Mehmet Altan hakkındaki tahliye kararının uygulanmamasına dair davada, ağır ceza mahkemesi görevsizlik kararı verdi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Mehmet Altan’ın Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına karşın tahliye edilmemesi ve yasa hükümlerine aykırı yargısal faaliyetle ilgili Hazine ve Maliye Bakanlığı’na açılan dava, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

Akademisyen ve yazar Mehmet Altan, 22 Eylül 2016’da tutuklanmış, Anayasa Mahkemesi (AYM) 11 Ocak 2018’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise 20 Mart 2018’de ihlal ve tahliye kararlarını açıklamıştı. Ancak Altan, AYM ve AİHM kararlarına rağmen beş buçuk ay daha tutuklu kalmış ve 7 Haziran 2018’de tahliye edilmişti.

Altan’ın avukatı Figen Albuga Çalıkuşu, dört hakimin AYM ve AİHM kararlarına karşın tahliye kararı vermemesiyle hukuka ve anayasaya aykırı hareket ettiği ve açık yasa hükümlerine aykırı yargısal faaliyetleri gerekçesiyle Hazine ve Maliye Bakanlığı’na tazminat davası açtı. İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, Mehmet Altan ve avukatı Figen Albuga Çalıkuşu katılırken, bakanlık vekili ve hâkimler duruşmaya gelmedi.  

Altan: “Keyfi adli işlemler yapılan bir hukuki süreçten ağır bedeller ödeyerek geçtim

Mehmet Altan duruşmadaki beyanında şunları söyledi:

“Bu davanın hukuksal zeminini oluşturan Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 141. maddesinin gerekçesinde şöyle bir açıklama var: ‘Usul kurallarına uymama veya keyfî adlî işlemler nedeniyle, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişilerin uğrayabilecekleri maddî veya manevî zarar hâlleri… Bir mahkeme üyesinin ’usul kurallarına uymaması… Bir mahkeme üyesinin ’keyfi adli işlemleri…‘ Nasıl olabilir? Bu anlaşılır, kabul edilebilir bir durum mudur? Değildir… Ama ne yazık ki aynen bu maddenin gerekçesinde tarif edilen durumlara uygun olaylarla karşılaşıyoruz. Bu dava da o tarife aynen uyan bir suç nedeniyle açılan bir dava. Ben usul kurallarına uyulmayan ve keyfi adli işlemler yapılan bir hukuki süreçten ağır bedeller ödeyerek geçtim. Yıllarca haksızlığı yüksek mahkeme kararlarıyla kanıtlanmış uygulamalar nedeniyle hapis yattım. Üstelik AYM’nin verdiği ‘hak ihlali’ kararına rağmen mahkeme bu kararı tanımayarak beni hapiste tutmayı anayasaya aykırı bir şekilde sürdürdü.

Bakın AYM Genel Kurulu bu tavrı nasıl hükme bağlıyor ‘Somut olayda Anayasa Mahkemesi’nce, soruşturma makamlarının suç işlediğine dair belirtileri somut olgularla ortaya koymadan başvurucu hakkında tutuklama tedbirine başvurdukları sonucuna varılmıştır.’ Delil yok ama tutuklama var… Sadece bu mu ?

Bu davada adı geçen kişiler AYM’nin üç ihlal kararına rağmen beni ‘cebir ve şiddet’ unsurunu şart koşan TCK 309. maddesine göre ‘ağırlaştırılmış müebbet’e mahkûm etti. Üstelik gerekçeye ’manevi cebir’ yazmaktan çekinmediler. Sizin benden çok daha iyi bildiğiniz gibi ‘manevi cebir’ diye bir suç yoktur bizim yasalarımızda. Olmayan bir suçtan ağırlaştırılmış müebbet vermek tek başına zaten ‘keyfi adli tasarrufa’ giriyor.

“Savunmalar dikkate alınsa delil göstermeden zorla hapishanede tutmak mümkün olmayacaktı”

Bu durumu ilk savunmamda da vurgulamıştım ama uyarılarım soğuk bir aldırmazlıkla boğulmak istendi: ’Bir yandan da 10 satırlık ‘hukuk ve demokrasi’ hatırlatmasından dolayı kanıtsız, delilsiz, hukuksuz suçlamalar ve hakimliklerin buna itiraz etmeden, suç olmayan bir suçlamayı kabul etmesine, yarın bir skandal olarak yargı tarihine bırakılacak bir hüküm paragrafıyla tutuklanmama, devamında hiçbir somut ve kanıta dayanmayan algı ve niyet okuma ile müebbet hapis cezasına çarptırılmak istenmeme ve hukuki tüm itirazlarımın okunmadan ret edilmesine kadar ürkütücü bir sürecin mağduruyum.

Ve şu soruyu sormuştum: ’Savunmalarım, kasıtlı ve bilinçli bir şekilde yok sayılıyor. Neden?’ Çünkü savunmalar dikkate alınsa delil göstermeden zorla hapishanede tutmak mümkün olmayacak. Mağdur edilmemin en tatsız tarafı suç olmayan, yersiz, anlamsız suçlamalara cevap vermek, bunlara karşı savunma yapmak durumunda kalmak.’ Usul kurallarının nasıl uyulmadığı, nasıl keyfi uygulamaların söz konusu olduğunu değerli avukatım teker teker dilekçesinde vurguluyor. Benim tekrarlamama gerek yok.

“Bu dava klasik bir tazminat davası değil. Hele benim için hiç değil”

Ancak, AYM, AİHM ve Yargıtay kararlarında da vurgulandığı gibi karakola bile çağrılmamam gerektiği halde bana kasten zulmeden ve AYM kararlarına uymayarak Anayasa’nın 153. maddesini açıkça çiğneyip anayasa suçu işlemiş kişiler söz konusu. Tekrarlamak isterim… Bu ürkütücü, hukuk devleti anlayışına kezzap döken durum, hem AYM hem AİHM hem Yargıtay kararı ile saptanmış durumda… Ve sormak isterim… Adalet Bakanlığı mensubu olmayıp, sahte diploma sahibi, düşmanlaşmış kişilerden oluşan bir mahkemede yargılanmış olsam bir fark olur muydu?

Aslında bu skandal yargılama sürecinin sadece CMK’nın değil, TCK’nun da konusu olması gerekir. Umarım hukuk uyandığında olur. Sayın Heyet, teslim edersiniz ki bu dava klasik bir tazminat davası değil. Hele benim için hiç değil. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda hukuk devleti olduğu yazıyor. Yaşayageldiğim dava ise bunu tamamen reddediyor. Mahkemeniz, asla olmaması gereken bu çelişkiyi giderecek ve hukuku, hukuk devletini, anayasal düzeni sarsan uygulamaları en azından bir ölçüde cezalandıracak diye umuyorum.

Bu bağlamda Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin hakkımda verdiği karardan son bir cümleyi de hatırlatmak isterim: ‘…müsnet suçlar ve/veya silahlı terör örgütüne üye olmak, örgüt adına suç işlemek ya da hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne yardım etmek suçlarının işlendiğine dair yeterli ve inandırıcı delil niteliği taşımadığı da gözetilerek sanığın 5271 sy. CMKnın 223/2-e maddesi gereğince ispat edilemeyen müsnet suçlardan beraatine’ demektedir…

“İsteyen istediği gibi yasaları ve anayasayı çiğneyebilecek mi?”

Anayasa Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Yargıtay’ın ‘Suç yoktur’ dediği bir davada ben, kanıtsız bir şekilde yıllarca hapis yattım. Yetmedi burada yargılanan insanlar Anayasa Mahkemesi’nin kararını hiçe sayarak beni keyfi bir şekilde hapiste tuttular.

Bütün bunlar olağan mı karşılanacak? İsteyen istediği gibi yasaları ve anayasayı çiğneyebilecek mi? Yasalar yok mu sayılacak? Mahkemenizin kararı, sadece bir tazminata hükmetmeyecek, Türkiye’de hukuk devletini yok saymaya eğilimli insanların suç işlemesini önleyecek bir örnek olacak. Karar heyetinizin.”

Avukat Figen Albuga Çalıkuşu, Altan’ın yargılama sürecinde AYM’nin tahliye kararına uyulmadığını, “cebir ve şiddet” olmaksızın “darbe” suçundan ceza verilmek istendiğini anlattı.

Mahkemeden görevsizlik kararı 

Heyet, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde aynı talebe dair dava olduğu ve bu davaya bakma görevinin Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verdi.

İlk dava Yargıtay’da başladı

Söz konusu hâkimler, dönemin İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Kemal Selçuk Yalçın ve üye hâkim Mehmet Akif Ayaz, dönemin İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Orkun Dağ ve üye hâkim Seval Alaçam. Dağ ile ilgili dosya ayrılarak, Dağ’ın Yargıtay üyeliğine atanması nedeniyle Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde dava açıldı. 13 Ekim’deki ön inceleme duruşmasında üye hâkim, ön incelemenin tamamlanıp dosyanın heyete verilmesine, zamanaşımı hususuna heyetçe karar verilmesine hükmetti. Gelecek duruşma 21 Aralık’ta yapılacak.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus