekabetinin bir önceki yüzyılda kalan soğuk savaştan oldukça farklı olduğunu belirtti ve iki ülke arasında ekonomik bakımdan karşılıklılık olduğunu vurguladı. Uzgel, “Çin ile ABD’nin yatırım ilişkilerinin hacmi çok büyük. Çin, Sovyetler’e oranla çok daha büyük bir ülke ve iktisadi bakımdan her ne kadar kendine özgü sosyalizm uyguladığını söylese de aslında bu kendine özgü bir kapitalizm” dedi.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile Çin arasındaki farklara değinen Uzgel, Çin’in dış politikasında iktisadi araçları çok daha fazla önemsediğini belirtti. Uzgel ayrıca, şu an ABD ile Çin arasında görülen rekabetin, soğuk savaş döneminde ABD ile Sovyetler arasındaki rekabete oranla çok daha geniş bir coğrafyada meydana geldiğini söyledi. Çin’in teknolojik dönüşüm ve ekonomi konusunda SSCB’den daha farklı olduğunu söyleyen Uzgel, “Sovyetler Birliği, savunma sanayii ve uzay yarışında Amerika’yı yakaladı, hatta bazen geçtiği bile oldu. Ancak Sovyetler Birliği, iktisaden ABD’nin çok gerisinde kalmıştı ve o teknolojik dönüşümü yapamamıştı” dedi ve  “Çin öyle değil. Çin, teknolojik dönüşümü de yaptı, bilişim sektöründe çok ilerledi ve bu durum ABD’ye yönelik ciddi bir meydan okuma olarak yorumlanabilir” dedi.

Çin’in yapısal problemleri ve büyümesinin sürdürülebilirliği

Uluslararası kamuoyunda ve medyada Çin’e dair yapılan analizlerde genellikle Çin’in 80’lerden bu yana yakaladığı yüksek büyüme oranı ile orta sınıfın yaşam standartlarının yükselmesi vurgulanıyor. Çin’de yaşanan teknolojik dönüşüm pozitif olarak yorumlanırken, bir yandan da Çin’in bazı dezavantajlarına dikkat çekiliyor.

Çin’in 1,4 milyarlık devasa nüfusu sayesinde yıllardır istikrarla sürdürdüğü büyüme oranının, yaşlanan nüfusun üretim gücünün düşmesiyle eskisi gibi istikrarlı bir biçimde artmaya devam edip etmeyeceği sorusu ciddi bir sorun olarak ortada duruyor.

Bu konu hakkında da yorum yapan Uzgel, “Tıpkı ABD’nin ve diğer tüm ülkelerin de sahip olduğu gibi Çin’in de belli başlı yapısal sorunları var. Bunlardan bir tanesi yaşlı nüfus. Çin’de geçmişte uygulanan tek çocuk politikasının yarattığı sıkıntılar yaşanıyor ve giderek yaşlanan bir nüfus mevcut” dedi. ABD’nin bu noktada Çin’den daha avantajlı olduğunun da altını çizen Uzgel, “ABD, göçmen alan bir ülke. Çin’in böyle bir imkanı yok, var olan nüfusu idare etmek bile büyük mesele” ifadelerini kullandı.

Çin’in diğer yapısal sorunlarına da değinen Uzgel, bunlar arasında tek adam rejimi ve genç nüfusun daha fazla özgürlük talep etme ihtimaline vurgu yaptı. Buna ek olarak Çin’in dünyada müttefikinin olmadığını vurgulayan Uzgel, “Çin’in güvenebileceği bir ülke yok. Fakat ABD öyle değil. ABD dünyayı ittifak ağlarıyla sarmış durumda” dedi.

Çin’in nasıl bir dünya tasavvuruna sahip olduğunun da tam olarak bilinmediğinin altını çizen Uzgel, “Çin, bir imaj yaratamıyor, bir yumuşak güç olamıyor. Nasıl bir dünya tasavvur ettiğine dair hiç kimsenin bir fikri yok. Belki Çin’in kendisinin de yok” dedi.

Çin’deki toplumun giderek Amerikan yaşam tarzını benimsediğini de ifade eden Uzgel, “Çin, bırakın kendi yaşam tarzını dünyaya sunmayı kendisi Amerikan yaşam tarzını benimsiyor. Mesela yaygın kahve ve tavuk zincirleri örneğine bakalım. Örneğin KFC’nin Çin’deki şube sayısı ABD’den daha fazla. Starbucks sayısı da belki yakında ABD’yi geçecek. Buna ek olarak film kültürü olsun, çekirdek aile ve orta sınıflaşma olsun, günlük giyim kuşam tarzına kadar küreselleşmenin etkileri mevcut” dedi ve Çin’in de bunu bir sorun olarak görmediğini ve hatta bu durumu dönüştürmek için bir çaba sarf etmediğini ifade etti.

Çin’e yönelik insan hakları eleştirileri, demokrasi baskısı ve otoriter rejim tartışması

Biden yönetiminin göreve gelmesi ile birlikte tüm dünyadan demokrasi ve insan hakları konusunda Çin’e yönelik eleştirilerin arttığı görüldü. Trump dönemindeki Çin politikasının üslubu ile Biden yönetimin Çin politikasının üslubu birebir aynı olmasa da ABD’nin Çin perspektifinde bir süreklilik olduğu aşikar. Bu noktaya temas eden Atlı, “ABD, Çin üzerindeki baskısına devam edecek. Trump döneminden bu yana Çin politikasında bir devamlılık mevcut. Bu devamlılık bozulmaz ancak olsa olsa şiddetlenerek devam eder” dedi.

İnsan hakları ve demokrasi adına Çin’e getirilen eleştirilerin Çin’in iç ve dış politikasında herhangi bir dönüşüme yol açması da beklenmiyor. Bu konuya temas eden Üngör, “ABD’nin demokrasi ve insan hakları konusundaki baskısı Çin’de demokratik bir dönüşüme yol açmaz” dedi.

Çin’in altyapı girişimleri ve diğer ülkelerdeki finansal destek hamleleri

Şi Cinping’in devlet başkanı olduğu 2012 yılından itibaren dünyanın farklı coğrafyalarında giriştiği altyapı yatırımları ile ciddi bir gündem oluşturan Çin’in bu konudaki en bilinen hamlesi 2013 yılında açıklanan “Bir Kuşak, Bir Yol” projesiydi. Bu proje ile her coğrafyada altyapı yatırımı hamlesine başlayan Çin, durmadan çeşitli hamleler yapmaya devam etti.

2015 yılında sonunda Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın kurulması ile Çin, Asya-Pasifik bölgesindeki altyapı girişimlerinin finansmanını sağlamak noktasında da önemli bir adım attı. Ancak tüm bu girişimlere rağmen Çin’in özellikle Afrika ve Balkanlar’da farklı ülkeleri çok büyük borç yüklerinin altına sokarak bir nevi “tefeci” mantığıyla hareket etmesi ciddi eleştirilere neden olmuş durumda.

Bu duruma yönelik değerlendirmelerde bulunan Uzgel, “Bu durum giderek daha net görülüyor. Afrika’da birçok ülke bu sorunla karşılaştı. Şimdi Balkanlar’da Karadağ bu sorunu yaşıyor. Çin henüz kurumsallaşmadığı için finansal yardımlarda borç verirken daha ağır hükümler koyuyor. Afrika’dakiler bunu anladılar” dedi.

Çin’in altyapı yatırımlarına giriştiği yerlerdeki yöntemlerine de temas eden Uzgel, “Çin, yatırım yaptığında yerli iş gücünü çok fazla kullanmıyor. Genelde Çin’den kendi iş gücünü getiriyor. Yani Çin şimdiye kadar herhangi bir ülkenin büyümesine, kalkınmasına özel bir katkı sağlamadı. Ayrıca Çin dünyada ABD’den sonra en fazla yabancı yatırımcı çeken ülke ve bu konumunu kimseye kaptırmak istemezdi. Bugüne kadar yaptığı şey daha çok limanlar, köprüler ve otoyollar gibi fiziki altyapı yatırımları ve bunların finansmanı oldu” dedi.

Yeni dönemde Çin-Türkiye ilişkileri nereye?

Çin ile Türkiye’nin ikili ilişkileri 80’li yıllara kadar fazla gündemde olan bir konu değildi. İkili ilişkiler, 80’li yıllarda Çin ile ekonomik ve ticari anlamda birtakım ilişkilerin kurulmasıyla canlandı. Bu dönemden itibaren ikili ilişkilerde ticaret-ekonomi odaklı bir bakış açısının hakim olduğu gözlemlendi.

Koronavirüs sonrası dönemde ise iki ülkenin resmi temaslarının artması dikkatleri çekti. Çin-Türkiye ilişkilerinin son dönemlerde canlanmasına, temasların artmasına ve aynı zamanda Uygur meselesinin tartışılmasına yönelik değerlendirmelerde bulunan Uzgel, “Batı ile ilişkiler sıkışık durumda olduğu için iktidar Çin’i yedekte tutmak istiyor. İktisadi olarak Kanal İstanbul’un finansmanı için Çin’i aklının ucunda tutuyor. Çok sıkışırsa Çin’den gelecek finansman ile sorunları gidermek istiyor. Buna ek olarak bir döviz krizi de var, Türkiye’ye döviz lazım. Çin ile SWAP anlaşmaları da yapılabilir. Kısacası, iktidar kendince bir denge politikası izlemeye çalışıyor. Çin faktörünü elinden kaçırmak istemiyor. O yüzden de bu Uygur meselesini görmezden geliyor. Bu çok pragmatik bir politika, aslına bakarsanız hiç de İslamcı bir politika değil. Yani klasik anlamda bildiğimiz reel politik durumu” dedi.

Türkiye’nin bir yandan Avrupa Birliği (AB) ve ABD ile yakınlaşma çabasında olmasına rağmen, diğer yandan da Çin kozunu elinden kaçırmak istememesine de değinen Uzgel, “Bu pragmatik politika hep vardı. Şahsen ben hiçbir zaman AKP iktidarını İslamcı bir dış politika izleyen bir iktidar olarak görmedim. Tabii ki içinde İslamcı ögeler bulunabilir, bunu yansıttığı yerler var. Fakat ana hattı pragmatiktir. Yani kim iş yaparsa onunla yakınlaşılır, 20 yıllık süreçte de bunu gördük” dedi.

Sabancı Üniversitesi’nden siyasetbilimci Dr. Berk Esen, Çin’deki otoriter rejimin özellikleri hakkında yorumlarda bulundu. Çin’deki otoriter rejim ile Türkiye’deki otoriter rejim arasındaki farklılıklar ve benzerliklere değinen Esen, “Çin’de kurumsal anlamda çok güçlü ve tarihi çok eskiye dayanan bir otoriter rejim var. Dolayısıyla Çin ile Türkiye arasında rejim dinamikleri anlamında çok ciddi farklar var. Her ne kadar Türkiye’de otoriterleşme uzun süredir devam etse de otoriter rejim pekişmedi, yani konsolide olmadı” dedi.

Çin’in diğer otoriter rejimlerle ilişkisi hakkında da konuşan Esen, “Açıkçası Çin daha çok kurumsal anlamda ilişkide olduğu otoriter rejimleri güçlendirmekten ziyade o ülkelerdeki liderleri güçlendirip onun üstünden bazı ayrıcalıklar kazanmaya çalışıyor. Zaten bu nedenle Çin’in ilişki içinde bulunduğu otoriter rejimler daha çok Balkanlar’da, Türkiye’de veya Afrika’da. Yani biraz daha kimisi popülist kimisi çok güçlü liderlerin öne çıktığı rejimler. Oralarda devlet mekanizmasından ziyade iktidardaki kişilerle hem siyasi hem de iktisadi  ilişki kurularak rejimler birbirlerine yaklaştırılıyor. Dolayısıyla biz de Türkiye’de bunu görüyoruz” dedi.

Çin’in dünya çapında giriştiği altyapı hamlesi ile otoriter rejimlerle kurduğu ilişkiye dikkat çeken Esen, Afrika’da ve birçok yerde Çin’in genelde liman veya demiryolu inşaatı gibi bazı ülkelerin acil ihtiyacı olan altyapı yatırımlarını yaptığını belirtti. Esen, “Otoriter rejimler hakim olduğundan dolayı Çin’in altyapı yatırımları çok rantabl olmuyor. Kanal İstanbul örneğinde olduğu gibi aslında o ülkenin başka yerlerde yatırıma ihtiyacı varken çok daha düşük getirisi olan projeler seçiliyor. Ama daha da önemlisi yine bu rejimler otoriterleştiği için proje maliyetleri beklentilerin çok çok üstünde çıkıyor. Çünkü o projeyi yapan bir dolu firma fahiş fiyatlarla bunu yapıyor. Dolayısıyla buradan hem ülke Çin’e borçlanıyor hem de ülke içindeki iktidar ya da devlet mekanizması çeşitli müteahhitlere, müteahhit firmalarına borçlanıyor. Bundan dolayı böyle iki seviyeli borçlandırma üstüne giden bir sistem var” dedi.

Çin’in bu yaklaşımıyla sürdürdüğü altyapı yatırım hamlelerinin sürdürülebilirliğinin olmadığını düşündüğünü belirten Esen, “Bu sistemin uzun vadede süreklilik kazanması bana çok zor gözüküyor. Çünkü bunlar fakir ülkeler. Çin aslında bir nevi tefecilik siyaseti yürütüyor. Tefeciler zenginliklerini devam ettirir ama kendi bölgelerinde başka alternatifler ortaya çıktığında ne derece güçlü kalabilirler o ayrı bir tartışma” diyerek ABD veya AB’nin belli bir oranda kalkınma sağlayarak gelişmekte olan birçok ülkede tutunduğunu söyledi.

Esen, Çin’in halihazırda altyapı yatırımı yaptığı ülkelerde demokratikleşme ve iktisadi kalkınma oranı arttıkça kaybedeceğini ifade etti ve “Çin’in bu ülkelerde etkinliğini devam ettirebilmesi için bu ülkelerin fakir ve otoriter kalması gerekiyor” dedi.

Çin’in uluslararası sistemde de bu modeli sürdürmesinin zorluğuna dikkat çeken Esen, “Uluslararası siyasette Çin’in bu model üzerinden Batı ile rekabet etmesi çok zor. Bir süre ayakta kalabilir, tutunabilir, iktisadi ve siyasi tavizler koparabilir ama bunun ötesinde Batı ile bu model üzerinden mücadele etmesi zor gözüküyor” dedi.

ÇKP, ülke içindeki tek hakim siyasi güç olmaya devam ediyor

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucu partisi ve kurulduğundan bu yana iktidar olan ÇKP, 1 Temmuz 1921’de Şangay’da kuruldu. Sahip olduğu üye sayısıyla dünyadaki en büyük ikinci siyasi parti konumunda olan ÇKP, uzun bir iç savaş gördükten sonra 1949 yılında iktidara geldi. ÇKP, 1976 yılında Mao Zedong’nun ölümüne kadar çeşitli reform hamlelerine girişti, 1966 yılında ise tartışmalı Kültür Devrimi’ni başlattı ve ülke içindeki hakimiyetini pekiştirdi. Mao’nun ölümünün ardından ÇKP’nin liderliğini devralan Deng Şiaoping, daha farklı bir perspektif getirerek ülke ekonomisini dışarıya açmak, yatırımcı çekmek ve diğer ülkelerle ilişkilerini geliştirmek gibi hamlelere girişti. 2012 yılından bu yana Şi Cinping’in liderliğini sürdürdüğü ÇKP, ülke içerisindeki tek hakim güç olmaya devam ediyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus